Sadi Baba’nın Tasavvufi Mülahazaları

e-Posta Yazdır PDF

Hamd, bizleri eşref-i mahlukat olarak yaratan, yeryüzünün halifesi kılan,  bizleri envai çeşit nimetleriyle rızıklandıran, İslamla şereflendirip bizleri hidayete erdiren,  âlemlerin Rabbi olan Allaha’dır. Salat ve selam onun Kutlu Elçisi Hatem’ul-Enbiya, Server-i Asfiya, Resul-i Kibriya Hz. Muhammed Mustafa’ya (S.A.V), O’nun Aline, Ashabına ve kıyamete kadar O’na yoluna tabi olanların üzerine olsun.

Bu yazıda asıl adı sadi özen olan merhum Sadi Baba’nın tasavvufun özüne dair yazmış olduğu Ankalar ve Kargalar kitabı üzerine değerlendirmelerde bulunacağım. Sözü geçen bu kitabı referans alarak Sadi Baba’nın tasavvuf anlayışı oluşturulmaya çalışılarak kitaptaki samimi uslup ve yöntem üzerine de ayrıca değerlendirmelerde bulunacağım. Öncelikle kendisinin bir Kadiri tarikatı mensubu olduğu varsayılırsa yani tasavvufu yaşayan biri olarak yazdıklarının bir kat daha mühim olacağı aşikardır. Aslında Sadi Baba sözü geçen kitapta temsili anlatım yaparak gerçek tasavvuf erbabıyla sahte hurafeci, bidatçi tasavvufu savunanları ayırt etmek için anka ve karga tabirlerini kullanıyor. Karga tabiri mal, makam, şan ve şöhreti paye edinen, gösteriş meraklısı, mürai olan ve halkın sırtından dalkavukça geçinen kişiler için söylendiği gibi, anka tabiri dünya kaygısı gütmeyen ihlaslı, iyi niyetli ve samimi olan Allah rızasını hedefleyen, ahiretini düşünen kadirşinas kişiler için söylenmiştir.

Önsöz kısmında Sadi Baba şöyle tanımlamış anka ve kargayı: Mitolojik bir kuş olan ankanın yüzü insan gibi, boynu çok uzun ve kendisinde her hayvandan bir alamet bulunan ve kaf dağında en yüksek yerlerde hür yaşayan bir kuş. Temiz şeyler yiyen, muratsızları muradına kavuşturan, darda kalanlara yardım eden ve birçok dil bilen, çok acıyan, sevgi dolu bir yaratık… Kuşların görmeye hasret duydukları sultanları ve sevgilisi. Anka tasavvufta İnsan-ı Kamil’dir. Karga ise; çöplük yerlerde yaşamaya alışmış, kokuşmuş şeyler yiyen, alçaktan uçan, gözü yerlerde leş arayan, bed sesli, çirkin görünüşlü egoist, bencil, menfaatperest yaratıkların temsilcisi…

Değerli mutasavvıf sadi babanın bu ifadelerinden sonra öncelikle tasavvufun ne olduğu, çıkış menşei ve kaynakları üzerinde durmak istiyorum. Tasavvuf, Arapçada yün giymek, saf olmak, ilk safta bulunmak, suffa ashabı gibi yaşamak anlamına gelen bir kelimedir. Uygun görülen ve kabul edilen, kelimenin yün anlamına gelen “sûf”dan türediği şeklindeki görüştür. İbn Haldun bu görüşü benimseyenler arasındadır. (Osman Türer, Ana Hatlarıyla Tasavvuf Tarihi, s.26, İstanbul, 1998) Tanınmış çağdaş âlimlerden Abdullah Ulvan, tasavvufu şöyle tarif ediyor: “Tasavvuf İslam dininde ihsan hakikatini temsil eden ve Aleyhissalatuvesselam’ın “Allah’ı görüyormuşçasına ona ibadet etmendir Şayet sen onu görmüyorsan da, O seni görüyor” sözünde ifadesi bulan rükündür”[(http://www.cevaplar.org/index.php?content_view=1731&ctgr_id=45)

