Sünneti İnkâr Edip Sadece Kuran’la Yetinme Fitnesi

e-Posta Yazdır PDF

Hiç şüphesiz ki İslam’ın iki temel kaynağı Kuran-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyyedir. Hatemu’l-Enbiya Hz. Muhammed Mustafa (sav)’in bizlere emanet olarak bıraktığı Kitap ve Sünnete tutunduğumuz müddetçe sapmayız.


Resulullah (s.a.v.): “Size Allah (c.c.)’ın kitabı ve onun elçisinin sünneti olmak üzere iki şey bıraktım. Onlara sarıldığınız müddetçe ebediyyen sapıklığa düşmeyeceksiniz” (el-Hakim, Müstedrek; Malik, Muvatta) 


Madem Müslümanız, o halde her işimizi Rabbimize ve O’nun Sevgili Resulüne danışmalıyız. Zira müslüman demek, teslim olmak demekse; hayatımızın her alanında Allah’ın ve Peygamber’in vereceği hükme razı olmalıyız.


“Eğer bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah’a ve O’nun Resulüne arzediniz.” (Nisa suresi / 59) ayetiyle; anlaşmazlığa düştüğümüz her konuda o meselenin çözümünü Allah’a ve O’nun Resulü’ne götürmemiz emredilmiştir. Burada Allah’a götürün derken, tabii ki de Allah’ın Kitabına; O’nun Resulü’ne götürün derken de, Peygamber’in(a.s) sünnetine götürün kastedilmiştir. Nitekim Şatibi bu ayeti açıklarken: Resule müracaat hayattayken olur, vefatından sonra ise sünnetine müracaat edilir, alimlerin uygulamaları hep böyle olmuştur, der. (el-i’tisam II. 169)


İmam şafii “Andolsun ki Allah, mü’minlere, içlerinde kendilerinden onlara bir peygamber göndermekle lütufta bulunmuştur. (Ki O) Onlara ayetlerini okuyor, onları arındırıyor ve onlara Kitabı ve hikmeti öğretiyor. Ondan önce ise onlar apaçık bir sapıklık içindeydiler. “ (Al-i İmran Suresi / 164) “..Allah sana Kitap ve hikmet indirmiş, sana bilmediğini öğretmiştir. Allah’ın sana olan nimeti ne büyüktür.” (Nisa / 113) ayetlerinde geçen hikmet kavramından sünnet kastedildiğine inanmakta olup ve onun da Allah katından olduğunu söylemiştir. 


“Resul size neyi verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının, Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir.” (Haşr / 7) ayetindeyse sünnetin teşrii (hüküm koyma) yetkisinden bahsedilmiştir. “Ey Peygamber) de ki: Allah’ı seviyorsanız, bana tâbi olun (uyun) ki, Allah da sizi sevsin.” (Âl-i İmran / 31) ayetinde Allah’ı sevme Peygambere(Sünnetine)  tabi olma şartına bağlanmıştır.


Hz. Peygamberin (s.a.v) sünneti;  sözlü, fiili ve takriri olmak üzere üç kısma ayrılır. İşte O’nun söz, fiilleri ile takrirlerine (onaylarına) ait haberlere hadis denilmektedir. İlk dönemde hadislerin Kuran’a karışmaması için hadis yazımı yasaklanmışsa da sonradan bu kaygı ortadan kalkınca, Hz. Peygamber aleyhisselam sahabeye hadislerin yazımını emretmiştir. Hadis alimi El- Hatibu’l Bağdadi hadis yazmanın yasaklanmasıyla ilgili olarak; Arapların çoğunun fakih olmamalarını, Kuran ayetleriyle diğer lafızları birbirinden ayırt edememelerini, Kuran’a idhal edilebilecek herhangi bir lafzı Allah kelamı zannetmek tehlikesine maruz bulunmalarını belli başlı sebepler olarak zikreder. (el-Hatip / Takyid, s.57) Hadislerin yazımından sonra hadislerin tedvini (hadislerin bir araya toplanması) Ömer Bin Abdulaziz’in teşvikiyle sürmüştür. Şifahi rivayetlerin yazıya geçirilmesi ve hadis ilimlerinde katedilen mesafe hadis uydurma teşebbüslerini en aza indirmiştir. 


