İlahiyat Fakültelerinde Din Alimi Yerine Din Tenkitçisi Yetişiyor

e-Posta Yazdır PDF

Türkiye’de ilahiyat fakültelerinin eğitimi hep tartışılagelmiştir. Nitekim son zamanlarda burada yetişenler toplumdaki dini duyguları güçlendirmeleri gerekirken, birde bakarsınız ki, kendileri lakayt davranıp umursamaz bir tavır içinde halkın dini hissiyatıyla oynayıp küçüğünden büyüğüne toplumda her kesimi yakinen ilgilendiren temel inanç esaslarını yok sayarcasına zihinlerde şüphe ve ortalığı bulandırma gayreti içindeler. Aslında tam da bu noktada Ali Fuat Başgil’in konuya neşter vurduğu Ankara İlahiyat için söylediği, “Buradan din alimi değil, din münekkidi (tenkitçisi) yetişir” sözü ne kadar da manidardır. Muhteva ve metod açısından da yetişen eleman açısından da Osmanlı medreselerinin asla yerine tutamayacağı günümüz ilahiyat fakülteleri eski alimlerini eleştiri yağmuruna tutup itham edici ve gayri ilmi bir üslup takınarak sözüm ona ilahiyatçı geçinen zevatla doludur. Mesela ilk akla gelen isimleri Hayri Kırbaşoğlu, Yaşar Nuri Öztürk, Mustafa İslamoğlu, İhsan Eliaçık, Bayraktar Bayraklı, Abdulaziz Bayındır, Süleyman Ateş, Mustafa Öztürk vb olarak sayabiliriz. Tabii ki hemen belirtelim içlerinde çok kaliteli selefi salihin yolundan giden münevver ilahiyatçılarımız da mevcut. Bunlara da örnek olarak Ebubekir Sifil, İhsan Şenocak, Mustafa Ağırman, Orhan Çeker, Nureddin Yıldız, Raşit Küçük, Yaşar Kandemir, İsmail Lütfi Çakan, vb isimleri verebiliriz. 


Selefi Salihin’in yolundan gitmek demek Kuran ve Sünneti, sahabe, tabiun ve tebeuttabiunun anladığı şekilde anlayıp yaşamaktır, yani Ehl-i Sünnet vel-Cemaat üzere olmak demektir. Hiç şüphesiz ki, bu yolun dışında kendilerine başka yol edinen kişi yada topluluklar bidat üzeredirler. Geçmişte olduğu gibi şimdide bidatçilerin fikirlerini şeri delillerle çürütmek alimlerimize düşüyor. Delillerle çürütmeden kasdımız kitap ve sünnet, sahabe, tabiun ve tebeuttabiun sözlerinden ortaya konan delillerle, meselenin hakikatını açıklığa kavuşturmaktır. Yakın tarihimizde Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Cehennem azabının kâfir ve müşrikler için ebedi değil geçici olduğunu savunan “Rahmet-i İlâhiyye Burhanları” adlı eserinde, âhirette daimi azabın İlâhî rahmete uygun olmayacağını ve İlâhî rahmetin herkesi kapsadığını söyleyen Kazanlı Musa Carullah Bigiyef’e, reddiye olarak Yeni İslam Müctehidlerinin Kıymet-i İlmiyesi adlı eserini yazarak cehennemin ebedi ve sonsuz olduğunu kitap, sünnet ve icmayla tafsilatlı bir şekilde açıklamıştır. Yine aynı şekilde Allame Muhammed Zahid el - Kevseri de Nazra Âbira isimli eseriyle, Mısırlı Mahmut Şeltut’un nüzul-u İsa’yı inkar eden fetvası ile beş makalesine reddiye vermiştir. Kevserî, nüzul-u İsa(as) ile ilgili Kuran’dan ayetleri delil getirip hadislerin manevi mütevatir olduğunu ve icmanın ise kati olduğunu bildirerek Ehl-i Sünnetin bu konudaki görüşünü ikna edici bir üslupla ortaya koymuştur.


