Ahir Zaman Yolcusuna Tenbih ve İhtarlar

e-Posta Yazdır PDF

İslami hükümleri üç başlık altında toplamak mümkündür. 1) İtikadi hükümler 2) Ameli hükümler 3) Ahlaki hükümler; bunlardan akaid ve kelam ilmi, itikadi hükümlerle; fıkıh ve islam hukuku ilmi, ameli hükümlerle; tasavvuf ve ahlak ilmi, ahlaki hükümlerle ilgilenmektedir. Müslüman bireyde bulunması lazım olan, müslümanın hayatının merkezinde oturtulması gereken üç anahtar kavram; takva, ilim ve ahlaktır. Takva daha çok kalbe yöneliktir; nitekim kalbin şeytanın vesvese ve iğvasından kurtulup Allahın zikriyle mutmain olması, kalpte Allah korkusu ve Allah sevgisinin yer edinmesi istiğfar ve tevbeyle olur. İlim daha çok akılla ilgilidir; aklın ilim nuruyla donanması, aklımızdaki şüphelerin izale edilip yakinimizin artması, akl-ı selim düşünceler faydalı ilimle meşgul olmaya bağlıdır. Ahlak da daha çok nefis tezkiyesi ve ruh terbiyesiyle ilgili olduğunda manevi disiplin altına girip tevazu, zühd, kanaat vb. güzel hasletleri kazanmayla olur. 


“Bizim uğrumuzda cihat edenlere gayret gösterenlere biz şüphesiz onlara yollarımızı gösteririz (hidayette kılarız) ” (Ankebut/69) ayetinde hidayete ermenin şahsi mücahede ve çabayı gerektirdiği, “Hidayete erenlere gelince, Allah onların hidayetini arttırmış ve onlara takvalarını (Allah’a karşı gelmekten sakınmalarını) vermiştir.” (Muhammed/17) ayetindeyse hidayette olmayan kişide hidayetin artmayacağı gibi takvanın da bulunmayacağı belirtilmektedir. “O gün ne mal, ne evlâd fayda verir, selim bir kalble gelen müstesna...” (Şuarâ Suresi, 88-89) ayetinde hesap günü şirkten, küfürden, nifaktan ve günahlardan arınmış selim kalbin dışında bir şeyin fayda vermeyeceği vurgulanıyor. Bir kalp ki kin, hased, öfke,  kibir, gurur, gibi tüm kötü kalp hastalıklarından arınmış olsun. Rasulüllah (S.A.V) Efendimizin, kalbi et parçasına benzettiği kalple ilgili şu hadisi gerçeği gözler önüne seriyor adeta: “Vücudda bir et parçası vardır ki, o iyi olursa tüm vücud iyi olur. O hasta olursa, tüm vücud ateşli hastalığa yakalanır.” (Buhari ve Müslim) 


Şüphesiz ki, Kuran’da kalbi selim dışında, mühürlü kalpler ve hastalıklı kalplerden de bahsedilmiştir. Böylelikle kalpler Kuran’da anlatıldığı şekilde anlamıyla beraber üçe tasnif edilebilir:


1- Yaratılış gaye ve haysiyetini koruyan selim/sağlam, münib/Allah’a yönelen ve mutmain/doygunluğa ermiş kalpler. Bunlar hitab-ı ilahîye mazhar, müminlere ait kalblerdir.


2- Mühürlü ve nasipsiz kalpler. Bunlar imandan ve İslam’dan nasibi olmayan bahtsızların, kâfirlerin kalpleridir. Bunlar hakkında Kur’an’da şöyle buyrulur: “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinde de perde vardır.” (Bakara/7)

3- Hastalıklı kalpler: Bunlar da başta münafıklar olmak üzere şüphe, cehalet, ihtiras ve ahlaksızlık girdabında bocalayanların kalpleridir. Allah böyleleri hakkında şöyle buyurur: “Onların kalplerinde hastalık vardır. Allah onların hastalıklarını arttırmıştır.” (Bakara/10) (Kalbi Selim / Diyanet Aylık Dergi Ekim 2009 sayısında yayınlanmıştır.)