Özellikle ashabın hadis rivayetine göstermiş olduğu titizlik ortadadır. Hicri I. asrın ikinci yarısında daha çok Tabiilerce ve az da olsa Sahabilerce hadislerin tahkiki ve Resulullah’tan (a.s) duyandan duymak amacıyla rıhle denen ilim yolculukları başlatılmıştır. Ebu Eyyub el-Ensari’nin kendi bildiği bir hadisi Resulullah’tan (a.s) duyan kişi olarak tanıdığı Ukbe b. Amir’e sormak yani ilk raviden dinleyip bilgisini tahkik etmek için Medine’den Mısır’a gitmesi bu noktadaki sahabilere ait hassasiyeti gösterir. (Ana Hatlarıyla Hadis /İsmail Lütfi Çakan/Ensar Neşriyat)


“Sizin için Allah’ın Resulünde güzel bir örnek vardır.” (Ahzâb Suresi / 21) ayeti bizlere usve-i hasene olan Peygamber-i Zişan’ın ümmet için en güzel örnek olduğunu vurgular. Yine bu ayetin bilincinde olan Ümmet-i Muhammed Kuran-ı Kerim’in ilk Müfessiri, aynı zamanda Yaşayan Kuran olan Hz. Muhammed (sav)’i yeme içme adabından aile hayatına, ibadet hayatından devletlerarası ilişkilerine, eğitimci yönünden savaş hukukuna kadar  O’nun bütün söz, fiil, hareket ve takrirlerini içeren tüm hayatını 1400 yıldır kendisine örnek almıştır, kıyamete kadar da bu örnek alınışı devam edecektir. 

“İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için sana da bu Kur’an’ı indirdik.” (Nahl/44)


İmam Beyhaki (r.a) sünnetin açıklanması bölümünde, İmam Şafii (r.a)’nin Rasulullah (s.a.s)’ın sünnetini üç yönden ele alarak açıkladığını belirtmektedir. (er-Risale, s. 91-3)


1 - Resulullah (as)’ın sünneti, Allah-u Teala’nın Kitabında hüküm olarak bildirmiş olduğu (indirmiş olduğu) kitabın hükümleri gibidir. Yani Resulullah (as)’ın sünnetinde bulunan hüküm, aynen Kuran’ da da mevcuttur.


2 - Resululah (as)’ın sünneti, Allah-u Teala’nın mücmel olarak indirdiği bir ayetten anlaşılması gereken manayı, o ayetin hususi ve umumi olarak nasıl farz olduğunu ve Allah’ın kullarının bu farzları nasıl anlamaları ve ne şekilde yaşam pratiğine aktarmaları gerektiğini açıklar.


3 – Resululah (as)’ın sünneti, Allah’ın Kitabında olmayan hükümleri ortaya koyar.(Akidede Sünnetin Yeri (İmam Suyuti / Nida Yayınları, syf. 18-19)


Genel olarak sünnetin fonksiyonlarını özetlersek sünnetin mücmeli açıklağını, mutlakı kayıt altına aldığını, geneli tahsis ettiğini söylememiz mümkündür. 


Şimdi bazılarının yanlış anladığı, sünnetin korunmadığına delil gösterdiği ayeti inceleyelim. “Gerçekten Zikr’i biz indirdik; onun koruyucusu da elbette biziz” (Hicr / 9) ayetinde kimilerinin zannettiği gibi sadece Kuran-ı Kerim korunmamıştır, Sünnet de korunmuştur. İslam âlimleri burada geçen zikirden maksadın şeriat olabileceği gibi vahiy de olabileceğini söylemişlerdir. Çünkü ulemanın çoğunluğu Allah’tan gelen vahyi; vahy-i metluv (tilavet edilen, okunan vahiy) olan Kuran-ı Kerim ve vahyi ğayri metluv (tilavet edilmeyen, okunmayan vahiy) olan Sünnet-i Seniyye olarak ikiye ayırmışlardır. Tabi burada hemen belirtelim bugüne kadar bize korunmuş olarak gelen nebev-i sünnet takva sahibi, güvenilir, adalet sahibi, zeki, kuvvetli hafızası olan hadis âlimlerinin eliyle korunmuştur. 


