Dinde Sapıtan İlahiyatçı ve Yazarlardan Çarpıtma Örnekleri-3

e-Posta Yazdır PDF

Bu yazı dizisine önceki konunun devamı olarak Abdulaziz Bayındır’a Reddiye başlığı adı altında değineceğiz. Önceleri bir zamanlar Yaşar Nuri Öztürk  “Türkçe ibâdet yapılır mı yapılmaz mı?”, “Teravih namazı aslında 8 rek’attır, ama 20 rek’at kıldırıyorlar. Aslında böyle bir namaz bile yoktur” meselelerini ortaya atıp gündemi alabildiğine allak bullak yapmıştı. Yine bir zamanlar Ankara Üniversitesi İlahiyat profesörlerinden Hüseyin Atay, “Güneş doğana kadar sahur yemeği yenilir” diyordu. Yakın zamanda İstanbul Üniversitesi İlahiyat profesörlerinden Abdulaziz Bayındır “Bilmem şu kadar dakika fazla oruç tutturarak insanları boşu boşuna fazladan aç bırakıyorlar” diyor. Aslında yaptıkları açıklamalarla halkın inanç değerlerinde şüphe ve tereddüt fitilini ateşlemeyi hedefledikleri aşikardır. Kendi zanlarınca halkı geleneksel dine sarılmakla suçlayan ve akaidin temel meselelerini sorgulayıp lakayt davranmakta beis görmeyen bu zevat ciddi ve hassas konuları gayri ilmi bir şekilde laçkalaştırmaktadırlar. Kur’an islamı adı altında sünnet düşmanlığı yaparak sünneti vahiyden koparmaya çalışan bu oryantalist aklın bayraktarları kurancı-mealci akımın başını çekmektedirler.

ABDULAZİZ BAYINDIR’A REDDİYE

Abdulaziz Bayındır tartışmayı seven ama münakaşa üslubundan yoksun, dini bilgisi olan ama dini hakikatleri çarpıtan bir yapıya sahiptir. Sayın Bayındır 1986’dan 2012’ye kadar İstanbul müftülüğünün fetva kurulundayken sesi sedası çıkmazken, ne oldu ki birden diyanet halka 70 dakika fazla oruç tutturuyor, yok adetli kadın hayızlıyken oruç tutabilir, Kur’an-ı kerim okuyabilir diyerek haricilere benzemeye çalışıyor; çünkü haricilerden bir kesim, adetli kadının namaz kılmasını da farz sayarlar (Şevkani / Neylul Evtar) yine mi’racı ve kaderi inkar ederek mutezile yolunu tutmuş oluyor; çünkü mutezile mucizeyi akla ters olduğu için reddeder. Sayın bayındır’a ne oldu ki, medyada kendince hakikatleri söylemeye başladı (?) İşte 1986 senesinde Altınoluk Dergisi’nde sayın bayındırın Oruçla İlgili Bazı Fıkhî Hükümler başlığı altında yazdıkları: 

“ORUÇ TUTAMAYACAK OLANLAR

A) Âdetli ve loğusa olanlar 

Bir kadın Ramazanda gündüzün âdet görmeye başlasa veya çocuk doğursa, orucu bozulmuş olur. Artık âdet ve lohusalık günlerinde oruç tutması câiz olmaz.” (Kaynak: Altınoluk Dergisi, sene 1986 Mayısı, sayı 003, sayfa: 021.)

Sayın Bayındırın 86 senesinde yazdıkları ortada; ama şimdi kalkmış o söylediklerinin tam tersini savunuyor ve o günkü fetvasını (doğrusunu) savunanları kınıyor. Hariciler gibi ben haklıyım, ben doğru yoldayım benim dışımdakiler yanlışta ısrar ediyor söylemleriyle adeta geçmişte kendi söylediklerini dışlıyor: “Âdetli kadın için ne deniyor? Ramazanda oruç t utmak haramdır. Sen Allah’ın emrettiği zamanda kadına diyorsun ki oruç tutman haramdır. Görüyor musunuz bozulmaları? Helali haramı koyan kimdir? Allah Teâlâ. Peki Peygamberimiz’in böyle bir sözü var mı?”