“Allah şeytanın verdiği bu vesveseyi, kalplerinde hastalık bulunanlar ile kalpleri katı olanlara bir imtihan vesilesi kılmak için böyle yapar. Hiç şüphesiz ki o zalimler derin bir ayrılık içindedirler. “Bir de kendilerine ilim verilmiş olanlar onun, Rabbinden gelen hak olduğunu bilsinler, böylece ona iman etsinler ve sonuçta da kalpleri ona saygı duysun diye Allah böyle yapar. Hiç şüphe yok ki Allah iman edenleri doğru yola iletir.” (Hacc/53-54)


Bu ayetlerde şeytanın ancak kararmış hastalıklı, katı kalpli kimselere nüfuz edebileceği, ilim sahibi, Allahtan korkan, haşyet ve huşu dolu bir kalbe sahip kimselere bir nüfuz ve etkisinin olamayacağı ifade ediliyor. 


“Onlar: ‘Evet; doğrusu bize bir uyarıcı geldi, fakat biz yalanladık ve Allah hiçbir şey indirmemiştir, siz büyük bir sapıklık içindesiniz demiştik’ derler. ‘Eğer dinlemiş veya akıl etmiş olsaydık, çılgın alevli cehennemlikler içinde olmazdık’ derler. Böylece, günahlarını itiraf ederler. Çılgın alevli cehennemlikler yok olsunlar! ” (Mülk/9-11) ayetinde yalanlayanların cehennemdeki hallerinden söz edilirken hakikatten yüz çevirdikleri, kendilerine gelen uyarıcıları dinlemedikleri ve kendilerine gelen ilahi mesajları düşünüp aklederek tefekkür etmedikleri için pişmanlıklarını itiraf etmeleri manidardır. 

Manevi terbiye için nefsi arındırma ve ruhu disiplin altına almak gereklidir. Nefis isyanı ve itaatiyle birlikte yaratılmış olup şehevi arzularına uyan bedbaht olurken, şehevi arzularını frenleyip onlara gem vuran bahtiyar olur. Bu konuyla ilgili ayetlerde Cenab-ı Allah şöyle buyuruyor: “ Nefsini tertemiz yapıp arındıran felâh bulmuş kurtulmuştur. Onu kirletip örten kişi ise ziyana uğramıştır. ” (Şems: 9-10) Nefis süfli olarak yaratılmışken, ruh ulvi olarak yaratılmıştır. Nefsimize takvasını vermesi için Allah’ın Resulü gibi dua etmeliyiz. Zira Zeyd bin Erkam (r.a)’ den rivayet edildiğine göre Resulullah (S.A.V) duâlarının bir noktasında şöyle niyaz ederlerdi: “Ey Allah’ım! Nefsime takvâsını ver ve onu pâk eyle! Onu pâk edecek yegâne sen varsın. Onun velisi ve mevlâsı sensin.” (Müslim / 2722)


Nefsin de dereceleri vardır. “Nefis olanca şiddetiyle kötülüğü emreder. ” (Yusuf / 53) ayetinde nefs-i emmareden, “Kendini sürekli kınayan (ayıplayan) nefse yemin ederim ki! ” (Kıyamet/1-2) ayetinde nefs-i levvameden, “Ey (mutmain) huzura eren nefis, sen ondan (Allah’tan) razı ve oda senden razı olarak Rabbine dön. (haydi) salih kullarımın arasına gir, cennetime gir. ” (Fecr/27-30) ayetinde nefs-i mutmainneden bahsedilmiştir.


Ruh bize Allah’ın emanetidir, ruhlar aleminde yaptığımız misak ahdine sadık kalarak bu emaneti tertemiz olarak Allah’a sunmakla mükellefiz. “Rabbin, insanoğlunun sulbünden soyunu alıp devam ettirmiş, onlara: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim’ demiş ve buna kendilerini şahit tutmuştu. Onlar da: ‘Evet şahidiz’ demişlerdi. Bu, kıyamet günü, ‘Bizim bundan haberimiz yoktu’ dersiniz veya ‘Daha önce babalarımız Allah’a ortak koşmuşlardı, biz de onlardan sonra gelen bir soyuz, bizi, boşa çalışanların yaptıklarından ötürü yok eder misin?’ dersiniz diyedir. ” (Araf/172-173)

Takvayı kuşanmazsak; hukukullahı (Allah’ın üzerimizdeki hakkı) çiğnemek kolay olduğu gibi hukuk-u nefs (nefsimizin üzerimizdeki hakkı) ve hukuk-u ibada (diğer kulların üzerimizdeki hakkı) riayet etmeme kolaylaşır, ilmi kuşanmazsak; şirke, küfre, nifaka ve cahiliyyeye bulaşmak basitleşir, ahlakı kuşanmazsak da; aile, okul ve arkadaş çevresinde iyi, erdemli ve faziletli meziyetler kaybolmaya yüz tutar, emr-i bil’maruf ve nehy-i anil’münker vazifesi unutulmaya başlar. Takvasız ilim kitap yüklü merkep olmaya götürür, ilimsiz takva sofuluğa götürür, içinde ahlakı olmayan ilim ukalalığa ve laubaliliğe, içinde ahlakı olmayan takva nezaket ve medenilikten uzak bedeviliğe götürür.