Günümüzün saygıdeğer âlimlerinden Ebü’l-Hasenen-Nedvî ise tasavvuf kavramının farklılığına hükmederek şöyle der:“Yapılması gereken nefis terbiyesine ‘ihsan; tezkiye ve fıkh-ı batın’ isimlerini vermemizdir. Eğer Müslümanlar bunu yaparlarsa ihtilaf denebilecek anlaşmazlık zail olacaktır. (Ebu’l-Hasen en-Nedvî, “Takdim”, Tasavvuf ve Hayat, Abdu’l-Bari en-Nedvî, s.9, İslâmî Neş. Yay. , İstanbul, 1967)

Peygamber, sahabe, tabiîn ve tebeu’t-tabiîn dönemlerinde yani Hicri I ve II. asırda daha çok zühd ve takva, zahidlik ve abidlik olarak adlandırılan manevi yaşam hicri III. asırdan itibaren tasavvuf bir ilim dalı olarak görülmüş ve İslam dünyasında yayılmıştır. Ayrıca hicri VI. asırdan sonraki dönemlerde Anadolu’da tarikatlar kurulmaya başlamıştır.

Kuran ve sünnetten uzaklaşmayla birlikte inançta ve amelde sapmalar başlamış.  Böylelikle bir zühd ve takva hareketi olarak ortaya çıkan tasavvufta bozulmalar görülmeye başlandı. Bozulmayan tasavvuf anlayışını sürdürenler arasında Kitap ve Sünnet ehlinin büyükleri Fudayl bin İyad, İbrahim bin Ethem, Ebû Süleyman Dârânî, Marufu El-Kerhi, Cüneyd bin Muhammed Bağdâdî, Sehl bin Abdullah El-Tüsteri ve benzeri büyükleri sayabiliriz. Bunlar kitap ve sünnete bağlılıklarını Ebu Süleyman Darani: “Çoğu kez sufilere gelen (ilham türü) şeyler kalbime gelirdi de, onları iki adaletli şahit olan kitap ve sünnete arzedip gelenin hak olduğuna dair tasdiklerini almadan kalbime girmesine izin vermem.” sözleriyle ifade ederken, Cüneyd-i Bağdadi: “Hakka giden bütün yollar, halka kapalıdır; ancak Resulullahın (s.a.v.) hal ve hareketine sarılıp sünnetine uyanların üzerinde bulunduğu Peygamberin (s.a.v.) yolu açıktır. Bizim gidişatımız, Kitap ve sünnetteki esaslarla sınırlandırılmıştır.” sözleriyle ifade etmiştir.

Başlarda rızay-ı ilahiyi kazanmak amacıyla ortaya çıkan tasavvuf kuran ve sünnet dışı bidat ve hurafelerle özünden koparıldı. “Sonra onların izleri üzerinde elçilerimizi birbiri ardınca gönderdik. Meryem oğlu İsa’yı da arkalarından gönderdik; ona İncil’i verdik ve onu izleyenlerin kalplerinde bir şefkat ve merhamet kıldık. (Bir bidat olarak) Türettikleri ruhbanlığı ise, Biz onlara yazmadık (emretmedik). Ancak Allah rızasını aramak için (türettiler) ama buna da gerektiği gibi uymadılar. Bununla birlikte onlardan iman edenlere ecirlerini verdik, onlardan birçoğu da fasık olanlardır.’’ (Hadid / 27)

