Ehl-i Sünnet Çizgisinde Müstakim Duruşumuz-2

e-Posta Yazdır PDF

Daha önceki yazımda Ehl-i Sünnet Çizgisinde Müstakim Duruşumuz-1 başlığıyla; Ehl-i Sünnet’ten ayrılan itikadi bozuklukları, sahabeye hakaretleri, Kuran’ın tahrifine yönelik şüpheleri ve sünni düşmanlıklarıyla bilinen şia ve şianın günümüzde temsilcisi olan zalim Esad’ın yanında yer alarak İran’ın ümmetin mazlumlarına yapılan zulümde ortaklığından bahsettik.


Bu yazımdaysa, selefilik akımından ve bu akımın yansımalarından bahsedeceğim. Kökleri İbn-i Teymiyye’den Muhammed Bin Abdulvahab’a, Cemaleddin Afgani’den Muhammed Abduh’a kadar uzanan selefilik konusuna değinmek istiyorum.  Bu selefilik çeşitlerinden birisi vahhabilik diğeri de neo- muteziledir. Bu konuda Türkiye’de Ehl-i Sünnet’in müdafaalığını yapan keskin kalemlerden biri olan Ebubekir Sifil hocanın beyanatlarına yer vermek istiyorum.  Ilk defa Misir’da Cemaleddin Efganî ve ögrencisi Muhammed Abduh tarafindan baslatilan “ Islâmî islah” hareketine, Suudi Arabistan’in sinirlari içinde bulunan Necid bölgesinde ortaya çikan ve Misir’daki hareket ile benzer söylemleri dillendiren Muhammed b. Abdilvehhab’in yürüttügü “ Vahhabîlik ” hareketine de Selefîlik denmistir. (Ebubekir Sifil - Selef ve Selefilik - Semerkand Dergisi) 


Şeri hükümlerde akıl ile nakil çeliştiğinde; mutezile akılla tevil ederek ifrata girerken, vahhabilik de nakle göre karar verdiklerinden tevil etmeden zahirine sarılarak tefrite girer. Öyle ki vahhabilik, Kuran’da ve hadislerde geçen yed (Fetih / 10, Sad / 75); vech (Rahman / 27), ayn (Taha / 39),  istiva (Taha / 5), meci (Fecr / 229), ityan (Bakara / 210); nüzul (Buhari, Teheccüd, 14; Müslim, Salatul Müsafirin, 24 ) gibi Allah’ın haberi sıfatları konusunda zahire göre anlayıp tevil etmedikleri için teşbih ve tecsime düşerler. İşte Allah’ı yaratıklara benzettiklerinden ve cisim olarak tasvire yeltendiklerinden itikadi olarak müşebbihe ve mücessime ismiyle anılırlar.  Halbuki, “Hiçbir şey O’nun benzeri değildir” (Şûrâ / 11) mealindeki ayeti esas alsaydılar; Cenab-ı Allah’ın tenzihi (selbi) sıfatlarından muhalefetun lil- havadis ve kıyam bi nefsihi sıfatları olduğunu dikkate alarak O’na organ izafe edip zaman ve mekan isnad etmeden, O’nu cisim ve şekle benzetmeden münezzeh tutarlardı. 


Zira haberi sıfatlardan; yed: nimet ve kudret, vech: zat ve vücud, ayn: basar, hıfz ve gözetim, istiva: istila, hakimiyet ve yücelik, meci: Allah’ın emrinin gelmesi, ityan: Allah’ın azabının gelmesi, nüzul: Allah’ın rahmetinin inmesi manasına tevil edilmiştir. (İbni Haldun, Mukaddime, II, 1093-1107)