İbadet hayatında takvayı, ticaret ve iş hayatında ahlakı, muamelat konularında ilmi önemsememek akıl kârı değildir. 


Madem ibadet hayatında takvadan söz ediyoruz söze başörtüsü emrinin geçirdiği dönüşüm ve zihinlerde bu emri algılamadaki farklılıkla başlayalım. Ne yazık ki başörtüsünden takva uzaklaşınca bşörtüsü algısı türban haline geldi ve türbanı takanlar da hayasını kaybedip Allah’ın farzını kendi tarzlarına (modalarına) kurban ederek hadiste peygamber efendimiz (sav) in lanet ettiği giyinik çıplaklar (Müslim/2128) haline geldiler. Böyle kimselerin  çoğaldığı ahir zamanı hafife almamak lazım. Görüldüğü gibi Allah’ın üzerinde ayetinin taşıdığının bilincinde olmayan ilimsiz, cahil giyinik çıplakların takva-ilim-ahlak (burada haya)’ larını yitirince nasıl önemsiz meta haline geldiklerini müşahade ediyoruz. Başörtüsündeki o iffet ve vakurluk gitmiş; yerine cinselliğini sokaklara taşıyan, kişiliğini değil, dişiliğini karşı cinse servis eden türban portresi gelmiş. Bu giyinik çıplaklarda takva olmadığından ilkin ilahi emri yani Allah’ın hududlarını çiğnediler, sonra kendi nefislerine yazık ettiler, ve son olarak karşı cinsin ilgi duyacağı şeklide giyindikleri için diğer kulların günaha girmesine de sebep oldular.  


Takva-ilim-ahlak üçlüsüne bir de hadiste bahsedilen (Buhari, Ezan 36, Zekat 16, Rikak 24, Hudüd 19; Müslim, Zekat 91. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 53; Nesaî, Kudat 2)  arşın gölgesindeki yedi sınıf insandan biri olan rabbine kullukla büyüyen genci örnek verelim. Bu genç kalbi Allaha bağlı, gönlü mescidlere bağlı, kulluğun şuurunda bir genç, geceleri abid ve gündüzleri mücahid bir genç, dışarı çıktığında kuyusunda temiz kalan Hz. Yusuf misali iffetinden dolayı gözlerini haramdan sakınan, günahından dolayı pişmanlık duyup Allah’a gözyaşı döken, ibadetini eksiksiz yapacak ilmi öğrenmeyi kendine farz bilen, tefsir hadis, fıkıh, akaid ve kelam, tasavvuf vb islami ilimlerde mesafe kateden bir gençtir. Selam olsun böyle gençlere…. Çünkü bu genç ki, ömrünün en bereketli yılları olan gençlik yıllarını Hz. Meryem misali kendini Allah’a adayan, yaşıtları kebair günahlara dalmışken şehevi arzularına gem vurup nefsinin tasallatundan kurtulup Rabbine sabırla ibadet-u taate devam eden, kimi zaman kötülüklerden iyiliklere hicret eden muhacir, kimi zaman Allah’ın dinine yardım eden ensar, vaktini Hz. İsa’ya gökten inen maide(sofra) misali ilim ve zikir meclislerinde (sofralarında) geçirerek bereketlendiren, ihtiyaç sahibi gördüğünde canhıraş bir şekilde infak edip sadaka veren, islamla alay edildiğini gördüğünde gücü yeterse eliyle, sonra diliyle cihad eden, bu da olmadı kalbiyle buğzeden, hastalandığı yada bir belaya maruz kaldığı vakit Hz. Eyyup misali kazaya rıza gösterip belaya sabreden, her halinin Rabbinin murakabesi altında olduğu bilinciyle ihlas ve samimiyetle Din-i Mübin-i İslam’a hizmet eden, islam kardeşliğini tüm coğrafya ve tüm ırklardan üstün tutarak davet ve tebliğ görevini kusursuz bir şekilde ifa eden,  hakkı hak bilip ona ittiba eden, batılı da batıl bilip ondan içtinap eden, İlay-ı Kelimetullah misyonunun dava eri olan, Ali’sini bekleyen Fatıma’ların kurduğu aile ocağı yada Fatıma’sını bekleyen Ali’lerin kurduğu aile ocağı böyle gençlere muhtaçtır.


