Ehl-i Sünnet Çizgisinde Müstakim Duruşumuz-1

e-Posta Yazdır PDF

Ehl-i Sünnet vel - Cemaat üzere olmak demek, selef-i salihin yoluna uymak demektir. Selefi Salihin’in yolundan gitmek demekse, Kuran ve Sünneti; Sahabe, Tâbi’un ve Tebe’u’t-Tâbiîn’in anladığı şekilde anlayıp yaşamaktır. Hz. Peygamber Aleyhisselam bir hadislerinde bu üç altın nesilden şöyle bahseder. Abdullah İbn Mes’ud radıyallahu anh’ten rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurmuştur: 


“İnsanların en hayırlısı benim asrım(daki ashâbım)dır. Sonra onları takib edenler(tâbiun), sonra onları takib edenler(etbâu’t-tâbiin)dir. Daha sonra birtakım topluluklar gelir ki onlardan kiminin tanıklığı yeminin önüne geçer, kiminin de yemini tanıklığının önüne geçer.” (Buhâri, Fedâilu’l-ashâb 1, Şehâdât) hadisinde “en hayırlı nesiller” oldukları haber verilen ilk üç kuşağa selef denir. Bu ilk üç nesil, sırasıyla sahabe, tâbi’un ve tebe’u’t-tâbiîn’dir. Bunlar itikadda ve amelde tüm müslümanlar için örnek olan altın nesildirler. 

Bidatlerin henüz çıkmadığı ilk dönem olan sahabe döneminde, sahabiler tek bir akide üzere oldukları için Resullulah’a doğrudan şeriatla ilgili sordukları meseleler ameli olan şeylerdi, aksine itikadi olan şeyler değildi. Nitekim Abdullah İbn-i Abbas(r.a) bu konuda şöyle der:  Resullullah’ın sahabesinden daha hayırlı bir topluluk görmüş değilim. Onların Resulullah’a o vefat edinceye kadar sordukları on üç soru Kuran’da yer almaktadır. Bu sorular kadınların ay halinden, haram aylardan, yetimlere ait problemlerden ibaretti. İlgili ayetlerde ‘Sana hayızdan sorarlar, sana hatram aylarsan sorarlar, sana yetimlerle ilgili sorarlar….’diye buyrulmuştur. (İbn-i Kayyım el Cezviyye / İlamu’l Muvakkin, 1/71) Sahabeden sonraki ikinci dönem olan yani tâbi’un dönemindeyse Şiilik, Haricilk, Mutezile, Mürcie vb. bidat fırkalar çıkmaya başlayıp mezhepler teşekkül etmekte olduğunu görüyoruz. Tâbi’un’ dan sonraki üçüncü dönem olan tebe’u’t-tâbiîn dönemindeyse teşekkül eden bu mezheplerin müesseseleştiğini görmekteyiz.  


Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hak Din Kuran Dili eserinde Nisa suresi 115.ayeti tefsir ederken icma-ı ümmete (sahabe, tâbi’un ve tebe’u’t-tâbiîn yolu olan Ehl-i Sünnet vel Cemaat’e) uymanın farz olmasıyla ilişkilendirir: “Her kim bu şekilde kendisine hak ortaya çıktıktan (yani yukarda geçtiği üzere kitap, hikmet ve Hak’dan gelen ilim ile gerçeği açıklayarak peygamberlik ve Muhammedî hakimiyeti isbat ve açıklayan gayba ait mucize ve ilâhî hidayet anlaşıldıktan) sonra Peygamber’e karşı çıkar, ve müminlerin yolundan başkasına uyarsa, biz onu döndüğü tarafa çevirir, ve cehenneme basarız, ve fakat bilir misiniz o cehennem ne kötü bir yerdir?” (Nisa / 115)