Günümüzde tasavvufçu geçinen bazı kimselerin yanılgılarından biri de şeyhine güvenip cenneti garantileyeceği kuruntusudur. Buna ilaveten müridin şeyhinin kendisine himmet elini uzatarak şefaat edeceğine olan inancı tamdır. Zaten şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır sözü bu anlayışa hizmet etme amacını taşır. Başka bir yanlış anlayış ta bu kimselerin soyunun seyyid-şerif soyundan, Ehl-i Beyt’ten veya Evlad-ı Resul silsilesine dayandığından bahsederek böbürlenip durur. Hâlbuki bilmez mi ki, İslam’da üstünlük takvayladır. (Hucurat /13), Yoksa soy-sop, ırk, bunlar cahiliye adetleri değil midir? Ya da asabiyet damarını kabartan davranışlar değil midir? Nitekim Resul-i Zişan efendimiz (sav) kızı Fatıma’ya: “Ey kızım Fatıma. Peygamber kızıyım diye güvenme kıyamet günü seni ben bile kurtaramam.” buyurarak kişinin kendisin kurtaracak tek şeyin ameli olduğunu bizzat vurgulamıştır. Yoksa Kuran-ı Kerim’de peygamberlerin ev halkının bile imandan nasipsiz oldukları örneği verilmezdi, Nuh ve Lut hanımlarının imandan yüz çevirip küfür içinde öldükleri (Tahrim /10), Nuh’un oğlunun kafir bir şekilde tufanda boğularak (Hud, 11/ 42-43) öldüğü bize bildirilmezdi, bunların peygamberlerin en yakınındaki kişiler olmaları da cennete girmelerine neden teşkil etmiyor, yani kan bağıyla peygambere yakın olmak kurtarmıyor onları. Aslında iman bağı, kan bağından ve soy bağından daha üstün, keremli ve izzetli bir bağla müslümanlar arasında kardeşlik tesis eder. Hucurat Suresi 10.ayette “Muhakkak mü’minler kardeştirler.” hitabıyla inananların ancak kardeş oldukları, bu kardeşliğin de iman bağından başka bir bağla olmayacağı vurgulanıyor. Başka bir örnekte de ilahlık davasında bulunan firavunun sarayında imanını gizleyen hanımı Asiye’yi örnek verir (Tahrim /11). Bir tarafta iman ve tevhid sancaktarlığını yapan peygamberlerin yanında oldukları halde imanının lezzetinden mahrum olanlar varken diğer tarafta küfrün ve şirkin sancaktarlığını yapan firavunun yanında olduğu halde bir bahçıvan gibi yüreğine çiçeklenen imanının bakımını gözeten var. 

Yazar sahih tasavvuf anlayışı üzerinde ısrarla duruyor, Kuran ve sünnete uymayan tasavvuf anlayışlarının sorgulanıp eleştirilmesi gerektiğini vurguluyor. Gerçek tasavvufu yaşayan ehli tarik ve sofiye-i aliye’den sayfa 9’ da şöyle bahsediyor: “Gerçek ehli tarik ve sofiye-i aliyeden olan zatlar ahlak ve edebi Muhammedi (s.a.v) ile ahlaklanıp edeplenerek, insanlığa Allah rızası için herhangi bir maddi ve manevi karşılık beklemeden hizmet eden bahtiyar erlerdir(recullerdir), insanlardır. ”

 Tasavvuf yoluna giren salik, mürid yada sofinin Allah’a kurbiyyetini gösteren (yakınlaşmasını) belli bir ibadet hayatının günlük yaptığı vird, zikir ve ezkarlarının olması lazım. İbadet hayatı derken farz namazları yanında kuşluk, evvabin, gece namazları;  ramazan ayı orucu dışında pazartesi ve perşembe  günü oruçları, muharrem ayı, şevval, recep ve şaban ayındaki oruçlardan bahsettiğimizi hatırlatmakta fayda var. Yazar sayfa 19’da huşu ve tazimle kılınacak olan namazın 1) Tadil-i erkan (Kurallara uyma)  2) Korku-ümit (Muhabbet boyutu) 3) Ahlaki boyutu ( Doğru ve güvenilir bir kişi olmak) Zaten Ankebut Suresi 45.ayette: “Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor. Allah’ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah, yaptıklarınızı bilir.” Bakara 183. ayette: “Ey müminler! (Kötülüklerden ve haramlardan) korunmanız için oruç tutmak, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı.”