Şüphesiz ki peygamberin konuştuğu vahiyden başka birşey değildir, hal böyleyken onun hadislerini güvenilir bulmayıp kuşkuyla yaklaşmak, bu inkar dalgasını başlatan batılı oryantalist ve onların yerli uzantıları olan modernist ilahiyatçı ve yazarlardan başkasının işi değildir. Ne yazık ki ünlü müsteşrik Goldzher hadis ravisi Ebu Hureyre (r.a) ve İmam Zuhri’yi (r.a) yalancılıkla itham etmiştir. Müsteşriklere ilgi duyan Mustafa İslamoğlu, Kuran ve Oryantalist Bakış Açısı adlı yazısında “..Ben Goldziher’in eserinin hiçbir yerinde ne Kur’an’a, ne İslamî değerlere karşı, en ufak bir hakarete rastlamadım. Ne dersiniz; yerli ‘yersiz’ oryantalist ruhlular, akıl hocaları olan yabancı oryantalistlerden daha mı acımasız ve dahi insafsız oluyorlar?” diyor. Halbuki aynı İslamoğlu elin yahudisine övgü yağdırırken İmam Buhari ve İmam Müslim’e hakaret ediyor. 

Necm suresi 4. ayette: “O, kendi arzusu ile söylemez, o (söylediği), kendisine vahyedilen bir vahiyden başka bir şey değildir” buyurulmuştur. Mikdam b. Ma’dî-Kerib’in rivâyetine göre Hz. Peygamber de: “Bana Kur’ân ve onunla beraber O’nun gibisi verildi. Şunu iyi biliniz ki, Allah Rasûlü’nün haram kıldığı da Allah’ın haram kıldığı gibidir...” (Ebu Dâvud, Sünne, 6, (4604); Tirmizî, İlm, 60, (2666); İbnu Mace, Mukaddime 2, (12))  buyurmuştur. Bu ayet ve hadisi delil kabul eden bazı İslam alimleri, Hz. Peygamber’in hadisleri hakkında ictihad yapmasının caiz olmadığını ve sünnetin de Allah tarafından inzal olunmuş vahiy gibi düşünülmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Özellikle sünnet etrafında şüphe çıkarmaya çalışan batılı müsteşriklerin ve onların islam ülkelerindeki uzantıları olan doğulu müstağripleri Kuran’dan başka vahyin olmadığı, sünnetin vahye dayanmadığı fikrini savunurlar. Halbuki Kuran-ı Kerim’de sünnetin de vahiy olduğu, ğayri metluv vahye delil birçok ayet vardır. Biz bu ayetlerin üç tanesini vermekle yetinelim:


Birincisi: “Hurma ağaçlarından, herhangi birini kesmeniz veya olduğu gibi bırakmanız hep Allah’ın izniyledir ve O’nun yoldan çıkanları rezil etmesi içindir.” (Haşr / 5)


Unutmamalıyız ki bu ayet hurma ağaçlarının kesilmesinden sonra inmiştir. Ayette geçen kata’tum ve terektum fiillerinin mazi oluşu da buna delalet eder. Nadir oğulları ile olan hadise esnasında -ki onlar Medine’de meşhur bir Yahudi kabilesi idi- bazı müslümanlar, onların kalelerinin çevresindeki hurma ağaçlarını, düşmanı teslim olmaya zorlamak amacıyla kesmişlerdi. Savaş sona erince bir kısım Yahudiler ağaçların kesilmesine itiraz ettiler. Kuran-ı Kerim onların itirazlarına yukarıdaki ayetle cevap verdi;


İkincisi:  “ Hani peygamber zevcelerinden birine gizlice bir söz söylemişti. Bunun üzerine o zevce bunu haber verip Allah da ona bunu açıklayınca, (peygamber) bunun ancak bir kısmını bildirmiş, bir kısmından vazgeçmişti. Artık bunu kendi eşine söyleyince o zevce; “Bunu sana kim haber verdi?” dedi. Peygamber de; “her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan (Allah)haber verdi” dedi.” (Tahrim / 3)


Bir defasında Peygamber (s.a.v.), eşlerinden Hafsa (r.a.)’ya bir sır söyledi. O ise sırrı bir diğer şahsa ifşa etti. Rasulullah (s.a.v.) bu sırrın eşi tarafından ifşa edildiğini öğrenince ondan bir açıklama istedi. Eşi, peygamber (s.a.v.)’e bunu kimin söylediğini sordu. Rasulullah (s.a.v.) bunun kendisine Allah tarafından haber verildiğini söyledi. Bu ayet Allah’u Teala’nın bu bilgiyi peygamberine bildirdiğini ifade etmektedir. Oysa kuranda bu bilgiyi açıklayan hiçbir ayet yoktur, o halde bu bilgi Hz. Peygambere tabii ki ğayri metluv vahiy olan sünnet yoluyla verilmiştir.