Günümüz Türkiyesi’ndeyse reddiye olarak yazılmış elbette birçok kitap mevcuttur; mesela Mustafa İslamoğlu’nun Hayat Kitabı Kuran Gerekçeli Meal-Tefsiri’ adlı eserine reddiye olarak Mehmet Emin Akın’ın yazmış olduğu Tevil’in Tahrife Dönüşmesi Muhammed Esed ve Mustafa İslamoğlu Örneği adlı kitabını, Prof. Dr. İbrahim Canan’ın Fethullah Gülen’in Sünnet Anlayışı’ adlı eserine reddiye olarak Ebu Muaz Seyfullah Erdoğmuş’un yazmış olduğu “Sünnet Anlayışı mı, Sünnet’e Yabancılık mı?” adlı kitabını, Yaşar Nuri Öztürk’ün Kuran’daki İslam adlı eserine reddiye olarak Mustafa Varlı’nın kaleme almış olduğu Hangi İslam adlı kitabını, Mustafa Öztürk’ün Kuran’ın Tarihsel Bir Hitap Oluş Keyfiyeti adlı makalesine reddiye olarak Salim Öğüt’ün kaleme almış olduğu Modern Düşüncenin Kuran Anlayışı Bir Zihniyet Eleştirisi adlı kitabını ve son olarak Alaaddin Palevi’nin günümüzün sünnet inkarcıları, mealci, tarihselci, modernist, akılcı ilahiyatçı ve yazarların düşüncelerine reddiye olarak kaleme almış olduğu Peygambersiz Bir Din Akılcılık Akımlarına Reddiye adlı kitabını örnek verebiliriz. 


Ben saydığım bu kitapların son ikisinden kısaca bahsetmek istiyorum. Her bir kitabın bana ilginç gelen taraflarını sizinle paylaşmak istiyorum. Öncelikle dilerseniz Mustafa Varlı’nın yazmış olduğu Hangi İslam adlı kitabından bahsetmek istiyorum. Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı olan Mustafa Varlı Hoca, dini aklına ve şartlara göre yorumlayan Yaşar Nuri Öztürk’ün ‘Allah elçisinin 23 yıllık peygamberlik dönemi boyunca okuma yazma öğrenememiş veya öğrenmemiş olduğunu iddia etmek hem yanlıştır hem de ayıptır’(Kuran’daki İslam; syf,110) ifadelerine cevaben Hangi İslam adlı kitabının 114. sayfasında şunları söyler: Bu ifadelerle(Yaşar Nuri Öztürk’ün açıklamasını kastediyor) Hz. Peygamber’e, O’nun tebliğ ettiği Kuran’a ve O’nu gönderen Allah’a karşı ayıp ve yanlış yapılmıştır. Zira Kuran-ı Kerim de de Hz. Peygamberin ümmi olduğu belirtilmiştir. Ümmi ise okuma yazma bilmeyen öğrenim görmemiş anlamına gelir. (Mü’cemül-Vasit c.1,s.27 vs.) Hangi İslam adlı kitabının 167-168. sayfalarında Varlı hoca meallere yanlış anlam veren sayın Öztürk hakkında şu ifadeleri kullanır: Yazar (Yaşar Nuri Öztürk) sayfa 214’te Yusuf Suresinin 111.ayetinin (12/111)  mealini verirken söz anlamına gelen hadis kelimesini Türkçe anlatımı yokmuş gibi onu tercüme etmeden ‘Kuran, uydurulmuş bir hadis değildir’ şeklinde ayeti tercüme etmiş ve sanki hadislerin uydurma olduğunu (diğer konularda oluğu gibi) bir daha vurgulamak istemiştir. Oysa bu ayette hadis kelimesi herhangi bir söz, bir haber anlamındadır. Hz. Peygamberin sözü (hadisi) anlamında değildir. Buna göre sözkonusu ayetin meali ‘Bu Kuran uydurulmuş bir hadis değildir’ yerine Bu Kuran uydurulmuş bir söz değildir’ şeklinde olmalıdır. Sayfa 367 de inanç temellerini kendine göre ayetten yorumlayıp kurtuluş reçetesi çıkaran Öztürk Bakara Suresi 62. ayeti göstererek ‘…bu üç şartı taşıyanlar (Allah’a iman, ahirete iman ve barışa yönelik hizmetler sergilemek)  ister Müslüman, ister Yahudi, ister Hristiyan, ister Sabii olsun ölüm sonrası kurtuluş elde ederler’ ifadesini kullanmış, buna karşılık Mustafa Varlı Hoca, Hangi İslam adlı kitabının 178. sayfasında şu ifadeleri kullanmış: Bu görüş bizzat Kuran ayetlerine terstir. Zira sadece bu üç madde kurtuluşun reçetesi olamaz. Allah’a ve ahirete inanıp diğer inanç temellerini inkâr etmek insanı asla kurtuluşa götürmez. Bu konuda Kuran’ın pek çok ayetinden sadece bir tanesini bile bilmek yeterlidir. Yüce Allah Nisa Suresi ayet 136 da şöyle buyurmaktadır: …Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve kıyamet gününü inkar ederse tamamıyla sapıtmıştır. (Nisa;4/136 )Hal böyle iken Hz. Muhammed’in peygamberliğini ve O’na indirilen Kuranı inkâr eden Yahudi, Hristiyan veya Sabii nasıl kurtuluşta kabul edilebilir? 