İbn Teymiyye’nin görüşlerinden ilham alınarak İbn Abdulvahhab’a nispet edilerek ortaya çıkan, fıkıhta genelde Hanbeli mezhebi meşrepli olan Vahhabilik zamanla Suudi Arabistan Krallığı’nın resmi mezhebi haline gelmiştir. Kendilerinden olmayanları tekfir eden vahhabiler Allah’a mekan isnad eder, kabir ziyareti ve şefaati şirk sayar, böyle yapanları müşrik olmakla itham ederler. Ayrıca tasavvufa düşman olan vahhabiler, keramete inanmaz, inkarcı kafirlerin cehennemde sonsuz kalmayacaklarını iddia ederler. Vahhabilerin ileri gelenlerinden Muhammed bin Salih el Useymin kabir ziyaretiyle ilgili şöyle demiştir: “Peygamber’in kabri olsa da kadınların kabir ziyaretine gitmeleri haram olup büyük günahlardandır.” (Fetavi Muhimme, syf, 149-150,)  Useymin’in bu görüşlerine reddiye olarak İmam İbn-i Kemal’in bu konudaki değerlendirmelerine yer vermek isityorum.  İmamlarından Kemaluddin İbn Humam Fethul Kadir kitabında Rasulullah s.a.v in kabrini ziyaret edenin yapması gereken amelleri aktarırken peygamber alehiselamın şefaati hakkında şöyle söylüyor: Nebinin (a.s) huzurunda olmasıyla tevessül ederek yüce Allahtan ihtiyacını talep eder. Meselelerin en büyüğü ve en ehemmiyetlisi ise hayırlı ölümü, Allahın rızasını ve bağışlanmasının istenmesidir. Sonra Nebi (sallallahu aleyhi vesellem)’ den şefaat isteyerek şöyle der ; Ey Allahın Rasulu senden şefaat istiyorum.Senin dinin ve sünnetin üzre Müslüman olarak ölmem için Seninle Allaha tevessül ederim. (Kemaluddin İbnu Humam Fethul Kadir lil Acizil Fakir 3/169) 


Abdul Aziz bin Baz ise mekan isnadıyla ilgili olarak şöyle demiştir: “Allah zatiyle Arşın üstündedir”. (Hac Dergisi Yıl 49 11. bölüm 1425 H. Mekke. S:73–74) Allah’ın sıfatlarını olduğu gibi alıp zahirine yoran İbn-i Baz’ın bu görüşlerinin tutarsızlığını ve şeriate aykırılığını yukarıda İbn-i Haldun’un görüşlerinden alıntı yaparak açıkladığımdan tekrar bu konuya girmek istemiyorum. 


Kafirlerin cehennemde sonsuz kalmayacaklarını iddia eden İbn-i Teymiyye’nin görüşlerini paylaşmak istiyorum. İbni Teymiyye, er-Redd alâ Men Kâle bi Fenâi’l-Cenneti ve’n-Nâr ve Beyânu’l-Akvâl fî Zâlik (Muhammed b. Abdillah es-Semherî tahkikiyle, Dâru Belensiye, Riyad-1415/1995) isimli risalesinde kâfirlerin Cehennemde sonsuz kalacaklarını inkâr etmiştir. İbn-i Teymiyyenin bu görüşünü talebesi İbn-i Kayyım el- Cezviyye ve sonraki Nasıruddin Elbani gibiler dillendirmişlerdir. İbn-i Teymiyye de “Şu halde Cehennem’in son bulacağına Kitap, Sünnet ve Sahabe akvaliyle ihticac edil(ebil)irken, Cehennem’in baki olacağını söyleyenlerin elinde ne Kitap, ne Sünnet, ne de Sahabe akvalinden bir delil vardır ” demiştir. Takiyyüddin es-Sübkî, İbni Teymiyye’nin bu görüşlerini çürütmek için el-İ’tibâr bi Bekâi’l-Cenneti ve’n-Nâr adlı eser ortaya koymuş, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi de, Cehennem azabının kâfir ve müşrikler için ebedi değil geçici olduğunu savunan Kazan’lı Musa Carullah Bigiyefin yazmış olduğu Rahmeti İlahiye Bürhanları adlı eserine reddiye olarak Yeni İslam Müctehidlerinin Kıymet-i İlmiyesi kitabını yazmıştır. 