Üçüncüsü: “(Ey Muhammed!) Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu (yücelerden haber beklediğini)görüyoruz. İşte şimdi, seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. (Ey müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin. Şüphe yok ki, ehl-i kitap, onun Rablerinden gelen gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yapmakta olduklarından habersiz değildir.” (Bakara / 144)


Kuran’da Peygamber’e (sav) Beytu’l Makdis’e yönelmesini emreden bir ayet yoktur. O yıllarca namazlarını Kudüs’e doğru yönelerek kılmıştır. Kendisine Kudüs’e doğru namaz kılması ğayri metluv vahiyle emredilmiştir. Burada dikkatinizi çeken başka bir husus da vardır. O da şudur: Allah (c.c) bu ayette birinci kıbleye yönlendirmeyi kendisine nispet etmektedir. Demek ki, bu emir Kur’an’ın hiçbir yerinde olmadığına göre vahy-i gayri metluv olan sünnet yoluyla verilmiştir. (Peygambersiz Bir Din Akılcılık Akımlarına Reddiye / Alaaddin Palevi / Ravza Yayıncılık/ syf. 21-23)


Aslında hadisleri inkar edip sünneti kabullenmeyenlerin öne sürdüğü “Size benden bir hadis gelirse Allah’ın kitabı ile karşılaştırın. Ona uygun düşerse alın, muhalif olursa terkedin” şeklindeki sözün hadis olmayıp uydurma söz olduğu aşikardır. Nitekim bu konuyla ilgili olarak İmam Şafi ve İbn-i Abdilberr bu sözün hadis olmayıp uydurma olduğunu söylemişlerdir.  İmam Şâfi, “Benden size gelen hadisleri Allah’ın Kitabı’na arz edin: uygun olanı ben söylemişimdir, aykırı olanı ise söylememişimdir.” (Şafi, er-risale, s. 224)  hadisiyle ilgili olarak;   bu hadisi, rivâyetine itibar edilen hiç bir râvinin nakletmediğini, isnâdının da munkatı olduğunu söyleyerek tenkit etmiştir. ( Şafiî, er-risale, s. 225)

İmam Şafi’ye göre bu konuda itibar edilmesi gereken Sufyan b. Uyeyne’nin naklettiği şu hadistir: “Sizden birini koltuğuna yaslanmış, benim emrettiğim veya nehyettiğim hususlardan birisi kendisine arz edilince, bilmiyorum; “biz Allah’ın Kitabında bulduğumuz (hükme) uyarız derken bulmayayım”.er-Risale, s. 225,226; 89,90; Tirmizi, İlm, 10; Ebu Davud, İmara, 33; Sünne, 5; A.İbni Hanbel II, 367,483


İbn Abdilberr’in (ö.463/1071) naklettiği bir hadiste Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Bana nispet edilen her şeyi, Allah’ın Kitabına arz ediniz; ona uyarsa, ben söylemişimdir, ona aykırı ise ben söylememişimdir. Ben, ancak Allah’ın kitabına muvafık olurum zira Allah, beni, onunla Hidayete erdirmiştir.” (İbn Abdilberr, II, 191)


İbn Abdilberr, bu haberi kabul etmemekte, Kur’ân-ı Kerim’de Resulullah (s.a.v.)’e itaat etmeyi emreden ayetlerin mutlak olduğunu, bir kısım bidatçıların iddia ettiği gibi, “Resulullah’ın, sadece Allah’ın Kitâbı’na uygun düşen sözlerine ittiba edin” buyrulmadığını söylemektedir.( İbn Abdilberr, II,190) 


Rasûlullah (as) şöyle buyurdular: “Sizden birinizi, koltuğuna yaslanmış olarak, kendisine emrettiğim veya nehyettiğim bir haber geldiğinde “bunu bilmiyorum”. Biz Kur’an’da buldugumuza tabi oluruz” derken bulmayayım” [Ebu Davud Sünnet: 4605; İbnu Mace Mukaddime: 2; Tirmizi İlim: 10.)