Bu gencin yaşam tarzını incelersek, şu durum karşımıza çıkar; bu gençteki takva Allah olan bağlılığı, ondaki ilim sorumluluk bilincini, onda bulunan ahlak da güzel haslet ve meziyetlerin hayatında daim ve düzenli olmasını sağlar.


Son olarak ticari hayatta kaybolan erdemli vasıflardan biri olan emin ve güvenilir olma vasfı üzerinde durmak istiyorum. Maalesef toplum içinde kaybolmaya yüz tutmakta olup böyle kimselerin sayısı ciddi anlamda azalmaktadır. Emin ve güvenilir tüccarın arşın gölgesinde gölgelenecek zümreden sayılmaktadır: “Sözü ve muamelesi doğru tüccar, kıyamet gününde arşın gölgesi altındadır.” (İbn Mâce, Ticârât 1) Yine aynı şekilde böylelerinin nebiler, sıddıklar ve şehitlerle haşredileceği bildirilmektedir: “Dürüst, sözüne ve işine güvenilen tüccar, nebîler, sıddîklar ve şehitlerle beraberdir.” (Tirmizî, Büyû 4; İbn Mâce, Ticârât 1)


Elinden ve dilinden insanların emin olduğu müslüman toplumlarda özü-sözü doğru tüccar, ticaret erbabı bulamamak herhalde bizim ayıbımızdır diye düşünüyorum. Ticarette malın kusuru varsa söylemek gerek, ticarette aldatmak, yalan yere yemin etmek, karaborsacılık yapmak, tefecilik yapmak gibi tüm gayri meşru yollarla yapılan işlemler yasaklanmıştır.  


 “Ey iman edenler, mallarınızı, sizden karşılıklı anlaşmadan (doğan) bir ticaretten başka haksız ‘nedenler ve yollarla’ (batılca) yemeyin. Ve kendi nefislerinizi öldürmeyin. Şüphesiz, Allah, sizi çok esirgeyendir.” (Nisa / 29) 


“Alışverişte yemin etmekten  sakının.  Çünkü  yemin       ticaretin    kazancı artırır  ama bereketini   yok  eder”.  (Buhari / Buyu, 19; İbn-i Mâce / 30; Tirmizi / Büyû’, 26 ;Ebû Davud / Buyu, 53; Müslim / Buyu / 11)


Bir hadiste müslümanın, müslüman kardeşini aldatmasından sakındırmayla ilgili olarak şöyle buyrulmaktadır: “Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Kusurlu bir malı din kardeşine satan hiçbir Müslüman’a satış helal olmaz. Meğerki malının ayıbını açıklaya.” (İbn-i Mace / Büyû; 34) Başka bir hadiste de Peygamberimiz (S.A.V) kusurlu mal satanları şöyle uyarmaktadır. “Kusurunu söylemeden bir malı satan kimse, daima Allah’ın gazabı altındadır ve melekler o adamın Allah’ın rahmetinden uzak kalmasını dilerler” (İbn-i Mace / Büyû; 45) Bu konuyla ilgili Hz. Peygamber aleyhissalatu vesselamın pazarda bir tüccarı uyarması meşhurdur. Bir gün Peygamberimiz (S.A.V.) pazarı dolaşırken, tahıl satan birisinin yanına gelmiş, elini buğday yığınına daldırmış, altının ıslak olduğunu görünce sormuş: “Nedir bu?” Satıcı: “Yağmur yağmıştı, ondan dolayı ıslandı.” diye cevap verince; Resulullah: “Niçin o ıslak tarafı halkın görebilmesi için üste getirmedin?” diye sert bir şekilde mukabelede bulunduktan sonra: “Bizi aldatan bizden değildir” (Ebû Dâvûd/Büyû, 50) ikazını yapmıştır.