Cehennemin sonsuz olduğuna dair ayetlerden bazısı şöyle : “Şüphesiz suçlular cehennem azabında devamlı kalacaklar. Azapları hafifletilmeyecektir. Onlar azap içinde kurtuluştan ümit kesmişlerdir.” (Zühruf Sûresi /74–75) “Şu muhakkak ki, Allâh kâfirleri rahmetinden kovmuş ve onlara çılgın bir ateş hazırlamıştır. (Onlar) orada ebedî kalırlar ve ne bir dost bulabilirler, ne de bir yardımcı.” (Ahzâb Sûresi /64–65) bu ayetlere ilaveten Cin Sûresi /23,Mâide Sûresi /37,Fâtır Sûresi /36, Secde Sûresi /20, Bakara Sûresi /81, Nisa Sûre¬si / 168–169, Enbiyâ Sûresi/ 98–99 ve daha birçok ayet-i kerime ve mutevatir hadis (Müslim, Kitâbü’l-Cennet:¬13, no:2849, 4/2188; Buhârî, Tefsîr:221, no:4453, 4/1760; Tirmizî, Kitâb-u Tefsîri’l-Kur’ân, Hadis no:3156, Taberânî, el-Mu‘cemü’l-Kebîr, no:10384, 10/179-180) cehhenemin sonsuz olduğuna, ebedi olduğuna kati delildir. Bu kati nasslarla beraber Sahabe, Tabiin ve Mezhep imamlarının bu konuda icması vardır. Değerli alimlerimiz cehennemi sonsuz olmadığını söyleyenlerin küfre gireceklerini belirtmişlerdir. Bununla ilgili olarak Kadızade Ahmed Efendi şöyle demiştir:


“Cennet ve Cehennem ve içlerinde bulunanlar sonsuzdurlar. Bunun aksini söylemek küfürdür. Allahü teâlâ bizi bundan korusun.” (Birgivi Vasıyetnamesi Şerhi, Bedir Yay., s. 124)


Zahid el-Kevseri de : “Cennet ve Cehennem’in ya da bunlardan birisinin baki olduğunu inkar edenlerin tekfiri, Ehl-i Hakk’ın icmâ’ına dayanır.”(Makalat, 377) “Cennet ve Cehennem’in baki olduğu hususu Kur’an, sünnet ve yakini icma ile sabittir.”(Makalat, 450) demiştir. 


Şüphesiz icma-ı ümmete muhalefet edip Ehl-i Sünnet’in müstakim yolundan ayrılıp kendi bidat görüşleri ardınca gidenler,  Peygamber’e karşı çıkar, ve müminlerin yolundan başkasına uyarsa(Nisa 115) ayetinin hükmüne girmiş olurlar. Bilelim ki, kurtuluş yolu ayet ve hadisleri en iyi anlayan sahabe, tabiun ve müctehid imamların yoludur, Allah muhafaza diğer tüm yollar biz bidat çukuruna yuvarlar.


Şimdi de vahhabilik çizgiindeki selefilik anlayışından sonra Afgani-Abduh çizgisindeki selefilik (neo-mutezile) anlayışını açıklamak istiyorum. Neo-mutezile çizgisi tek bir mezhebe bağlı olmayı reddedip bütün fikhî mezhepleri birleştirme (“Telfîk-i Mezâhib”) amacı taşır. Tıpkı islami vahdet adı altında şianın kendi doğrularını sünnilere kabul ettirme amacıyla ortaya çıkardığı “et-Takrib beyne’l-Mezahib” (mezhepleri birbirine yaklaştırma) projesi gibi.  


Telfik (mezhepleri birleştirme) yapmak, Kasım b. Kutlubuğa, İbn-i Hacer Heytemi, Remli, Ömer B. Nüceym ve İbni Abidin’in de aralarında bulunduğu çok sayıda muhakkik fakihin icmasına göre mutlak haramdır. Böyle yapmakla telfikin önünün açılmasıyla büyük günahlara meşruiyet kazandırılır.