İlk dönemlerde sünneti hariciler, şiiler, mutezilenin bir kısmı inkar etmişlerdir. Yakın zamanda İngilizlerin sömürgeleştirdiği Hindistan’da sünnet/hadis inkârcılığının başını oryantalist Sprenger’in arkadaşı ve Kâdıyânîlik’in öncülerinden Seyyid Ahmed Hân yaptı. Ahmed Hân, hadis ehliyle mücadele etmek için kurulan Kur’ân’dan başka vahyin gelmediğini, sünnet ve hadisle amel etmenin şirk olduğunun savunulduğu Ehl-i Kur’ân(!) ekolünü kurmuştur. Daha sonra bu fitne ekolüne Nevvâb Muhsinu’l-Mulk, Eltaf Hüseyin Hâlî, Seyyid Emir Ali ve Şibli Nu`mânî gibi isimler katılmışlardır. Pakistan’daysa Ahmet Perviz ve Ehl-i Kur’ân, Tûl-u İslâm Dergisi’ni çıkararak, orada sadece Kur’ân’la yetinme fikirlerini işlemişlerdir. Pakistan’lı sünnet inkarcılarını Abdullâh Çakralvî, Mevlevî Ahmeduddîn Emratserî, Fazlu’r-Rahmân olarak sayabiliriz. Mısırda ise el-Menâr dergisinde “İslâm Kur’ân’dan ibarettir’ diye bir makaleyi kaleme alan Tevfik Sıdkî başı çekip daha sonra Ebû Reyye, Muhammed Gazzâlî, Ahmed Emîn, Mahmud M. Taha, Muhammed Abduh, Reşit Rıza bu gruba dahil olmuşlardır. Türkiye’de de bu fitnenin başını çekenlere Yaşar Nuri Öztürk, Hayri Kırbaşoğlu, İbrahim Sarmış, Mustafa İslamoğlu örnek verebiliriz.


Emperyalizmin keşif kolu olan oryantalistler müslümanların ellerinde bulunan onlara zafer kazandıran Kuran ve Sünnetten onları ayırmak istediler. Fakat baktılar ki Kuran’dan soğutamıyorlar, bu defa onları hadislerden yani sünnetten soğutmaya başladılar. Sünneti inkar etme sebeplerini şöyle sayabiliriz; dinin ikinci delili olan sünnet etrafında şüphe ve fitne çıkarıp hadis ilminin güvenilir olmadığı izlenimini veren batılı müsteşriklerin kirli kaynaklarıyla beslenme, şeri öcülerde aklı naklin önüne geçirme, Kuran’da her şeyin açıklandığı bu yüzden hadislere gerek kalmadığı safsatası, Kuran’ı Allah tarafından korunduğu halde sünnetin korunmadığı, sünnete hüküm koyma yetkisinin verilmesinin Allah’a şirk koşmakla eş olduğunu söyleme, hadislerin söylendiği çağın şartlarını dikkate alırsak bizi bağlamayacağı vb..  gibi birçok boş- malayani, kuşku ve tereddütleri içeren bu sebepleri ortaya koymanın ne akli ne de mantiki bir izahı vardır.  


Sünneti reddedenleri de mutezili-akılcı, reformist-tarihselci ve modernist-mealci olarak üçe ayırabiliriz, Mutezili akıcılar şefaati, kabir azabını, mucizeyi inkar ederler, nedense tevatür derecesinde hadis olmasına rağmen isyancı akıllarının ardından giderler, aklı nakle tercih ederler.  Mutezili akıma mensup olanlar Nüzul-ü İsa, Deccal,  Mirac mucizesiyle ilgili hadisleri ahad olmayıp mütevatir hadis oldukları halde kabul etmezler, Ahmet Emin,  Mahmut Ebu Reyye ve Reşit Rıza Kütüb-i Sitte’yi bile eleştirmişlerdir, hatta Buhari ve Müslim’de mevzu hadislerin olduğunu iddia etmişledir. Reformist - tarihselci akıma mensup olanlar çağın şartlarına göre islamı yorumlarlar, meselası çok eşlilik, hırsızın elinin kesilmesi, kısas ve zina cezası olan recmin o zamanki şartlarda arap toplumuna uygulandığını bugünkü modern medeni topluma uygulanamayacağını o yüzden geçerliliğinin kalmadığını savunurlar. Modernist–mealci akıma mensup olanlar da kendilerince hem dini kolaylaştırma hem de şartlara uyma bakımından meallere göre fetva çıkarırlar, hadisleri hiçbir zaman dikkate almazlar; mesela kadının hayızlı haldeyken bile oruç tutup namaz kılabileceğini, kadınlarla tokalaşmanıın caiz olduğunu, namazda fatihanın türkçe okunabileceğini, erkeğin altın takabileceğini, Cuma namazının kadınlara da farz olduğunu savunurlar.