Müminlerin yolu, itikad (inanç) ve amelde müminlerin tuttuğu tevhid yolu ve sağlam dindir ki, Allah’a, Allah’ın Resulü’ne ve ulu’l-emre itaat yoludur. Bundan başkasına tabi olmak da tevhid yolundan çıkmaktır, müminler yolu olmayacağı bellidir. Resulullah’dan kesin delil (nass-ı kat’i) gelen hususlarda Resulullah’a karşı çıkmakla müminlerin yoluna gitmemek mütelazim (birbirinden ayrılmayan) ve aynı şey ise de nass (dini delil) gelmeyen hususlarda bu telazüm (beraberlik) açık değildir. Müminler (Nisâ, 4/83) nassına uygun olarak ittifak ve icma ile bir yol tuttukları zaman bazı kimseler müminlerin tuttuğu bu yola karşı çıktıkları halde Resulullah’a doğrudan doğruya karşı çıkma ve muhalefet etme mevkiinde bulunmamış olduklarını iddia edebilirler. İşte Her kim bu şekilde kendisine hak ortaya çıktıktan sonra Peygamber’e karşı çıkar ibaresinden sonra müminlerin yolundan başkasına uyarsa kaydının açıklanması bu ikisinin bizzat matlub ve gerekli bulunduğunu, yani Resulullah’a karşı çıkmak, müminler yoluna gitmemek demek olduğu gibi, müminler yoluna gitmemek de Resûlullah’a karşı çıkmak demek olduğunu açıkça anlatmış ve buna binaen icma-ı ümmet (İslâm bilginlerinin ittifakı) ile dahi doğrunun ortaya çıkacağını ve ona da uymanın farz olduğunu göstermiştir. Bunun için Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat bilginleri, bu fıkrayı icma-ı ümmete uymanın farz olduğunu ifade için sevkolunmuş bir delil olarak anlamışlar ve delalet yönünü çeşitli şekillerde izah etmişlerdir. “İttiba” kelimesi de asıl meselenin uyma esası üzerinde cereyan ettiğini gösterir.


Genel olarak bidat fırkaların oluşmasında başlıca nedenler arsında dinde şiddet ve aşırılık, önceki bir bidati benzeri yada daha kötü bir bidatle önlemek, yabancı etkiler ve şeri hükümlerde aklın nakilden üstün kabul edilmesi, felsefi kitapların Arapçaya çevrilmesi sayılabilir.  Hz. Ali’yi (r.a) aşırı yücelten şia fırkası, güya Müslüman olduğunu söyleyerek Şiilerin içlerine girmiş olan Yahudi asıllı Abdullah İbn-i Sebe tarafından kurulmuştur,  İbn-i Sebe Ehl-i Beyt’i sevdiğini iddia edip Hz. Ali’yi (r.a.) ilahlık derecesine kadar çıkarmıştır. Daha sonraları buna benzer söylemleri bünyesine alacak olan itikadi mezhep değil, siyasi bir mezhep olan şia diğer üç halife tarafından Hz. Ali’nin (r.a.) hilafetinin gaspedildiği ve imamların masumiyeti iddialarını da savunur hale gelmiştir. Yine Hz. Ali’nin (Kerremallahu Vechehin) beşer olan insanların hakemliğini kabul ettiğini, Kuran’ın hakemliğini terk ettiğini ileri sürerek tekfir eden saldırgan, isyancı Hariciler dinde taşkınlık yaptılar. Aynı zamanda Kaderiyye fırkasını kuran Mabed el- Cuheni ve Mürcie fırkasını kuran Gaylan ed - Dımeşki bu fikirlerini güya Müslüman olduğunu söyleyerek müslümanların arasına girip sonradan tekrar eski inancına dönen Sevsen adındaki Hristiyan bir adamdan almışlardır. (Bakınız: Ehli Sünnet vel Cemaat Işığında İslam Tarihinde İtikadi Sapmalar / Ahmet Sad Hamdan)


Geçmişte olduğu gibi günümüzde de sevad-ul azam (büyük cemaat) olan yani ümmetin büyükleri olan selefi salihin yolundan sapan ehli bidat akımları mevcuttur. Söz konusu bu akımların iyice bilinip ayıklanması için öncelikle ehl-i sünnet kaynaklarına göre temel islami ilimlerde mesafe katetmeliyiz, yoksa maazallah bu tehlikenin farkında olmadan yürüdüğümüz kulvardan şaşabiliriz. 