Böyle bir davranış fıkhın kısmen yada tamamen bozulmasına sebebiyet verir ve haramların mübaha dönüşmesine yol açar. Örneğin bekar bir kadınla gayrimeşru bir şekilde birleşmek isteyen kişi; telfik yaparak İmam-ı Azam’ın nikahta veliyi zorunlu görmemesinden hareketle velisiz, İmam Malik’in şahitleri şart koşmamasını taklit ederek şahitsiz nikah akdetse akdi batıl olur. Çünkü yeni icat edilen bu hüküm yapılmak istenen zina için takdir edilen meşruiyet kılıfıdır. Ve şeri hiçbir dayanağı yoktur. (Hakk Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar Misvak neşriyat, Sayfa; 142; Muhammed İbrahim Hafnâvî, Tabsirü’n-Nüceba bi Hakikati’l-İctihad ve’t-Taklîd ve’t-Telfik ve’l-İftâ, Darü’l-Hadis, Kahire, 1995, s.270, 281, 282;  Muhammed Saîd el-Bâni, Umdetu’t-Tahkîk fî’t-Taklîd, Dimeşk, 1341, s.101) 


Mukallidlerin (bir mezhebe mensup olanların) tek bir müctehide bağlı olmadan herhangi bir mezhep müctehidinin ruhsata uygun olan sözlerini alması keyfinin istediğini yapmakla eş anlamlıdır. Böyle davranmak mutezilenin görüşleri arasındadır,  asıl olan mukallidlerin muayyen bir mezhebe bağlanıp bu mezhep müctehidinin fetva ve ictihadlarına uymasıdır. Bir müctehide bağlı olmaksızın, maslahatına uygun olarak (işine geldiği zaman) herhangi birinin sözleriyle amel etme hususunda İmam Ebu İshak el - İsferayini şöyle demiştir: Bu işin özü safsata, sonu zındıklıktır. Çünkü müctehid imamların sözleri, nefy ve isbat arasında gidip gelmekte olduğundan hem nefy hem de isbatın aynı anda bir doğru üzerinde buluşmaları mümkün değildir. (Mezhepsizlik Dinsizliğe Köprüdür / Muhammed Zâhid el-Kevserî) Nitekim yalnız müctehidlerden birinin mezhebine uyan, onu taklid eden kimse şeri mesuliyetten kurtulmuş olur, isterse müctehid hata etsin yada etmesin. Eğer hata ederse, bir ecir isabet ederse iki ecir alır. Mezheplere bağlananları kör taassup sahibi olmakla itham edip sapkınlıkla suçlayan mezhepsizler, şu ayeti delil gösterirler: “Şu dinlerini parça parça edenler ve kendileri de grup grup ayrılmış olanlar var ya, (senin) onlarla hiçbir ilişiğin yoktur.” (En’am / 159) “Dinlerini darmadağınık edip grup grup olan kimselerden olmayın. (Ki onlardan) her bir grup kendi katındaki (dinî anlayış) ile sevinip böbürlenmektedir.” (Rûm / 31-32) Bununla da kalmazlar; ayrıca Peygamberimizin (s.a.v) mezhebinin olmadığını bu yüzden sonradan çıkan mezheplerin bidat olduğunu idddia ederler.


Mezheplerle ilgili bu açıklamalardan sonra avamın mezhep imamları olan müctehidlere uymasını emreden ayetleri delil olarak vermek istiyorum.  Usul alimlerinin çoğu bu ayeti (Nahl suresi 43.ayeti) mukallidlerin müctehidleri taklid etmesine dayanak olduğunda ittifak etmişlerdir. “… Eğer bilmiyorsanız bilenlere sorun.” (Nahl / 43)


“Müminlerin hepsinin birden topyekün savaşa katılmaları uygun değildir. Her kabileden bir kısım insanlar din ilimlerinde derinleşmeli ve kabileleri savaştan dönüp gelince onları uyarmalıdır ki, böylece Allah’ın azabından sakınırlar.” (Tevbe /122) ayetindeyse Cenab-ı Hakk müminlerin toptan savaşa gitmeyip müminlerden bir kısmının geride kalıp dini ilimlerde derinleşmesini emrediyor, böylelikle dini ilimde derinleşenler, savaşa giden müminler döndüklerinde onları uyarsınlar.


