Seyda Molla Bahri

e-Posta Yazdır PDF

Medrese Eğitimiyle Tasavvufi Disiplini Bir Arada Kendinde Toplayan Bir Alim: Seyda Molla Bahri

Sözler başlamadan evvel bizleri eşrefi mahlukat olarak yaratan bize her türlü rızık veren yine bizlere hidayet kaynağı olarak kitabı Kuran-ı Kerim’i bahşeden ve bizleri Hatemu’l-Enbiya Hz. Muhammed Mustafa’ya (S.A.V) ümmet yapan Allah’a hamd eder, O’nun Kutlu Nebisi ve Ashabına salat ve selam ederim. 

İslamın ilme öğrenmeye ve alime verdiği önem malum. Cenabı Mevla bir ayeti kerimede “Kulları içinde Allah’dan ancak âlimler (gerektiği gibi) korkarlar” (Fâtır/28) Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V) ilim öğrenme hususunda “İlim öğrenmek, erkek ve kadın her müslümanın üzerine farzdır.” (İbn-i Abdulberr, Muhtar)buyurmaktadır.  Alimler, peygamberlerin varisleridir (Ebû Davud, Tirmizî). Aynı zamanda alimler toplumun önderleri, hakkın hak bilip ona ittiba eden batılı batıl bilip ondan kaçınan, insanları hayra teşvik edip şerden men eden, bir kandil gibi onları aydınlatan, onlara ilim ve hikmet pınarlarından içiren, nasihatleriyle insanların kalplerini yumuşatıp istikamete sevkeden, isyanda ve günahkar kullara tevbeyi hatırlatan, insanlar arasında Allah’tan en çok korkan, toplum içinde varlıkları ganimet, ölümleri musibet,  ihlas ve takvalarından dolayı ilahi yardıma mazhar olan Allah’ın kendilerini güzel bir ahlak ve ilimle şereflendirdiği veli kullardır. İşte Molla Bahri de Allah’ın bu veli kullarından biriydi. Yakın zamanda vefatı başta Elazığ ili olmak üzere Türkiye’nin doğusundan batısına birçok eş dost ve sevenini üzmüştür. Kolay değil böyle bir uluçınarın yetişmesi, o ilim, cihad, takva eriydi; konuşması zikir, susması tefekkürdü, bakışlarında ibret vardı, gerektiğinde kal ehli gerektiğinde hal ehli olurdu; yanına gelenlere öğüt ve nasihat eder, Allah’ın Kelamı ve Kainatın Efendisi’nin sünnetini anlatırdı.

Seyda molla bahrinin kısaca hayatını aktarmak istiyorum. 1921 yılında (Hicri1339, Rumi1337) Palu’ya bağlı yeni adıyla Gemtepe (Ğeydmem) köyünde doğdu. Babası köyün önde gelen simalarından İsmail Efendi’dir. Ona adını babasının dostu, Şeyh Said hadisesinde çokça adı geçen, sonunda da idam edilen Şeyh Şerif koydu. Adı Bahri’dir deyince Bingöllü Hacı Süleyman Efendi (Şeyhin müridi) “Efendi biz buralarda Bahri adını hiç duymadık. Buralarda Bahri adı yok. Neden Bahri adını koyuyorsunuz.” deyince, Şeyh “O ilim deryası olacak. Bunu göreceksiniz. Onun için adını Bahri koydum” diye cevap verir. Daha küçük yaştayken babasından Kur’an dersi almaya başladı. Daha sonra köylerine imam olarak gelen Bingöl’e bağlı Çan köyünden Molla Hasan Efendi’den Kur’an derslerini almaya devam etti. Bir yıl sonra Molla Hasan Gökdere’ye bağlı Züver köyüne gitti. Oda dayılarının köyü olan Züver’e giderek Ondan Kur’an dersi almaya devam etti.  Kur’an-ı hatmettikten sonra büyük Ğeylan köyüne gitti. Burada da Molla Mustafa Efendi’den yedi yıl fıkıh derslerini okudu.

 Molla Mustafa’nın vefatından sonra Karakoçan’a bağlı yığ (yeni adıyla Bulgurcuk) köyüne gitti. Sarıcan’lı Seyda Molla Muhammed burada imamlık yapıyor ve dersler veriyordu. İki yıl Bulgurcuk’ta Seyda Molla Muhammed’den okumaya devam etti. 