Günümüzde kendilerine islamın yenileyicileri adını veren, dinin yeniden ihyasını görevini yani ıslah ve tecdid görevini üstlendiklerinin iddia eden dinde reform yapmak isteyen bazı kimseler ehl-i sünnet velcemaat yolundan gitmeyi gelenekçilik olarak addederler, Müslümanların geri kalmalarını ictihad kapılarının kapanmasına, körü körüne mezhep taklidçiliğine bağlarlar. 19.yüzyılda Batıda sosyal, askeri, teknolojik, kültürel ve ekonomik vb. her alanda yapılan yenilik ve ilerlemeyle rönasans hareketleri başlamış oldu, bu yenilik ve değişim din alanında da kendini gösterdi, mevcut Katolik dininin yerine reform edilmiş Protestan mezhebi getirildi. Böylece kendilerince kilise dininin doğmatikliğine karşı aklın egemenliğini savunur hale gelmişlerdir. İşte bu sırada içinde siyasal söylem barındıran islamcılık hareketleri yeşermeye başladı. İslamcılığın doğuşu sadece islam ülkelerinin işgaline verilen bir tepkisellik değil, aynı zamanda klasik ulemanın islam anlayışının eleştirilip geleneksel islamla hesaplaşmadır. Siyasal islam söylemi aslında sünnetin şarkiyatçı söylemle geleneğe indirilmesi, islah ve tecdid düşüncesinin dine eklemlenmesi, dinin ilerlemeciliğe karşı olduğu fikrini empoze edip yenilikçi ve reformcu görüşlerle ictihad kapısının kapanmadığı vehmine kapılmaktan başka bir şey değildir. Rasyonalist akli özgürlüğün nakillere üstünlüğü, sözde Ehl-i Sünnetin statikliğinden dem vurup ictihad kapısının kapandığını bahane ederek modern islamın dinamiklerine sarılmadır.


Dinde reform yapmaya çalışanların bahanelerine İslamcılık kavramı yetişti; İslamcılık ya İran İslam inkılabında olduğu gibi şii devrimcilik hareketi yada başta Mısır olmak üzere Pakistan ve Hindistan’da olduğu gibi sünni selefilik hareketi olarak kendini göstermiştir. Devrimci şiiler de ahbariler (hadisçiler) ve usuliler (akılcılar) diye ikiye ayrılırken,  sünni selefiler (vahhabi) de mutezili selefiler ve harici selefiler olarak ikiye ayrılırlar. Hem şianın ( devrimci islam) hem de selefi (modernist – tarihselci - reformcu islam) geçinenlerin ehli sünetten ayrılan farklı yönlerini ortaya koymaya çalışalım.


Şia kelami meselelerde çoğunlukla mutezile ile aynı görüşleri benimser. Bunu nedeni şianın ileri gelenlerinin pek çoğunun mutezililere talebelik yapmış olmalarıdır.  Mesela el- Hasen el -Askeri, eş- Şerif el- Murteza, Ebu Ali et – Tabresi ve diğer şia ileri gelenleri tefsirlerinde mutezili görüşü benimsemişlerdir. Şia “Gözler O’nu idrak edemez; O gözleri idrak eder.” (Enam / 103) ayetine dayanarak Allah’ın görülmesini kabul etmemişlerdir.  Yine “O gün bazı yüzler vardır ki parlaktır, rablerne bakmakrtadırlar.” (Kıyamet / 23) ayetinin rabbinin sevabını beklemektedirler’ şeklinde tefsir etmişlerdir. ( et- Tabresi, Mecma’ul beyan, II; 334, VII; 398-399)


Öncelikle günümüzdeki şianın pek bilinmeyen yönleri üzerinde durmak istiyorum. Şianın Miktad(ra), Ebu Zerr (ra) ve Selman-ı Farisi (ra) dışında diğer sahabeyi tekfir edişleri, Hz.ebubekir (Radıyallahu nh),  Hz. Ömer (Radıyallahu anh), Hz.Osman (Radıyallahu Anh), Hz. Aişe (Radıyallahu Anhuma) ve Hz. Hafsa (Radıyallahu Anhuma)’ya düşmanlıkları ortadadır. 


Şia ehli sünneti Yahudi ve Hristiyanlardan daha fazla tekfir eder, nitekim onlara göre Yahudi ve Hristiyanlar baştan beri kafirken ehli sünnet sonradan dinden döndükleri için küfür içindedirler. (el- Hurr el –Amili, vesailuşşia, c.7, s. 431; et tehzib c.7, s. 303)  Ayrıca şiaya göre ehl-i sünnetin malları ve kanları mübahtır.(el –Mehasinu’n – Nefsaniyye, s. 166) (Hakk Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar Misvak neşriyat, Sayfa; 189-190) 