Tarihselci-mutezili-modernist diyebileceğimiz Hayri Kırbaşoğlu İslamiyat dergisinde İslama Yamanan Sanal Şiddet isimli makalesinde recm ve mürtede verilen cezayı mütevatir hadis olmasına rağmen reddederek laik ve medeni topluma uygulanamayacağını söyler. 


Modernist-mutezili-mealci diyebileceğimiz Yaşar Nuri Öztürk de Kuran Müslümanlığı kitabında bazı ayetleri delil göstererek Hz. İsa’nın öldüğünü tekrar gelmeyeceğini iddia eder. Halbuki Hz. İsa’nın kıyamete yakın yeryüzüne ineceğini ifade eden nice sahih hadisin olup tevatür derecesine çıktığı bilinmektedir. 25 Sahabe 30’dan fazla Tabiin onlardan fazla da Etbauttabiin bu konuyu rivayette bulunmuşlardır. Bu hadisler Kütüb-i Sitte’de geçtiği gibi Tayalisi, İshak b. Rahaveyh, Ahmed b. Hanbel, Osman b. Ebi Şeybe, Ebu Yala, Bezzar ve Deylemi gibi müsnedlerde de geçer. Ayrıca Zuhruf suresi 57-61 ve Nisa suresi 157-159 ayetleri de buna delildir. 


Mutezili-modernist-reformist diyebileceğimiz İbrahim sarmış Hz. Muhammed’i Doğru Anlamak adlı kitabında, Buhari ve başkalarının Hz. Peygamberin kabirde azap çekenlerin seslerini duyduğunu belirten rivayetleri de hem Kuran’ın ifadesine hem de bu sosyal tabiat yasalarına aykırıdır der. Ancak Hz. Peygamber’in (a.s) hadislerinde alem-i berzahta ölülerin dirilerin sesini işittiği gibi Hz. (a.s) de ölülerin Allah’ın izniyle çektikleri azabı işitebilir ve insanları korkutmak için bu azabı aktarabilir (Bakınız: Müslim, el-Cenne ve sıfatu naîmihâ: 70; Buhârî, Cenâiz: 67; Ebû Dâvud, Sünne: 27; Müslim, el-Cenne ve Sıfatü Naîmihâ: 76, 77, 78; Buhârî, Megâzî: 8; Nesâî, Cenâiz: 117; Ahmed b. Hanbel, I, 26, 27) 


Mutezili-reformist-mealci diyebileceğimiz Mustafa İslamoğlu iman bilinci kitabını 17. sayfasında Allah’a, Ahiret gününe, Meleklere, Kitaplara, Peygamberlere inanmak. Bu beş madde bir fazlasıyla Cibril hadisi diye meşhur olan hadiste de yer alır. Sonra ilmihallere imanın şartı olarak geçen tartışmalı fazlalık kadere iman maddesidir der. Kamer/49, Tevbe/51, Saffat/96, Ahzap/38, Yasin/12, Tekvir/29, Zümer/62, Mümin/62, Yunus/100 ayetleri kaderin var olduğuna delildirler. Hadislerde de şöyle geçer: Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular: “Kul, hayrıyla, şerriyle kadere inanmadıkça, kendine (hayır ve şerden) isabet edecek şeyi atlatamayacağını, (hayır ve şerden) kaçacak olan şeyi de yakalayamayacağını bilmedikçe iman etmiş olmaz.” (Tirmizi, Kader 10, 2145) 


Hz. Peygamber aleyhisselam kaderi inkar edenlere ümmetimin mecusileri diyor, kaderiyye mezhebindendir onlar.


Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

“Her ümmetin mecusileri vardır. Bu ümmetin mecusileri “kader yoktur!” diyenlerdir. Bunlardan kim ölürse cenazelerinde hazır bulunmayın. Onlardan kim hastalanırsa ona ziyarette bulunmayın. Onlar Deccal bölüğüdür. Onları Deccal’e ilhak etmek Allah üzerine bir haktır.” Ebu Davud, Sünnet 17, (4692).


Sözlerime son verirken önemli bir noktaya temas etmek istiyorum. Zarurat-ı diniyyeden olan hususları inkâr edenler tekfir edilmekle birlikte bid’at ehli kabul edilirler. Mütevatir dercesine ulaşmış olmasına rağmen zaruret-i diniyyeden sayılmayan ve üzerinde kesin icma olmayan deccalın ortaya çıkışı, Hz. İsa’nın yeryüzüne inişi, ve kabir azabı gibi meseleleri inkar edenler doğru yoldan sapmış ve bidatçi olmuş olur, böyleleri küfre girmemiş olsa da fasık hükmündedirler. 


Fahru’l-İslâm İmam Pezdevî, mütevâtir hadis olarak tesbit edilen bir haberi inkâr edenin ve bu habere muhalif hareket eden kimsenin küfre düşeceğini ifade eder. [Abdü’l-Aziz el-Buharî, Keşfu’l-Esrar, c. 2, s. 671] Yine el-Kâsımî, mütevâtir haberler ile amel etmenin zorunlu olduğunu çünkü bu haberlerin ilm-i zarurî ifade ettiğini belirtir. [M. Cemaleddin el-Kâsimî, Kavâidü’t-Tahdis min Fünuni Mustalahi’l-Hadis, s. 151; İbn Hacer, Şerhu’n-Nuhbe, s. 42.]


Âliyyü’l-Kârî bu konuyla ilgili olarak şöyle söylemektedir: Kadı Adûdiddîn Mevakıf’ta diyor ki: “Yaratıcı, kâdir ve âlim olan Allah’ı inkâr etmenin, yahut O’na ortak koşmanın, yahut Peygamber’i inkâr etmenin, Allah tarafından geldiği kesinlikle bilinen, yahut haramları helal itikat etmenin dışındaki herhangi bir husustan dolayı ehl-i kıble olanlardan biri tekfir edilmez. İstisna edilen hususlardan başka birşeyi söyleyen kimse kâfir olmaz, fakat bid’at ehli olur.” (Fıkh-ı Ekber Şerhi, çev. Hüseyin S. Erdoğan, s. 431.)


İbn-i Abidin buknouda:  “Bizim kıblemize dönenlerden hiçbiri şüphe ile kurulan bid’atten dolayı tekfir edilemez. Ama zarurat-I dîniyye hususundamuhâlefet edenin küfrüne hilâf yoktur”  (İbn-i Abidin-A.g.e C: 2, Sh: 409-410) demektedir.


Ancak ehl-i kıble olan bidatçiler ileri giderek sahih hadisleri kabul etmez, sünnetin otoritesini tanımaz ve sünnetle amel etmeyi kabul etmezse, ümmetin icmasıyla sünneti inkar etmekle dinden çıkıp kafir olmuş olur.


Bununla ilgili olarak İmam Suyutî; “Hadis otoriteleri tarafından sıhhatin şartı olarak kabul edilen kriterlere sahip olan bir hadisi inkâr eden kimse kâfir olup Yahudî, Hıristiyan ve diğer kâfir kafilelerle birlikte haş rolur” şeklinde fetva vermiştir(bk. Suyutî, Miftahu’l-Cenne  fi’l-ihticaci bi’s-Sünne, s.14). demiştir.


Yine  İbnu’l-Vezîr de şunları söylemiştir: “Hz. Peygamberin hadisi (sözü) olduğunu bildiği halde onu inkâr eden kimse kâfir olur” (bk. el-Avasım ve’l-kavasım, 2/274).


Fetava’l-lecneti’d-daime adlı fetva kitabında şu görüşlere yer verilmiştir: “Sünnetle amel etmeyi inkar eden kimse kâfir olur. Çünkü, sünneti yalanlamak, hem Allah’ı, hem resulünü, hem de ümmetin icmaını tekzip manasına gelir” (bk. Lecne, el-Mecmuatu’s-sanî, 3/194).


Ve âhıru da’vânâ eni’l-hamdü lillâhi rabbi’l-âlemin / Dâvâmızın sonu âlemlerin Rabbı Allah’a hamdetmektir.