Ticarette en önemli ilke ölçüyü tam yapıp doğru tartmadır. Nitekim Şuayb (as) Peygamber olarak gönderildiği Medyen halkını ayet-i kerimede şöyle uyarmıştır:  “Ey kavmim! Ölçerken ve tartarken adaleti yerine getirin; insanlara eşyalarını eksik vermeyin; yeryüzünde bozguncular olarak dolaşmayın”. (Hud / 85)

Malum kuran-ı kerimde anlatılan helak olan kavimlerden biri olan Medyen halkı bu uyarıyı dikkate almadıkları için  korkunç bir patlama ve şiddetli bir depremle helak edilmişlerdir. (Hud /  84-85; Şuara / 176-189; Rahman / 9; İsra / 35; A’raf /85; Mutaffifin / 1-7)


Ama ne yazık ki hac vazifesini yerine getirip hacı olan bazı kimseler bakarsınız ki, insanları alışverişte aldatma peşindeler, böyle kimselerin hacı sıfatını kullanarak dine verdiği zarar ortadadır. Helal kazanca riayet etmeyen, aslında yalan yere yemin etmekle elde ettikleri kâr gibi görünen kazançlarında birer müflis olduklarını ah bir bilseler de, kendilerine çeki düzen verseler…. Zira Hatemu’l Enbiya Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’in bu konuda ümmetine ciddi uyarıları vardır.  Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem ashabı kirama: “Müflis kime denir?” buyurdular. Onlar da: “Parası, malı kalmayan kişiye denir” dediklerinde buyurdular ki: “Ümmetimin arasında müflis şu kimsedir ki, kıyamet günü defterinde, çok namaz, oruç, zekat sevabı bulunur. Fakat bir kimseye söğmüş, iftira etmiş, malını almış, kanını dökmüş, dövmüş. Sevapları bu hak sahiplerine dağıtılır. Haklan ödenmeden önce sevapları biterse hak sahiplerinin günahları, bunun üzerine yüklenir, sonra cehenneme atılır.” (Müslim)

Hacc menasikini yaptığında anadan doğma günahlarının affedileceği müjdesini bildiği halde yurda gelip müslümanları aldatmaya devam edenler, yeminlerinde ve sözlerinde doğru olmadığından kıyamet gününde füccar (günahkar) olarak diriltileceklerini (Tirmizi / Buyû 4; İbn-i Mace / Ticarat, 3; Darimi / Buyû,7; Hakim / Müstedrek 2/62) bilmelidirler. Kazancını  haram lokma üzerine bina eden, yediği haram lokmayla damarlarında şeytanın gezdiğini, duasını kabul olunamayacağını (Sahih-i Buhari: 6/357), kalbinin öleceğinin, ibadetinin bereketinin kalmayacağını bilmelidirler. Bu yüzden İmam-ı Azam hazretleri ticaretle uğraşanların dinin alışveriş kısmını harama düşme tehlikesinden dolayı öğrenmesini zaruret olarak görür. İmamı Azamı Ebû Hanife kuddise sirruh: “Dinin alış-veriş kısmım bilmeyen, haram lokmadan kurtulamaz ve ibadetlerinin sevabını alamaz.” der.


Aslında islama zarar veren hacı kılıklı bazı kimseler takvasını yitirdikleri Allah’ın her an kendilerini gözettiklerine yakinen iman etmedikleri için aldatıyorlar, ticaret ilmini öğrenmedikleri için helal harama dikkat etmiyorlar,  güvenilir, doğru sözlü olmadıklarından böylelerinde ticaret ahlakı olmaz. Bu kimseler haccın ruhunu kavrayıp hacc mevsiminde manevi iklimde günahlardan arınıp giydikleri beyaz ihram örtüsüyle mahşere prova yaptıklarının şuurunda olmalılar, getirdikleri telbiyelerle Allah’ın hükmüne razı, davetine icabet eden birer asker olduklarını unutuyorlar. Helalinden ticaret yapmakla mükellefsen bu konuda da Allahın hükmü, resulün hükmü neyse ona uymak zorundasın, aksi takdirde yaptığın ibadetler yüzüne paçavra gibi vurulur, hesap günü senin sevapların bitip kul hakkı yediğin kardeşinin günahları senin kefene yüklenirse asıl kaybeden, müflis sen olursun.


Allahu Teala akıbetimizi hayreylesin, ona karşı gelmekten sakındırıp takvamızı arttırsın, bizi ilmiyle amel eden salih kulları arasına katsın, ibadetlerimizi eksiksiz yapacak güç ve takat verip güzel ahlakla taçlandırsın bizi. Amin