İslam iman ve iman esaslarını kapsayan itikadi hükümler (akaid), ibadet, muamelatı ve ukubatı (cezalar) kapsayan ameli hükümler (fıkıh) ve ahlaki hükümlerden (tasavvuf) ibarettir. Ebubekir sifil hocanın belirttiği gibi; din’in temel hedefi olan “insan-ı kâmil”i inşa etmek için üç Fıkıh vazgeçilmezdir: Fıkh-ı Ekber, Fıkh-ı Zâhir ve Fıkh-ı Batın. Bunlardan ilki Akaid’i, ikincisi Fıkıh ilmini, üçüncüsü de Tasavvuf’u ifade eder ve kemalin, hiçbirinin ihmaline tahammülü yoktur.

Zede almış, şu ya da bu şekilde kaymalara uğramış bir itikadî sistem, kişiyi, ucu küfre kadar çıkabilen “bid’at vadisi”ne sürükler. Fıkh-ı Zahir’in ihmali, amellerin ihlaline, dolayısıyla ucu yine küfre çıkabilen “fısk vadisi”ne sürükler. Fıkh-ı Batın’ın ihmali ise, sa’y-u gayretle geçirilmiş bir ömrün ardından, kişiyi, sonu hüsrana varabilecek “iflas vadisi”ne sürükler.

Bu “Üç Fıkıh” arasındaki dengenin muhafazası son derece önemli bir meseledir. Birbirlerini muhakkak surette etkiledikleri ve aralarında kopmaz bir ilişki bulunduğu için, dengenin bunlardan birisi aleyhine bozulması durumunda ortaya kaçınılmaz olarak aşırılıklar, arızalı duruşlar ve çarpık anlayışlar çıkar. Fıkh-ı Ekber’i zede aldığı için aşırılıklara kaymaktan kurtulamamanın örneğini Haricîler’de, Mücessime ve Müşebbihe’de görürüz. Fıkh-ı Zahir’i ihmale terk ettiği için yoldan sapanlara Batınîler örnek gösterilebilir. Fıkh-ı Bâtın’a gerekli önemi vermediği için bir başka aşırılığa kaymaktan kurtulamayanlara ise günümüzde Vehhabîlik ve “Selefîlik” örnek gösterilebilir.
( Ebubekir Sifil/ Milli Gazete – 24 Aralık 2005/ OKUYUCU SORULARI-17/ Tasavvuf-1)

Tasavvufun amacının güzel ahlak kazandırmak olduğunu söyleyebiliriz. Kur’ân-ı Kerîm’de Peygambere hitaben: “şüphesiz ki Sen büyük bir ahlak üzeresin” (Kalem /4). buyururken Peygamberimiz(s.a.v) de “Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.”  buyurarak güzel ahlakın önemine değinilmiştir. Yine Hz. Aişe (r.anha) kendisine Hz. Muhammed (a.s.m)’in ahlakının nasıl olduğunu soranlara “Onun ahlakı Kur’an ahlakıydı/ o konuşan, yaşayan canlı bir Kur’an idi.” (Müslim, Müsafirin 139) diye cevap vermiştir.

Hadiste Kıyamet gününde müminin mizanında iyi ahlâktan daha ağır bir şey olmayacağı iyi ahlâk sahibinin bu ahlakıyla namaz kılan ve oruç tutanların derecesine nail olacağı bildirilmektedir (Ahmed b. Hanbel, Hindi, Kenzul-Ummal, 2/139) yine Ebu Hureyre (r.a.) den rivayet edilen bir başka hadiste

“Mü’minin şerefinin, dininin, mürüvvetinin, aklının değerinin ahlakıyla olacağı bildirilmiştir”

(Hakim). Ebu Zerr (r.a.) den rivayet edilen hadisteyse “Kalbini ihlâsla dolduran, dürüst, lisanı doğru, nefsini mutmain ve ahlâkını da müstakim kılanın kurtuluşa ereceği bildirilmiştir” (Buhari).