Bugün Irak ve Suriye’de sünnilere karşı cihad fetvası veren Ayetullah Sistani 2003’te ki Amerika işgaline karşı sessiz ve pasif bir şekilde duran ve hatta işgalin 3 ay öncesinde 200 milyon dolar para aldığı söylentilerinin gerçekleri ortaya bile çıkan Sistani, Irak’ı altın tepside Amerika’ya sunmuştu. ABD’nin Irak işgali sırasında 1 buçuk milyon insanın ölmesi, binlerce Iraklı kadının tecavüze uğraması, yüzbinlerce çocuğun yetim kalmasında cihad çağrısı yapmayan Sistani, işgal güçlerine karşı direnmeyin diye konuşmuş kendi web sitesi üzerinden fetva dahi vermiştir. ABD’ye karşı direnmeme fetvası karşılığında 200 milyon dolar rüşvet alan Şii lider Sistani’nin arabuluculuğuyla ABD Mukteda Sadr’ın İran’a kaçmasına müsade etmişti. 


Yine hem Humeynî’nin yakın akrabası hem de merciiyet itibarıyla onun üstünde bir mevkiye sahip olan Ayetullah el-Berkaî başlarda koyu bir şiî iken sonraları Şia’nın gerek Kuran ve akl-ı selimle çelişen taraflarını gerek sistemindeki tutarsızlıklarını gören Ayetullah Berkaî tevbe edip Ehl-i sünnet inancını benimser. Kendisiyle birlikte talebe ve takipçilerinden bir grup da şiî inançtan vazgeçer, Ehl-i sünnete intikal eder. Şiîlikten tevbe edip hem o güne kadar halktan aldığı humusları gayr-ı meşru bir kazanç sayarak sahiplerine geri ödeyeceğini ilan etmesiyle hem de büyük itibar gören el-Berkaî Ehl-i sünnete intikal ederek Şia tarafından dışlanır, yahudilikle itham edilir. Sonraları Tahran’daki mescidinde sünnîlere cuma kıldırıp hutbe vermesi bundan rahatsız olan şiî çevreler tarafından sürekli rahatsız edilir, koğuşturulur, Şah rejimine şikayet edilir, yargılanması için hakkında imza toplanır, mescidi basılır, tahrip edilir. İrşad vazifesini mescidde yürütmesi imkansız hale gelince Ayetüllah el-Berkaî bu defa faaliyetini Tahran’da bir evde sürdürmeye çalışır. Ama Şiî çevre buna da tahammül edemez, 1986 yılında Devrim Muhafızlarından biri tarafından evinde kurşunlanır, bir süre tedavi gördükten sonra tekrar sağlığına kavuşan el-Berkaî hizmetlerine kaldığı yerden devam eder. Şiî çevrenin Ayetullah el-Berkaî’ye karşı düşmanca tutumu bekledikleri neticeyi verir, Ayetullah 1992 yılında öldürülür. (Zehirlendiği yönünde bilgiler de var.) Ayetullah el-Berkaî’nin, İran’da çektiği eziyeti ve şiî rejimin çifte standartçılığını özetleyen şu sözü meşhurdur: “İran’da, Hristiyan, Yahudi, Seküler, hatta dinsiz bile inancını güvenle ve özgürce yaşama hakkına sahiptir. Sadece sünnîler bu haktan mahrumdurlar.”

(http://talhahakanalp.net/ayetullah-el-berkai-ve-sianin-sunni-dusmanligi)


İsterseniz gelin Türkiyeli Müslümanların da çok çok övdüğü, yere göğe sığdıramadığı Ayetullah humeyni ve Ali şeriatinin batıni ve israiliyyati özelliği yansıtan mensubu olduğu şii mezhebinden esinlenerek sarfettikleri kişiyi küfre götüren, sapkın ve kutsal değerlerimize hakaret içeren sözlerinden bir parça aktarmaya çalışalım.


Ayetullah Humeyni’nin  el- İslam ve Meşru ed Devleh ve Nizamul Hükm el- Hükümeh el – İslamiyye (ikinci basım) kitabının 93.sayfasında haşa Peygamberimiz Hz. Muhammed’in bile (şiilerin masum kabul ettikleri 12 imam) imamların mertebesine ulaşamayacağını, Keşfu’l Esrar adlı kitabının 114.sayfasıda da sahabeyi kuranı tahrif etmekle suçlar. Ali şeriati Muhammed Kimdir adlı eserinde  Resulullah’a ve O’nun Ashabı’na hürmetsiz ifadeler ve bir Müslümana yakışmayan nahoş bir uslup kullanıyor. Önsözde yazdığına göre Peygamberimiz’i kitabında şöyle anlatıyormuş:


“…bir Müslüman olarak değil de, tarafsız, ilmî bakış açısıyla olayları  değerlendiren  bir düşünür olarak Muhammed’in  görüntüsünü  sergilemek…”  İşte bu doğru… Peygamberimiz’i, gerçekten “bir Müslüman olarak” anlatmamış. Zaten Müslüman olarak anlatacak olsa, “Muhammed’in  görüntüsü ” demezdi.  Peygamberimiz (sav),  ona göre güya Hazreti Ali (Radıyallahü anh)’ın üstünlüğünü açıklamayıp sustuğu için şöyle yakıştırma yapıyor Hz. Peygamber aleyhiselam’a: “Muhammed’in Ali hakkındaki sükutu, onu tarihte savunmasız bırakacaktır.” “Acaba Muhammed, ….Ali’yi kollamayacak mıdır? …sükutuyla …o acımasız tarihin eliyle paymal etmiyecek midir?” “…nitekim öyle de oldu. Onu tarihte en kötü adam olarak tanıttılar.” (s: 322)


Hazreti Ömer (Radıyallâhü anh)  zamanında  İslam’ın İran’a girmesini içine sindiremediği için buna bir türlü fetih diyemiyor. “Arapların saldırısı”, “Ömer’in İran’a saldırı kararı” diyor. (s.13, 14)  Ashâb-ı kiramın büyüklerini bile değişik tevhid anlayışı taşıyan, ayrı ayrı inanca sahip olan kimseler olarak gösteriyor: “Ebûbekir’in tevhid anlayışı…Bilal’in tevhid anlayışı.. Evet bu iki tevhid anlayışı arasındaki fark, Bedir’de iyice kendini gösterdi.” (s: 36) Allah’ın rızasından başka bir şey düşünmeyen Bedir aslanlarını kötülemeye devam ediyor: “Kin ve intikam ateşi daha da büyümekteydi… Peygamberin ünlü dost ve yardımcısı Ebû Huzeyfe intikam ve kin ateşi içinde yanıyordu.” (s: 40) Sıra geldi Uhud harbini anlatmaya. Burada da Ashâbın en öndeki üç büyüğüne dil uzatmaktan geri durmuyor: “Osman firar etmişti. Ömer ve Ebûbekir ortalıkta görünmüyordu.” (s: 65)


(Ali Eren - Arifan Dergisi - Ali Şerîatî MUMAMMED KİMDİR) 


Hulasa şianın İsna Aşeriyye (12 imam mezhebinden) olan aynı zamanda usuli görüşü benimseyen Ayetullah Humeyni gibi Ali Şeriati de ashab-ı kirama iftira atıyor, Allah’ın Resulü’ne saygısızlık yapıyor. Velhasıl-ı kelam usulilerin de ahbarilerden farkı kalmıyor. Genel olarak Şianın sahabeyi tekfir edip onlara tan edişleri (sövmeleri), muta nikahını, ricat ve takiyyeyi savunmaları, oniki imamın günahtan masum olduklarına inanmaları, ayaklarını yıkamadan meshetmelerinin yanında  boşanmanın üç defa olmadığını, kadınlar için iddet olmadığını, Cibril (a.s)’ ın yanlışlıkla Muhammed (s.a.v)’e vahy indirdiğini söylerler. Şianın temel inanç konuları arasına girer, oryantalistlerin Kuran’a yönelik eleştirilerine benzer iddialar, şiada tarafından gündeme getirilmiştir. Bu iddialardan biride kuranın tahrifi edildiğine dairdir. İhsan İlahi Zahir, şia’yı Kuran’ın tahrif edildiğine inanmakla itham ederken, el Kuleyni’nin naklettiği, ‘Cebrail,  Muhammed (a.s.)  indirdiği Kuran onaltı bin ayettir’ (a) rivayetini nakletmiş; yine el Kuleyini’nin ‘Sahife, Cefr, Camia ve Fatıma Mushafı’ (b) başlığı altındaki rivayet ile önceki rivayet arasında bağlantı kurmuş; şiayı bazı ayetlerin hazfedildiğine ve çıkarılan kısımların imamların elinde olduğuna inanmakla suçlamıştır. ( a) el- Kuleyni, el - Usul Minel Kafii, II ; 634, b) el- Kuleyni, el - Usul Minel Kafii, I; 239-240, Zahir, Şia’nın Kuran, İmamet ve Takiyye Anlayışı, 78-79)