“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin ve sizden olan ulü’l-emre itaat edin. ” (Nisa / 59) Ayette geçen “ulü’l-emr” tabirinden kasdın âlimler olduğu Kur’an’ı en iyi anlayan İbn-i Abbas, Cabir İbni Abdullah, Mücahid, Hasan, Ata ve birçok âlim tarafından rivayet edilmiştir. İmam Kurtubi, tefsirinde İmam Malik’in de aynı görüşte olduğunu nakleder. İmam Dahhak’a göre de ulü’l-emr; dini en iyi bilen fıkıh âlimleri olarak mana verilirken, Celalettin Suyuti “Itkan” adlı eserinde ulü’l-emre din ve fıkıh âlimleri manasını vermiştir.


Allah Resulü, Sahabeden Muaz bin Cebel’e kitap ve sünnette delil bulunmadığında kendi reyiyle, yani kendi ictihadıyla  karar vermesine izin vermiştir. Nitekim Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam, Muaz bin Cebel’i, İslâm’ı anlatıp öğretmek ve Kur’an-ı Kerim’i ezberletmek üzere, Hicretin dokuzuncu yılında Yemen’e göndermişti. Yolculuk öncesi Hz. Peygamber’le aralarında geçen konuşmayı Muaz (R.a) şöyle anlatır: “Allah Rasûlü beni Yemen’e gönderirken şöyle dedi: “Sana bir mesele sorulduğunda ne ile hükmedeceksin Ben: “Allah’ın kitabındakilerle” diye cevap verdim. 


“Eğer Allah’ın kitabında bulamazsan ne ile hükmedeceksin?” dedi. “Allah Rasûlü’nün hükmettiği ile”, dedim. “Eğer onda da bulamazsan?” dediğinde: 


“Kendi reyimle içtihad ederim, diye cevap verdim. “Bunun üzerine Allah Rasûlü: “Nebisini, razı olduğu şeyde başarılı kılan Allah’a hamdolsun” dedi. Ve Yemenlilere, size ashabımdan ilmi ve dini en iyi bilen hayırlı bir kimseyi gönderiyorum diye bir de mektup yazdı. (İbn Sâ’d, Tabakât, III, 583-590;  Tirmizî, Ahkâm: 3; Ebû Dâvud, Akdiyye: 11; İbni Mâce, Menâsik: 38.)


Bugün fıkhi konularda mezheplere uymayıp kendi aklınca gidip hevai yorumlarıyla mesnedsiz açıklamalar yapan, o konudaki kesin nassları ve ümmetin din büyükleri olan selefi salihinin görüşlerini hiçe sayıp mezhep imamlarına uymayı bağnazlık olarak görenlerin kulakları çınlasın. Dört mezhebe uymayı taassupluk olarak adlandıranlar bilmelidirler ki, Sahabe ve Tabiin devrinde halkın sordukları sorulara cevaben verilen fetvalara ve şeri hükümlere uyma konusunda kimse tereddüt etmediği gibi bunu taassup olarak algılamamıştır, bu konuda icma-ı ümmet vardır. 