1954 yılında Seyda Molla Muhammed vefat etti. Tahsilini henüz tamamlayamamıştı. Bunun için Diyarbakır’a gitti. Bir yıl Diyarbakır’da aslen Siirt’li olan Molla Said Cimzırk’ın derslerine devam etti. 1955 yılında burada tahsilini tamamlayarak hocası Molla Said’den icazet aldı. 1955–1960 yılları arasında Ğeydmem köyünde dersler vermeye başladı. Her yıl 50 - 60 civarında talebesi olurdu.  1960–1986 yılları arasında da Karakoçan’a bağlı Bulgurcuk köyünde tedrise aralıksız devam etti. Her gün sabah evden çıkar gece yarılarına kadar medresede dersler vermeye devam ederdi. 1960–1986 yılları arasında da Karakoçan’a bağlı Bulgurcuk köyünde tedrise aralıksız devam etti. Her gün sabah evden çıkar gece yarılarına kadar medresede dersler vermeye devam ederdi. 1986 yılında Elazığ’a yerleşti. Son yıllara kadar burada da dersler vermeye devam etti. Takvimler 6 Nisan 2014 ü gösterdiğinde dar-ı bekaya göç edip hayatı boyunca Rızay-ı Bariyi kazanmak için çabaladığı en sevgili dostuna kavuştu. İnsanların dünya debdebesi ve hırsından göz açamadığı vakit O dünya malının ve süsünün geçici hevesinden vazgeçip nefsiyle cihadı ekber edip kalbini zikirle cilalamanın, din-i Mübin-i islamın sancaktarlığını yapmanın ilmiyle amel dedip onun zekatını öğrenci yetiştirerek vermenin sürurunu tadıyordu.

    Hiç şüphesiz o yaşadığı çevrede aşiret kavgaları, köy kavgaları, arazi ve sınır ihtilafları, ölüm ve yaralamalar gibi çokça olaylarda aracı olur. Saygın kişiliği ile tarafları bir şekilde uzlaştırıp barıştırır. 93 yaşında olan Seyda’nın beşi kız üçü erkek sekiz çocuğu vardır. Devlet Eski Bakanlarından Ahmet Cemil Tunç’un babası ve Elazığ Belediye Başkanı Mücahit Yanılmaz’ın kayınpederi olan Molla Bahri’nin en önemli özelliği ise, emsali şeyh ve alimlere karşın, kendi şeyhi Haydar Baba gibi Milli Görüş Hareketine ve Erbakan Hoca’ya olan ilgi, alaka ve bağlılığıdır. 

Sohbetlerinde cihad ibadeti ayrı bir yer tutardı. Talebelerine, “Gücüm olsa da kapı kapı gezip hakkı tebliğ etsem” diyerek öğrencilerini bu yolda mücadele etmeye teşvik ederdi. Cömerttir. Denilebilir ki; şöhretinin bir kısmını ilim ve irfanından dolayı kazandıysa, bir kısmını da cömertlikten ve misafirperverlikten kazanmıştır. Evinden misafir eksik olmaz. Misafire ikram etmekten büyük bir haz alır. Hiçbir zaman dünyalıkta gözü olmadı. Zaten dünyalık olarak oturduğu evin dışında hiçbir şeyi de yoktur. 

Dostlarına ve arkadaşlarına karşı çok vefalıdır. Dost, akraba ve hasta ziyaretlerini imkânı ölçüsünde ihmal etmez. Hayırseverdir. Akraba ve yoksullara karşı çok merhametlidir. Sahip olduğu imkânları hiç kimseden esirgemez. Herkesin derdiyle dertlenmek gibi bir yaradılışa sahiptir.

Seyda tarikat ehliydi, disiplinli bir tasavvufi yaşantısı vardı, Elazığ’ın Kırklar mahallesinde kendi adıyla bilinen Molla bahri camiisinde gençlere ilmi sohbet eder ve onlarla birlikte zikir meclisi kurardı. Bir kadiri tarikatına mensup olup bu silsileyi sürdüren seyda Molla Bahrinin haftanın belirli günlerinde sesli zikir halkaları yapıp zikir meclisini aşk ve vecde getirdiğini bizzat bu halkaya katılıp zikir yaptığım için biliyorum. Paslı ve hastalıklı kalpler ancak zikirle yumuşayıp tevbe-i nasuhla istikamet bulur,  kalplerdeki kin hased, dünya hırsı, kıskançlık, gıybet, riya gibi hastalıklar ancak zikir cilası ve istiğfar etmekle azalır. Yine Seydanın bizzat kendi düzenlediği ilim irfan sohbetlerinde bulunmuşluğum vardır, o yumuşak ses tonu ve mütebessim yüzüyle dinleyenleri mest edercesine Kuran ve Sünnetten deliller getirip ilmi bir uslupla akıllardaki şüpheleri izale ederdi. Seyda’nın tefsir, hadis, fıkıh, kelam, akaid, ve tasavvuf gibi müstakil islami ilimlerde derinleştiğini biliyoruz, kalplere şifa olan, ruhları tezkiye eden bu ilimleri Kuran ve Sünnet menbaından geçirerek  etrafına öğretiyordu, Molla Bahrinin ilim öğretmede eski alimlerin usul ve metodunu mu kullanıyordu. 