Tefsir alimi Alusi; ‘’Maveraun’Nehir alimlerinin çoğu isna aşeriyye fırkasının (rafiziler) kafir oluşuna hükmetmişlerdir. Çünkü onlar sahabe-i kirama (Allaha onlardan razı olsun) küfretmektedirler. Özellikle peygamberimizin gözü ve kulağı mesafesinde o lan şeyheyne (Hz. Ebubekir (r.a.) ve Hz. Ömer (r.a.) küfretmektedirler. Sıddık’ın hilafetini reddediyorlar. Müminlerin anası olan Hz. Aişe’ye Allah onun temiz olduğunu bildirmesine rağmen iftira atmaktadırlar. Hepsi Hz. Ali’yi  (r.a.) üstün tutmaktadırlar. Hatta ululazm peygamberlerin haricindeki peygamberlere üstün tutmaktadırlar. Ve Kuran’ın eksiklikten yada fazlalıktan arınmış olduğunu kabul etmemektedirler’’der. (Usul mezheb el rafıda: c.3, s.1271)


Selef büyüklerinin her konudaki sözleri elbette bizim için ölçüdür, yolumuzu aydınlatan düsturlardır.  Bu anlamda hem bidat bir fırka olan hem de siyasi bir mezhep olan şia taifesi hakkında Hadis İmamı İmam Buhari ve Mezhep imamlarının görüşlerini iktibas etmek yerinde olacaktır. 


Sahih-i Buhari’nin sahibi İmam Buhari, Şia hakkında “Namazımı Şiiler ya da Hıristiyan ve Yahudiler arkasında kılmakta fark görmüyorum. Onlara selam verilmez. Hastaları ziyaret edilmez. Onlarla nikâh yapılmaz. Şahitlikleri kabul edilmez ve kestikleri yenmez” demiştir. Şafii mezhebinin kurucusu İmam Şafii, Şiiler hakkında “Saptırıcıların en şerlileri” tanımlaması yapmıştır: “Eğer Şiilerin adamlarını köle olarak almak ya da evimi tamamen altınla doldurmalarını isteseydim, onlar için Ali (r.a) adına yalanlar uydururdum. Fakat ben Allah adına yemin ederim ki, O’nun adına hiç yalan uydurmadım. Sizi nefislerine uymuş saptırıcılardan sakındırırım. Onların en şerlileri de Şiilerdir.” İmam Şafii’nin Şia hakkında ayrıca şunları da demiştir: “Ben Rafızîlerden (Şiilerden) daha çok yalancı şahitlik edeni görmedim.” “Şia dışında herkesten ilim (alıp) nakledebilirsin; çünkü onlar hadis uydurup bunu dinlerinden kabul ederler.” İmam Malik Fetih suresi 29. ayete dayanarak, sahabelere buğz eden kişilerin kâfir olacağı hükmünü çıkarmıştır. Dedi ki; “Çünkü sahabeler kâfirlere nefret verirler. Kim sahabe (r.a.) a buğz ederse bu ayete binaen kâfir olur. Bu konuda bazı âlimler onlara muvafakat etmiştir.” [İbn Kesir: 4/129] 


Şimdiye kadar Ehl-i Sünneti müdafaa babında şianın yanlış, bozuk ve sahih olmayan mesnedsiz akidesinden bahsettik. Bütün bunlara karşın şiaya yönelttiğimiz bu eleştirilere birileri karşı çıkabilir, bunları hazmedemeyebilir, belki de birileri bana kardeşim; bunları bir kenara bırakıp ümmetçiliği esas almamı, zira şiilerle sünnilerin birleşmesi gerektiğini söyleyebilirler. Böyle konuşan birine verecek cevabımız şudur; 