Sahabe devrinde fıkıh, rivayet ve delillerden hüküm çıkarma melekesine sahip belli ve sınırlı sayıda sahabe fetva verirdi. Bunların en meşhurları dört halife, Abdullah b. Mesud, Ebu Musa el- Eş’ari, Muaz b.Cebel, Ubey b. Ka’b ve Zeyd b. Sabit radıyallahu anhum hazeratıdır. Bu zatların görüşlerini, mezheplerini ve fetvalarını taklid edenler ise hadsiz, hesapsızdır. Tabiin zamanında ictihad halkası genişlemiş, bu devirde müslümanlar sahabenin izlediği aynı yolu izlemiş, ancak ictihad; rey ve hadis mezhebi olmak üzere başlıca iki mezhepte kendini göstermiştir. Rey mezhebinin Irak’taki temsilcilerinden bir kısmı şu zatlardı: Alkame b. Kays en - Nehai, Mesruk b. El- Ecda el – Hemedani, İbrahim b. Zeyd en- Nehai ve Said b. Cübeyr. Irak ve çevresinde bulunan insanlar bu mezhebi taklid ederler ve buna herhangi bir şeklide karşı çıkmazlardı. Hadis mezhebinin Hicaz’daki temsilcilerinden bir kısmı da şu zatlardı:  Said b. El - Müseyyeb el Mahzumi, Urve b. ez Zübeyr, Salim b. Abdullah b. Ömer, Süleyman b. Yesar ve Nafi Mevla Abdullah b. Ömer. Hicaz ve çevresindeki insanlar ise reddetmeksizin bu mezhebi taklid ederlerdi. (Mezhepsizlik Bid’attır;  Syf, 109-110 / Said Ramazan El-Buti)


Tekrar neo - mutezili selefilik düşüncesinin temsilcisi sayılan Muhammeed Abduh hakkındaki değerlendirmeleri aktarmaya çalışmak isityorum. Şeyhulİslam Mustafa Sabri Efendi, Mevkıf-ul Akli vel İlmi adlı eserinde Abduh için şöyle demektedir: “Abduh’un tuttuğu bozuk yolun hülâsası şudur: Ehl-i sünnet îtikâdı üzere tedrisât yapmasıyla tanınmış olan Ezher Üniversitesini karıştırıp Ezherlilerin çoğunu adım adım dinsizlere yaklaştırmış, ama dinsizleri bir adım bile dîne, yaklaştırmamıştır. Hocası Cemâleddîn Efgânî vâsıtasıyla Ezher’e masonluğu sokan odur. Nitekim bir takım yanlış işlerin revaç bulması husûsunda Kasım Emînî’yi teşvik eden de odur...”


Yine Muhammed Abduh, Mısır müftüsüyken kendisine teklif edilen istinaf mahkemesi müsteşarlığını da kabul etmiştir. Hatta hakkında bazı kimseler : ‘’ Şeyh burada şeriat kanunu ile, orada Fransız kanunu ile hükmediyor!’’ demişlerdir. Mustafa Sabri Efendi merhum da şöyle der: bunda şaşılacak bir cihet yok! çünkü şeyh camid (donuk ) ulemadan değildir. Üstelik müçtehittir, şeriat kanunu ile Fransız kanununu biraraya getirerek ikisi ile de amel etmeye, ona içtihadı müsaade etmiştir. Lakin bir islam müftülüğünde Allah’ın indirdiği kitapla fetva veren, istinaf mahkemesinde Allah’ın indirmediği ile hükmeden Şeyh Muhammed Abduh’un islam’da Ebu Hanifete’n Numan’ın haiz olduğu gibi ictihat rütbesini haiz bir imam olması, din ve ilim namına, fazilet, adalet ve emanet namına zulümdür; haramdır’ !Ebu Hanife ki, hapishanede ölmüş, vera ve takvası Abbasi Halifesi Cafer-i Mansur zamanında şeri kadılığı kabule müsaade etmemiştir.’’ (Ahmet Davudoğlu -  Dini Tamir Davasında Din Tahripçileri- Sayfa, 130)