Seyda’nın günlük yaptığı zikir ve virdler, ihtimam gösterdiği sünnetler ve nafile ibadetler vardır.  Âişe (r.anhâ)’dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:  “Kendinizi güç yetirebileceğiniz amellere veriniz. Çünkü siz usanmadıkça Allah usanmaz. Allah katında amellerin en sevimlisi, az bile olsa, devamlı olanıdır.”  Nitekim Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir amel işledi mi ona devam ederdi.(Müslim, musâfirîn, 215, 218, 221; sıyâm 177; Nesaî, kıble 13, kıymu’1-leyl 17; iman 29, Ibn Mâce, zuhd 28; Muvatta, salatu’1-leyl 4; Ahmed b. Hanbel, VI, 40-51, 61, 84, 122, 168, 199, 212. 231, 233, 241, 244, 250.,Sünen-i Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 5/216) Bu hadis her müslümanın günlük amelleri gücü ve kapasitesi nisbetinde devam etmesi gerektiğine işaret eder. Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur “Gerçek şu ki, bazen kalbime bulanıklık çöküyor. Ve şüphesiz ki ben, Allah’a günde yüz defa istiğfar ederim.”( Müslim, Zikir: 41; Ebû Davud, Vitr: 26) başka bir hadislerinde : “Bir kimse günde yüz defa sübhânallâhi ve bi-hamdihî derse, onun günahları deniz köpüğü kadar bile olsa hepsi bağışlanır.” (Buhârî, Bed’ü’l–halk 11; Daavât 64, 65; Müslim, Zikir 28. Ayrıca bk. Tirmizî, Daavât 59, 62; İbni Mâce, Duâ 14.Riyazü’s Salihin - İmam Nevevi Tercüme ve Şerh: Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Yrd. Doç. Dr. Raşit Küçük) buyurmuştur. Günlük istiğfar, resule salat getirme, günlük tehlil ve tesbihler, belirli ameller yapmamız teşvik edilen vakitler,  mesela Cuma gün ve gecesinde peygambere salat getirme, o günde Kehf Suresini okuma gibi ameller ve vakitler de günlük virdlere girer. Vird ve zikirle, bağımlı olan ameller oruçlu geçirmemiz mendup olan günler, halkın kendilerinden gafil olduğu kuşluk ve gece namazları da günlük virde dahil olan şeylerdir. 

Rahmetli seyda Molla bahrinin alim olmanın yanında fakih ve arifi billah (hak ehli), mutasavvıf yönü vardı, medrese ilmiyle tasavvufu (kadiri tarikatı silsilesini sürdürmesi) meczetmesi onun fakihlik ve mutasavvıflık vasıflarını birleştirdiğin gösterir. Yani şeriat ve tarikat Nitekim peygamberimiz (sav) “Bildiği ile amel edene Allah bilmediklerini öğretir” (Münavi, Feyzu’l-Kadir, 4:388; Gazali, El-Munkızu mine’d-Dalal, 60;) hadiste; “Onlara biz öğretiriz” (Tevbe/101). “Allah Âdem’e isimleri öğretti” (Bakara/31). “Allah hadiselerin te’vilini sana öğretti” (Yusuf/6). Yine bir âyet: “Onların bilmediği şey, size öğretildi” (En’am/91) ayetlerinde işaret edildiği üzere salih kul çalışarak elde edilen ilimde yani kesbi ilimde belli bir yol kateder, ihlaslı bir şeklide rızayı ilahiyi gözeterek ilmiyle amel ederse ona kesbi ilimden sonra vehbi ilim verilir, nitekim molla bahri kesbi ilim olarak Fıkh-ı zahir (fıkıh) ve vehbi ilim olarak fıkh-ı batını (tasavvuf) kendinde toplamıştır. 