Resûl-i Ekrem’e (sallallahu aleyhi ve sellem), bir kadının geceleri ibadet ederek gündüzleri de oruç tutarak geçirdiği, fakat kötü bir ahlâka sahip olduğu ve komşularına diliyle eziyet verdiği anlatıldı. Bunun üzerine Resûlullah “O kadında (yaptığı amellerde) hayır yoktur, o kadın Cehennemliktir.” buyurdu. Bu sefer, beş vakit farz namazını kılan, Ramazan orucunu tutan, elindeki tek sahip olduğu (ekmek veya peynir gibi) yiyeceklerden küçük parçalar hâlinde başkasına tasaddukta bulunan ve hiçbir kimseye zarar vermeyen bir başka kadından bahsedildi. Bu kez Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “O kadın Cennetliktir.” buyurdu. (Hâkim, a.g.e., IV, 280; Beyhakî, a.g.e., XII, 94-95).

Sayfa 68’de yazar tasavvufun gerekleri hakkında şöyle demiştir: tasavvufun gerekleri dörttür: adab, ahlak, mücahedeler ve haller. Adab, çalışmaktır. Ahlak ve mücahedeler sünnete uymaktır. Haller ise Allah tarafından bir vergidir. Adab çoktur, tasavvufun adabı her şeyin başında nefsi hor görmektir. Ahlaka gelince: güzel ahlak, cömertlik, tevazu, başkalarının sıkıntılarına katlanmak, Allahın hükümlerini rıza ile karşılamak, arkadaşlara az muhalefet etmektir. Mücahedeler: nafileleri yapmak, oruca devam etmek, çokça gece namazı kılmak, gözü, dili, kulağı, aykırılıklardan korumak. İbadette temiz niyet, iyilikle emir, kötülükten men hususunda azimli olmak ve benzeri şeylerdir. Hallere gelince: zühd, takva, tevekkül, işleri Allaha bırakmak, huşu, teslim, ihlas, yakin, korku, Allahtan utanma, kanaat ve benzerlerdir.
Tasavvufu iyi bir şekilde anlamak için şu üç ilkenin bilinmesi lazımdır.  Hukuk-u nefs ( kendi nefsimizin üzerimizdeki hakları) hukuk-u ibad (diğer insanların üzerimizdeki hakları) ve hukukullah (Allah’ın üzerimizdeki hakları). Gelin isterseniz bu söylediğim ilkeleri tek tek yakından inceleyelim. Öncelikle hukuku nefse taalluk eden kısmı konuşalım. Salih amel, ilim, ihlas ve samimiyetle teslimiyet, kanaat, zühd ve takva, tevekkül, ibadet ve riyazat, murakabe ve muhasebe, ihsan, nefis tezkiyesi ve ruh terbiyesi, güzel ahlaktır. Kişinin toplumda davetçi ve tebliğ görevini sürdürebilmesi için önce kendi nefsini düzeltmesi gerekir. Yani emri bil’maruf ve nehy-i anil’münker görevinin ifa edebilmesi için önce kendi kendinin aynadan kontrol etmesi gerekir, kendi nefsine söz geçiremeyen başkasına sözü hiç geçiremez. Zira kişi kendi ayıbını ve kusurlarını herkesten daha iyi bilir, iyi bir özeleştiri ve muhasebe yaparak kendinde olan manevi hastalılarını törpülemiş olur.  Kazaya rıza belaya sabır genişlik ve rahatlık anında dua etmek. Nimete kavuşunca şükreden, belaya uğrayınca sabreden, haksızlık yapınca af diler, zulme uğrayınca bağışlarsa, emniyet ve hidayet üzere olur [Taberani].