Muhalefet meşhur olursun sözü herhalde medyatik ve sosyete hocası olan Yaşar Nuri Öztürk için olsa gerek çünkü Kuran’daki İslam kitabında; Kuran-ı Kerim’in hayızlı haldeyken bile abdestsiz tutulabileceği, namazın üç vakit olduğu, oruç kefareti diye birşeyin olmadığı, riba ile faizin aynı şey olmadığı, iki kadının şahitliğinin bir erkeğinkine denk olmadığı, müslüman kadınların da ehl-i kitap erkeklerle evlenebileceği vb. tutarsız ve cahilce açıklamalar yapmış.


Şimdi de Salim Öğüt’ün yazmış olduğu Modern Düşüncenin Kur’an Anlayışı Bir Zihniyet Eleştirisi adlı kitabından biraz bahsedelim. Sıradışı bir ilahiyatçı aynı zamanda Ehl-i Sünnet’in gür sesi olan rahmetli Salim Öğüt Hoca Modern Düşüncenin Kuran Anlayışı Bir Zihniyet Eleştirisi adlı kitabının 31-32.sayfalarında ‘Kuran’ın Hz. Peygamber’e genelde Arap toplumunu özelde de Kureyş kabilesini diğer bir deyişle Mekke ve çevresinde yaşayan müşrik arapları uyarması için gönderildiği belirtilmektedir’ ifadesini kullanmasına karşılık cevaben: Müellifin (Mustafa Öztürk) iddiasını dayandırdığı kaynak Enam Suresinin 92. ayetidir. “Bu Kitap (Kur’ân), kendinden önceki kitapları tasdik eden, şehirler anası (Mekke) halkını ve çevresindeki bütün insanlığı uyarman için indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.” Hemen belirtelim ki bu ayette müellifin tasrih ettiği gini Mekke adı geçmemekte onu yerine Ümmü’l - Qura denilmektedir. Bu kullanımın önemi büyüktür. Çünkü Ümmü’l – Qura ‘şehirlerin anası’ veya ‘bütün kentlerin atası’ anlamına gelmektedir. Bu duruma göre ayeti kerimede geçen Onun çevresi tabii olarak bütün bir dünya dolayısıyla bütün bir insanlık olmaktadır. Nitekim Taberi Onun çevresini yorumlarken, doğudan batıya kadar ifadesini kullanmaktadır. Ayrıca İbn-i Abbas’ın da sözkonusu çevreyi bütün bir yeryüzü olarak tefsir ettiğini nakletmektedir. (Taberi, VII, 271) Evet açıkça görülmektedir ki, müellifin kendi zannını ayete söyletme gayreti içinde açıkça iki önemli tahrife yönelmiştir. Birincisi, Ümmü’l – Qura kelimesini gizlemek suretiyle onun zımnında mündemiç olan anlamı örtmeye çalışmasıdır. İkincisi, işine geldiği yerlerde Taberi ve Kurtubi’nin yorumlarına cömertçe başvururken, bu konuda her nedense o kaynaklarda geçen yorumları gözardı etmiş olmasıdır. Bu tutum ve davranış ilmi emanete riayet prensibiyle kabil-i telif değildir.