Muhammed Abduh müslümanların gerilemesinin nedeni olarak dini (kendi tabirleriyle geleneksel din) görecek ki, zorlama tevillerle aklı ve bilimi kullanarak talebesi Reşid Rıza’yla çıkardığı Menar Tefsiri’nde Fil suresini tefsir ederken, mucizeye inanmadığı için bu surede adı geçen ebabil kuşlarını sivrisinek, attıkları taşları da mikrop diye tefsir etmiştir. Maalesef Seyyid Kutupta bu akımdan çok etkilenmiş olduğu için Fizilalil Kuran tefsirinde mutezili akımın etkisini görmek mümkündür.  Tabi men belirtelim rahmetli Seyyid Kutup sonraki yıllarda bu düşüncelerinden sıyrılarak vazgeçmiştir. Allah (c.c), İsa aleyhisselâmın öldürülmediğini, asılmadığını Kur’ân’ı Mubin’inde açıkça bildirdiği halde Seyyid Kutup buna muhalefet edere şöyle demektedir: 


“Hazret-i İsa’nın vefatından sonra kaleme alınmış bu incilerde…”( Fizilâlkuran tefsiri, Maide süresinin 115. ayet-i kerimesini tefsir ederken yazmış).  Halbuki ayeti kerimede çok açık ve anlaşılır bir şekilde İsa Aleyhisselam’ın öldürülmediği belirtiliyor. Nisa suresi 157. Ayetinde: “ O’nu öldürmediler ve asmadılar”buyruluyor. Ahmed Davudoğlu merhum, onun için, ”Seyyid Kutub bir ediptir, biraz dini kültürü vardır. Sözü dinde sened olamaz. Çünkü, (icazetli) din alimi değildir” demiştir. (Ahmed Davudoğlu, Dini Tamir Davasında Din Tahripçileri)  


Seyyid Kutub’un akidesi tam netleşmediği için ilk döneminde Fizilal-il Kuran’ın tefsirinde akideye uymayan birtakım yanlış görüşleri olmuştur. Fakat daha sonraki döneminde sağlam bir akideye sahip olduğu zaman Yoldaki İşaretler adlı kitabı yazmış, hapishane hayatında Fizilal-il Kuran’ı 13. cüze kadar tekrar gözden geçirmiştir, akideye ters düşen düşünce ve görüşleri ayıklamış, fakat tamamını düzeltmeye ömrü yetmeden kafir Mısır yönetimi tarafından hapishanede asılarak şehid edilmiştir.


Seyyid Kutub’un “İslam’da Sosyal Adalet” adlı eserinde Hz. Osman ve Hz. Muaviye hakkındaki bazı sözlerine de burada bir açıklık getirmek istiyoruz:  Seyyid Kutub’un akidesi netleşmeden önce yazmış olduğu, akideye ters düşen yazı ve sözleri sanki müslüman olduktan sonrada aynı düşüncedeymiş gibi insanlara yaymaya çalışan ve ona reddiyeler yazanlar; her iki dönemini de bir birinden ayırmadan reddiye yazıp kendisini tekfir etmişlerdir. Seyyid Kutub bu eserini 1946’da yazmaya başlayıp 1948 de bitirmiştir. Eseri çok rağbet görmüş zamanla, İngilizce, Fransızca, Almanca, Türkçe ve Farsça’ya tercüme edilmiştir.  Bu eserin ilk baskılarında Hz. Muaviye ve onunla birlikte bulunan sahabe-i kiram ile Hz. Osman’ı tenkit eden sözler sarf edilmiştir. Bu sözlerinden dolayı Allame Mahmud Şakir ve diğer bazı ilim adamları tarafından tenkit edilmiştir.   Kutub, sağlığında bu konudaki yanlışlarını bizzat kendisi düzeltmiş ve adı geçen kitabın altıncı baskısında tenkit konusu sözleri tamamen çıkarmıştır. Kitabın son şekli 1964’te basılmıştır. (Salah Abdulfettah Halidi, Seyyid Kutub mine’l-Milad ile’l-İstişhad - Doğumundan Şehadetine Seyyid Kutub, sh. 540) 