Allah’a (Şu 3 şeyi yapan dünya ve ahiret hayrına kavuşur: Kazaya rıza, belaya sabır, rahatlıkta dua.) [Deylemi]

Hukuk-u ibada taalluk eden kısmında kötülük edene iyilik etmek, zulmedeni bağışlamak, cimrilik edip vermeyene ihsan elini uzatmak gelir. Ebû Hüreyre (r.a.)’den; Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Üç (haslet) kimde bulunursa, Allah Teâlâ onun hesâbını kolayca yapar ve rahmeti ile onu Cennetine kor.” Ashab: –Anamız, babamız sana fedâ olsun, onlar nedir yâ Resûlullah?diye sordular. Resûlullah (s.a.s.):– “Seni mahrum edene senin vermen, sana gelmeyene senin gitmen, sana zulmedeni de affetmendir. Bunları yaptığın vakit Allah seni Cennet’e kor,” buyurmuşlardır. (Hakîm, 2/518)

Cennet ehlinin üç ahlakı vardır ve bunlar ancak kerem sahibi insanlarda bulunur:

1- Sana zulmedeni affetmek. 2- Seni mahrum edene vermek. 3- Sana kötülükle muamele edene iyilikle karşılıkta bulunmak.

Zira Allah Teala bir ayet-i kerimesinde şöyle buyurmuştur: “(Resulum) Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.”  (Âraf / 199)

(Ebu’l Leys Semerkandî Hazretleri (k.s) / Tenbihül Gafilin - Bostanu’l Arifin 1.cilt; syf: 143-144)Bu tür haklar kul haklarına girdiği için helallik alınmadığı müddetçe vebal altında kalınır. Sahabeden Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: Rasûlüllah (a.s.), ashabına, - “Müflis kimdir, biliyor musunuz?” diye sordu. Ashâb: - Bize göre müflis, parası ve malı olmayan kimsedir, dediler. Bunun üzerine Rasûlüllah (a.s.), - “Bir insan; âhirete namaz, oruç ve zekât sevabıyla gelir, bununla birlikte bu kimse birine sövmüş, bir başkasına zina isnât edip iftira etmiş, bir diğerinin malını çalıp yemiş, bir insanı dövmüş veya öldürmüştür. Bu sebeple bu kimsenin iyiliklerinin sevabı hak sahiplerine verilir. Eğer üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları tükenirse, hak sahiplerinin günahları alınır bu kimsenin üzerine yüklenir sonra da cehenneme atılır. İşte müflis bu kimsedir” buyurmuştur. (Müslim, Birr, 59. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet, 2)  Hukukullaha taalluk eden kısımdaysa;  şirksiz Allah’a iman, kulluk  görevini yaparak ibadetü taat etmek, Kuran ve Sünnete ittiba, Ehl-i Sünnet itikadında istikamet üzere olmak,  emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınmak, İlay-ı Kelimetullah davasına hizmet etmek, onun halifeliğin yapmak gelir.

Tasavvuf erbabı İslam makamından iman makamına sonra ihsan, takva, şükür makamlarına çıkar. Dört merhaleden diğer dört merhaleye sefer yapar. a) günah ve gafletten tevbe ve yakaza(ruhi uyanıklık) makamına b) dünya hrsından zühd ve ahreti isteme makamına c) kalplerin ayıp  ve kötülükleri makamından bunları terk ve yerine iyiliklerini koyma makamında d) kainatın müşahadeden kaniatın rabbını müşahade makamına yapılan seferdir.(Ruh Terbiyemiz, Said Havva Külliyatı 7.cilt, syf; 281) Salih bu yolculukların yakin, vera, zühd, korku, ümit, tevekkül, sabır, rıza, teslimiyet, müşahade, nefis tezkiyesi gibi salik seyr-u ilallah yaparken konaklama yerlerine inebilmelidir.