Ümmetçilikten dem vurup İranı yerden göğe sığdıramayanlar bilmelidirler ki, ümmet coğrafyasının bir parçası olan geçmişte Irak’ta ve şimdi de Suriye’de binlerce kadının tecavüze uğramasında yüzbinlerce çocuğun yetim kalmasında şii İranın parmağı var. 1milyona yakın sünninin yaşadığı iranın başkenti Tahran’da sünni müslümanların Cuma namazı kılacakları tek bir mescid ve camii yokken İran rejiminin bazı şehirlerde sadece bir Ermeni ailesi için Ermeni kilisesi inşa ettirmesi dikkat çekicidir. Yine bilinçli bir sünni asimilasyonu sürmektedir, bu kapsamda İran’ın tamamında sünniler eğitim ve itikadi konularda baskı altında tutuluyor; çocuklarına gizlice din eğitimi vermeye çalışıyorlar. (https://irangercegi.wordpress.com/2012/03/06/sianin-sunni-dusmanligi) Dahası, Uluslararası Af Örgütü ve Human Rights Watch teşkilatınını Aralık 2013 raporuna göre, İran cezaevlerinde sırf Sünni akidesini yaşayıp tebliğ ettiği gerekçesiyle keyfi bir şeklide, haksız yere tutuklanan onlarca Sünni alim, aktivist ve genç yaştaki mahkumun idam cezasına çarptırıldığı, bunların her an idam edilebileceği yönünde açıklamalar yapıldı.  Aynı şeklide mahkum ettikleri  kişileri Selefilikle suçlayan fakat Selefilere dair tek bir dernek, vakıf, teşkilat, dergi, gazete ve faaliyete izin verilmeyen İran’da rejim yetkilileri sözde vehhabilik, selefilik ile mücadele adı altında selefi olmayan, selefiliğe karşı mücadele ettiği dahi bilinen Sünni alimlere, hareketlere, alimlere, imamlara, hatiplere, aktivistlere ve öne çıkan şahsiyetlere yönelik yapılan tutuklamalar, yargısız infazlar, ağır cezalar ve idamlar ile Sünni kesimlere şiddetli baskılar uygulanıyor.  (http://www.sapitanlar.com/iran-cezaevlerinde-idami-bekleyen-sunniler)


Son zamanlarda popüler olan İslamî Vahdet adı altında sünni ve şiilerin bir çatı altında birleştirilmesi için kurulan Mezheplerin Yakınlaş(tırıl)ması ve Dâru’t-takrîb (İslam Mezheplerini Yakınlaştırma Müessesesi) projesi tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Başlarda iyi niyetle kurulan bu kurumun Sünnileri şiileştirme propagandası yaptığı aşikar olunca, birçok sünni alim buradan ayrılmak zorunda kalmıştır, bu ayrılanlardan biri de Mustafa Sıbaidir. İhvân-ı Müslimîn’in Suriye önderliğini de yapan, Şia ile yakınlaşmak adına oldukça ciddi çabalar sarfeden; ancak yüzüne başka, arkasından başka olan Şia önderlerinin “takıyye / yalan” üzerine kurulu itikadları sebebiyle, büyük üstad Dr. Mustafa es-Sıbâî şu ifadeleri itiraf etmek zorunda kalmıştır: 


“Yakınlaşma propagandasından maksat, sanki her iki mezhebin birbirine yakınlaşması değil, ehl-i Sünnet’in Şia mezhebine yakınlaştırılmasıdır!” (Dr Mustafa es-Sıbâî, es-Sunnetu’n-Nebeviyye ve Mekânetuhâ fi’t-Teşrî, 10; Dr. Mustafa es-Sıbâî, İslam Hukukunda Sünnet, 20)


Şia’nın programladığı bazı Sünnilerin de desteklediği “et-Takrib beyne’l-Mezahib” (mezhepleri birbirine yaklaştırma) projesi gerçekte Şia’nın doğrularını kabul ettirme amacına matuf bir çalışmadır. Sünni görünerek Ezher’de okuyan Hintli bir Şiinin yıllar sonra Zahit Kevseri Hazretlerinin huzurunda yaptığı itiraf bu acı gerçeğin belgelerinden sadece biridir: “Şu mavi kubbenin altında Ebu Bekir ve Ömer’in Müslüman olduğuna inanan İmamiye’ye mensup hiçbir Şii yoktur.” ( Muhammed Zahid Kevseri, Makalatu’l-Kevseri, el-Mektebetu’t-Tevfikiyye, Kahire, ty., s. 128.) (Bunun istisnaları olabilir.) (Sahabe müdafaası / ihsan Şenocak)


Cümlelerime son verirken Türkiye’de gittikçe yaklaşan şia tehlikesi karşısında, gençlerimizin itikadi ve fıkhi alanda Ehl-i Sünnet üzere yetişmesinin elzem olduğunu hatırlatmak ister, bu görevi yapacak alimlerimize çok fazla sorumluluk düşeceği kanaatindeyim.