Kitabın Türkçe tercümelerinde ilk baskılar esas alındığından hala bazı tercümelerde bu sözlere rastlamak mümkündür. Ancak hakikat yukarıda belirtildiği gibidir.  Fi Zilal’la ilgili iddialara Muhammed Kutub tarafından, Seyyid Kutub’un İslam Düşüncesi ve Esasları adlı kitabına yazdığı mukaddimede cevap verilmiştir. (Bu kitap Resul Tosun tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir.) (Seyyid Kutub’u Yanlış Anlayanlar ve Hatalı Tekfir Edenlerin Hatası)


Oryantalist düşünceden etkilenen Afgani- Abduh çizgisindeki neo – selefilik görüşüne yakın diğer bir görüşte Fazlurrahman’ın ortaya attığı Kuran tarihselliğidir. Fazlurrahman’ın Kuran tarihselliği görüşü, Kuran-ı Kerim’i Allah merkezli vahiy yerine insan merkezli tarihi metine dönüştürmeyi hedefliyor; bu amaç uğruna Hz. Peygamberin (S.A.V) hüküm koyamayacağı, sünneti nakledenlerin güvensizliği, hadislerin kesin ilim değil, zan ifade ettiği gibi vehim ve kuruntularla sünnet ve hadis etrafında inkarcılık ve şüphecilik çıkarıyor. Tarihselcilerin iddiası şu: Kuranın nazil olduğu hükümlerinin o günkü Arap toplumunun has olduğu, şartların değiştiği günümüz modern toplumlarına uygulanamayacağı; bu yüzden yeni yorumlar ve hükümler ortaya konulması gerektiği şeklindedir.


Aslında, anahatlarıyla fikirleri Ehl-i Sünnetle bağdaşmayan, üç değişik görüşü anlatmaya çalıştık. Bunlar sırasıyla, harici – vahhabi, reformcu - mutezili ve modernist – tarihselci anlayışlardır. İngiliz ajanı Lawrence’den etkilenerek vahhabiliği ortaya atan Muhammed Bin Abdulvahab kendisinden olmayanları dışlamak suretiyle tekfir etmeye başlayıp kendisinden sonraki cihadcı takipçilerine selefi- tekfirci bir miras bırakmıştır. Dinde yenilikçi - reformcu düşüncenin temsilcilerinden Muhammed Abduh ise aldığı mantık dersleriyle neo - mutezili düşüncesine yön verirken, bir taraftan da Mısır’da hem laik - seküler Fransız kanunu, hem de islamın şeriat kanununu bir arada yürütmeye çalışması; (hem İslamcılar hem de sömürgecileri razı etmeye çalışması)  müstemleke sömürgeciler tarafından kendisine verilen göreve bağlılığını yansıtıyordu. Mezhep ve hadisleri hedef alan Muhammed Abduh’un aksine batı oryantalizmi ve felsefesinden etkilenen Fazlurrahman, eleştirilerini Kuran-ı Kerim’e yöneltmiştir.  Kuran ayetlerini evrensel ve tarihsel olarak kategorize ederek faiz, miras, zekat, kadının şahidliği ve hadler gibi birtakım hukuki kaidelerin günkü o Arap toplumunun ihtiyacını karşıladığı için şimdiki çağdaş medeni topluma cevap veremez olduğunu iddia etmiştir. Böyle bir iddia bazı ayetlere beşeri müdahalenin yolunu açıyor ki bu hem hitabı ve hem de hükmü evrensel olan Kuran’ın korunmuşluk ilkesine aykırıdır. 


Rabbim bizleri “Hidayet yolunu öğrendikten sonra, Resule uymayıp müminlerin yolundan ayrılanı, saptığı yola sürükleyip çok kötü bir yer olan Cehenneme sokarız” (Nisa 115) ayeti gereği Resulü’ne uyan müminlerin yolundan ayırmasın. Yani Sahabe, Tabiin, Tebeuttabiin, Mezhep imamları (selefi salihin) dahil olmak üzere Sevadul Azam (Büyük cemaat) olan Ehl-i Sünnet vel Cemaat yolundan ayırmasın.