Tasavvufun ilmi konuları arasında kalp, ruh, akıl ve nefis gelir. Kalp nazargah-ı ilahidir, devamlı dili ve kalbi zikirle meşgul olursa gafletten beri olur, kalbin cilası zikir olduğundan dolayı günah ve masiyetten kararan kalpler ancak Allah’a yapacakları nasuh tevbeyle ve zikirle kalplerini tedavi edebilirler. Her an ve her daim kalbini murakebe hissiyatı (Allah’ın gözetimi altında olduğunun, ona şah damarından daha yakın olduğunu olduğunun bilincinde olan kişi) kaplayan kişi günah ve haramlara yaklaşmaz, kalbi teyakkuz halinde uyanık ve diri olduğundan şeytanın vesvese ve iğvaları etkisiz kalır. Ruh Allah’ın insana ilahi emanetidir, bu yüzden yaşadığımız süfli ve fani alemde bu emanete iyi bakmalıyız, balçığa değersiz çamur parçasına ilahi ruh üflendiği (Hicr / 29) için insan eşrefi mahlukat oldu, yoksa hayvani, nefsani istek ve arzularının peşinden giderse ahseni takvim suretinden esfel-i safilin derecesine düşer (Tin / 4-5), hatta hayvanda da aşağı belhum adal ( Araf / 179) sıfatını hakeder, alay-ı illiyyin derecesinden (Mutaffifîn /18)
 Aşağıların aşağısına garkolur. Bunun için baki ve ulvi alemde saadet ve mutluluğun anahtarını ele geçirmek bu ruh emanetini koruyup temiz bir şekilde yaradana teslim etmekle olur.

Akıl teklifi ve şeri akıl olmak üzere ikiye ayrılır. Biri eşyanın hakikatini bilmekten ibaret olan akıl, diğeri ilimleri kavrayan ve Hz. Peygamber’in “Allah’ın yarattıklarının ilki akıldır.” (Keşfu’l-hafâ, l, 263 (823) hadisiyle anlattığı akıldır. Akıl şeriata uyduğu müddetçe hidayette olur, yoksa akıl serkeşlik yapıp şeriatın hükümlerini kendine uydurmaya başladığında delalete düşer. Hiçbir zaman sarih akıl sahih nakille çatışmayacağı gibi şeri akılla İslami hükümlerin anlaşılması kolaylaşır.

Nefis Kur’an-ı Kerimde üç farklı şekilde kullanılmıştır. Şehevi isteklerine karşı koyamayan şeytanın yollarına kolayca giren nefse Nefs-i emmâre denir, “Nefsimi temize de çıkarmıyorum, çünkü nefis kötülüğü emreder; meğer Rabbim rahmetiyle kucaklamış olsun, çünkü Rabbim çok bağışlayan, çok merhamet edendir.”(Yusuf/51-53)  Nefs-i Levvâme huzura kavuşmayan fakat şehvetlere karşı koymaya çalışan nefistir. “Kıyamet gününe yemin ederim. Pişmanlık duyan nefse (nefs-i Levvâmeye) yemin ederim”, (Kıyamet / 1-2). Nefs-i Mutmainne kontrol altına alınıp şehvete karşı koyarak huzura kavuşan nefistir. Ey huzura eren nefis, “sen Allah’tan ve O da senden razı olarak Rabb’ine dön!... (İyi) Kullarımın arasına gir!.. Cennetime gir!..” (Fecr/ 27-30). Nefsin arzu ve isteklerine gem vurmak, frenlemekle kişi olgun kamil bir müslüman olur, nefisle mücadele büyük cihaddan sayılmıştır. Nefsine arındıran ona şeriatın emirlerini yaptırıp yasaklarından sakındıran yükselme, kemale erme noktasında büyük mesafeler kateder. Ama nefsini dinleyen onu dizginleyemeyen nefsinin peşinden gitmeye devam eder nefsi ona kötüklükleri süsler; karanlıkta kalmaya devam eder,  ışıktan habersiz zulmet bulutlarında yürür.

Son olarak ilk mutasavvıflardan Hasan-ı Basri’nin içler acısı halimizi yansıttığı sözleriyle bitirmek istiyorum: siz sahabeyi görseydiniz deli derdiniz, onlar sizi görseydi bunlar müslüman değil derlerdi.