Tasavvufun diğer islami ilimlerle münasebeti hakında selefi salihinin sözlerini aktaralım. İmam Malik (ra) “Kim ilim okur da tasavvuf ehli olmazsa fasık, kimi de tasavvuf ehli olupta ilim okumazsa zındık olur. Kim ikisinin arasında, yani alim hem de mutasavvıf olursa hakikat sahibi olur.” (Keşfu’l-Hafa; 1/341)  Haris el-Muhasibi’nin “Allah seni muhaddis mutasavvıf kılsın, mutasavvıf muhaddis kılmasın.” sözünün manasını Ebu Talib Mekkî (386/1005) şöyle izah ediyor: “Sen önce hadis ve eser öğrenir, sünnet ve fıkıh hakkında bilgi sahibi olur, sonra zühd ve ibadet yolunu tutarsan yükselir ve ârif bir sûfî olursun. Tersine önce ibadet, takva ve manevî hallerle meşgul olur, sonra ilim ve hadis öğrenmeye çalışırsan, hadisi ve dinin esaslarını bilmediğin için; ya galat, ya şatah veya şeriata muhalif söz söylersin. Onun için zâhirî ilimlere ve hadis yazma işine müracaat ederek halini düzelt. Çünkü esas olan budur.” ( İbn Haldun, Şifaü’s-Sail)

Molla bahrinin hayatı bir yönüyle Nakşi Şeyhi merhum Mehmet Zahid Kotku hazretlerine benzerken, bir yönüyle de Bediüzzaman’ınkine benzer.  Çünkü Seyda molla bahri bir taraftan halkla içiçe olduğu için kendisine gelen içtimai ve fıkhi sorulara cevap verirken, diğer taraftan siyasete bigane kalmaz, merhum Necmeddin Erbakan, merhum Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi, Turgut Özal, Korkut Özal, Cevat Ayhan, Prof. Dr. Cevat Akşit ve daha bir çok ismin hocası olarak saygıyla hatırlanan Mehmet zahid kotku hazretleri Türk siyasi hayatında Müslümanların ilk olarak temsil edildiği parti olması bakımından büyük önem taşıyan Erbakan ve arkadaşlarının kurdukları Milli Nizam ve ardından Milli Selamet Partisi’ne desteklerini esirgemeyen müslümanların oylarının boşa gitmesini istemez. Molla bahri de dergahında oturan bir mutasavvıf olmanın ötesinde Erbakanın yakın bir dostu olarak bizzat Müslümanların kendilerini temsil eden parti olan refah partisine fillen destek vermiştir. Molla bahrinin Bediüzzamana benzeyen tarafı medrese eğitimiyle tasavvuf disiplinin bir arada bulundurmasıdır. Nitekim Üstad Bediüzzaman Medresetüzzehra projesinin hayata geçirilmesiyle medrese ilimleri, pozitif bilim ve tasavvufun hepsinin birlikte öğretileceğini önemsiyordu. Hem mekteb, hem medrese, hem tekke.  Mekteb (Darulmuallimin)’deki “intizam ve tefeyyüz ondan buna (medreseye) geçsin ve fazilet ve diyanet, bundan (medrese) ona (mekteb) geçsin; tebeddül ile herbiri ötekine bir kanat verip zülcenaheyn olsun. (Nursi, B.S., Münazarat, İstanbul, Yeni Asya Neşriyat 1996a, 125-134) Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin tasavvufa ilgisi büyüktür, kadiri ve nakşi tarikatları ile çok münasebetleri olmuştur.  Kadiri üstadının, Nureddin (k.s.); Nakşi Üstadının Seyyid Nur Muhammed (k.s.) olduğunu kendisi ifade etmiştir. Burada Bediüzzaman’ın bir talebesinin sualine verdiği cevabı hatırlatmakta fayda var. Bir talebesi Üstad’a, “Üstadım, sen Geylani Hazretleri ve Rabbani Hazretleri için “Benim iki önemli üstadım” diyorsun. Fakat çoğu zaman, “Tek üstadının Kur’an olduğunu söylüyorsun” diye sorar. Verdiği cevapta bu çok ince noktayı şöyle açıklar: “Abdülkadir Geylani (k.s.) ve İmam Rabbani (k.s.) gibi zatlar, beni Birinci Said döneminden İkinci Said dönemine getiren zatlardır. Şu anda ise onlar durus-u Kur’an’iyede (Kur’an derslerinde) ders arkadaşlarımdırlar.” Bir yerde de Abdülkadir Geylani (k.s.) ile İmam Rabbani (k.s.) Hazretlerinden iki önemli üstadı olarak bahseder. Bu zatların irşadıyla büyük bir manevi değişim geçirmiştir. (Bediüzzaman ve Tasavvuf-Tarikat (Gülistan Dergisi) Said-i Nursi Hazretleri normalde on beş sene kadar süren klâsik medrese eğitimini üç ayda tamamladı. Bu olağanüstü gelişmeyi kavrayamayanlar tarafından düzenlenen münazaraları (ilmi tartışmalar) kazanarak kendini ispatladı. Bu yüzden “Molla Said”e, “zamanın emsalsizi, benzersizi” anlamında “Bediüzzaman” lâkabı verildi. Bediüzzamanın hayatı eski said ve yeni sadi diye ikiye ayrılır, eski said içtimai ve siyasi konularla içli dışlı, medrese ve pozitif bilimlerle uğraşırken, yeni siyasetten elin çekmiş, tasavvufla meşgul olmuş, fen ve felsefeyi terketmiş, iman hakikatlerine sarılmıştır. Bediüzzaman eski Said döneminde fen ilimlerinin (pozitif ilimleri), kelam ve felsefe ve mantık gibi medrese de yükselmişti, tabiatı darwinist evrimle açıklayan  ateist görüşü çürütmek amacıyla coğrafya, matematik, jeoloji fizik, kimya, astronomi ve özellikle felsefeyi öğrendi. Bu ilimleri öğrenerek din ile bilimin çatışmadığını islamın bilime bakışını ortaya koyuyordu, Yeni Said zamanın en mühim tehlikesinin fen ve felsefeden geldiğini söyleyerek buna karşı siyaset ile cevap verilmesinin hatalarına dikkati çekerken şöyle demektedir:

Bu zamanda ehl-i ıslâmın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelene bir dalaletle kalblerin bozulması ve imanın zedelenmesidir. Bunun çare-i yeganesi nurdur, nur göstermektir ki, kalbler ıslah olsun, imanlar kurtulsun. Eğer siyaset topuzuyla hareket edilse,, galebe çalınsa, o kafirler münafık derecesine iner. Münafık, kafirden daha fenadır.(Lemalar sh. 107). 

Eski said döneminin felsefe ve siyasetle yara aldığını marifetin olmadığını görerek bu dönemde kelami ve fenni ilimlerin aklı fazlasıyla meşgul ettiğini bildiği için yeni sadi döneminde irfan ve marifet boyutun olduğu münzevi bir şekilde kalbi yönelişi gerçekleştirdi. “Kırk elli sene evvel, Eski Said, ziyade ulumu-u akliye ve felsefiyede hareket ettiği için, hakikatül hakaike karşı ehli tarikat ve ehl-i hakikat gibi bir meslek aradı. Ekser ehl-i tarikat gibi yalnız kalben harekete kanaat edemedi. Çünkü, aklı, fikri hikmet-i felsefeyle bir derece yaralıydı, tedavi lazımdı.” (Mesnevi Nuriye sh. l277)

Zaman tarikat zamanı değil, imanı kurtarma zamanıdır diyen Bediüzzaman ise, bununla ilgil olarak Mektubatında şunları söyler: “Eğer şeyh Abdülkadir-i Geylânî, Şâh-ı Nakşibend ve İmam-ı Rabbânî gibi zatlar, bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini (gayretlerini), hakaik-ı imaniyenin (iman hakikatlerinin) ve Akâid-i İslâmiyenin (İslam’ın esaslarının) takviyesine (kuvvetlendirilmesine) sarf edeceklerdi.” (Mektubat / 5. Mektup / syf: 22 – 23)

 Başta Üçüncü Sırada Sarıklı Olan Amcam Palulu Molla Halıt

Sözlerime son verirken rahmetli amcam Palulu Molla Halıt’la, Seyda Molla Bahrinin dostluklarından bahsetmek yerinde olacak. Amcam merhum Molla Halıtın Seyda’nın muhibbi ve cemaatinin müdavimi olduğunu hatırlatmak istiyorum. Nitekim sıklıkla birbirleriyle görüşürlerdi, ilim meclislerinde bulunurlardı, Allah rızası için birbirlerini sever, ilim ve zikir üzere buluşurlar, Allah ve Resulüne muhabbetle vakit geçirir, içinde oturup sohbet ettikleri mekan marifet nuruyla dolardı. Şimdi o güzel insanlardan bize nasihatleri ve hatıraları kaldı, o güzel insanlar güzel atlara binip gittiler. Ne güzeldir böyle salih kulların sohbetinde bulunmak, şeytanın tuzaklarında kurtulup Rahman’ın veli kullarının dostluğun kazanmak. Sözlerimi Cahit Sıtkı Tarancı’nın bize rabıtayı mevti hatırlattığı dizelerle bitirmek istiyorum. 

 Neylersin ölüm herkesin başında. 

Uyudun uyanamadın olacak. 

Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında? 

Bir namazlık saltanatın olacak, 

Taht misali o musalla taşında.