Kuran ya tüm beşeri durumları göz önünde bulunduran tarih üştü bir kitaptır veya tarih-üstü mesajları belli bir tarihte belli bir kitleye onların anlayacağı bir dil dizgesi içinde yine onların tecrübe dünyasına ait örneklerle aktaran tarihsel bir hitaptır ifadesiyle tarih-üstü mesaj ve tarihsel hitap ayrımına giden müellife Salim Öğüt Hoca şunları söyler: Kuran-ı Kerim’in hitabını tarih-dışı saydıktan sonra mesaj diye birşey icat edip onu tarih - üstü saymak, bizim açımızdan anlaşılabilir bir açıklama değildir. Çünkü kanaatimze göre bu yaklaşım bizi hitabın kendisi olan Allah’ın kelamını tarih - dışılıkla nitelemeye bizim değerlendirmelerimizden başka birşey olmayan mesajı tarih - üstü saymaya götürür ki, bunun makul ve mantıklı görülmesi mümkün değildir.  


Tarihselci argümanlarla Kuran-ı Kerim’in hitap ve mesajı üzerinde tebdil ve tağyir etmeye kalkışarak ilahi hükümleri modern şartlara uydurmaya çalışma işi, boş ve batıl gayretlerden başka bir şey değildir. Böyle oryantalist söylem içeren tarihselci-akılcı yaklaşım ihdas edilerek ilahi kelamın tahlili yapılamaz, ancak Selefi Salihin’in yolundan giderek ilahi kelamın hitap ve mesajının yanısıra ayırt etmeksizin hükümlerinin de evrenselliği kabul edilerek sahih bir okuma ve anlama yapılabilir. Aksi takdirde böyle yapmakla bu düşünceyi savunanların modern din tasavvuru inşa etmeye yönelik niyetleri ortaya çıkmaktadır. Kendisini ilahi hitabın değil, ilahi mesajın muhatabı olarak gören kuran tarihselciliğinin savunucularından Mustafa Öztürk makalesinde ahkam ayetlerinin doğrudan o günün Arap toplumuna indiğinden dolayı doğal olarak onların örfü, kültürü ve sosyal şartlarını içinde barındırdığını, bu yüzden de onların ihtiyaçlarına cevap veren o günkü hükümlerin bugünün modern toplumuna uygulamanın yersiz olduğunu savunuyor. Ayrıca makalede bugünkü topluma uyarlanamayacağı savunulan tarihsel olduğu iddia edilen söz konusu muamelat hükümleri arasında çok eşlilik, hırsızlık, zina, süt emzirme, zıhar, mehir, haram aylar meselesi vb. gibi hükümler yer almaktadır. Hakikaten cüretkar davranarak Kuran’daki bazı hükümlerin tarihsel olduğu tezini savunarak o hükümlerin günümüzdeki geçerliliğini yitirdiğini söylemekle, O’nun çöl kanunu olduğunu söylemek arasında üslup açısından fark olsa da mahiyet açısından fark olmadığı kanısındayım.