Konuya Ali Eren hocanın sözleriyle devam edelim: Biz de  size şunu soralım: İslam fıkhı 1986’da başka, 2012’de başka mıdır? Fıkhî hükümler her 26 senede bir değişiyor mu? Yoksa değişen İslâmî meseleler değil de siz misiniz?(Ali Eren / Oruç 70 dakika uzun mu tutturuldu? / Kasr- ı Arifan Dergisi Eylül 2012; syf 30-34)

Ya peki İstanbul müftülüğünde fetva kurulundayken ses çıkarmayan suspus olan bayındıra mı yoksa medyada doğruları çekinmeden söyleyen yiğit bayındıra mı inanacağız? Bayındır bilmiyor mu ki, fıkıhta şöyle bir kaide vardır: Bir meseleyle ilgili olarak ayet yada hadiste açık bir beyan, delil varsa bu o konuda nass sayılacağından ayrıca içtihada gerek yoktur, velev ki öyle olsa bile Selef-i Salihin’in izinden gitmek gerek. Aksi halde kişinin kendi reyine göre hüküm vermesi o konuda verilmiş olan nassı hiçe saymak demek değil midir? Yukarıda açıklamalarını verdiğimiz sayın bayındırın bile bile hatasında ısrar etmesi bunu bilinçli yaptığını göstermektedir. Aslını söylemek gerekirse bir müslümanın çizgisi değişmemeli, emrolunduğun gibi dosdoğru ol (Hud/112) ayetini tüm hayatına teşmil edip uygulamalı, çizgisinden ödün vermemeli, duruşu ve şahsiyeti İslami olmalıdır, her esen rüzgara kapılmamalı, inancı kökleri kayaç topraklarda sağlam olan ağaçlar gibi olmalıdır. Bir ilim adamı İlmiyle salih amel ettikçe, Allahın bilmediklerini ona öğreteceğini aklından çıkarmamalı, medyatik ve akademik kaygılardan, farklı açıklamalarla ona buna yaranmaktan vazgeçip tek başına da olsa hakkı haykırmaktan çekinmeyip Kuran ve Sünnet yolundan ayrılmamalı; kendi akıl ve hevasına göre davranarak bidat yoluna girmemeli, yoksa maazallah amelini boşa çıkarıp kaybedenlerden olabilir.

Şimdi Abdulaziz Bayındır’ın olur olmaz çırpınışlarının ve çok sesli gürültülerinin altında yatan gayri ilmi ve ciddiyetsiz açıklamalarını ve görüşlerini yakından inceleyelim. Önce Kuran’a abdestsiz dokunulabileceğini söyleyen açıklamalarına bakalım: 

Kur’ân’a abdestsiz dokunulamayacağını söyleyenler şu ayete dayanırlar: “O, değerli bir Kur’ân’dır. Saklı bir kitaptadır. Ona temiz sayılanlardan başkası dokunamaz.” (Vâkıa, 56/77-79) “Saklı” diye tercüme edilen “meknûn” kelimesi aynı surenin 23. âyetinde Cennetteki huriler için de kullanılarak “onlar saklı incilere benzerler” denmiştir. İnci istiridyenin içinde saklıdır, kabuğunu kırmadan ona dokunulamaz. Aynı kökten Türkçemizde “kın” kelimesi vardır. Kının içindeki kılıca da dokunulamaz. Dolayısıyla bu âyetteki “saklı kitap” levh-i mahfuzdur. Bu ayete dayanarak Kur’an’a abdestsiz veya adetli birinin dokunamayacağı söylenemez.

Kur’an, bütün insanlığa gönderilen kitap olduğu için Müslüman olmayanlar da onu ellerine alıp okuyabilirler. Nitekim Peygamberimiz, dokunacağını bildiği halde Heraklius’a içinde şu âyet bulunan bir mektup yazmıştı:

“De ki: Ey Kitap ehli! Size göre de bize göre de doğru olan söze gelin; Allah’tan başkasına kul olmayalım. Ona bir şeyi ortak koşmayalım. Hiçbirimiz, Allah’ın dışında birilerini rabler edinmesin. Eğer yüz çevirirlerse deyin ki: Şahit olun, biz ona teslim olmuş kimseleriz.” (Âl-i İmran, 3/64)

Sonuç olarak abdestsiz veya adetli olan ya da Müslüman olmayan birinin Kur’ân okuyamayacağını veya Kur’ân’a dokunamayacağını söyleyenlerin dayandığı sağlam bir delil bulunmamaktadır. Müslüman kadınlar sadece yabancı erkeklerin yanında ve namaz kılarken örtünmek zorundadırlar. Kur’an okurken ve dinlerken başı örtme görevi yoktur. Bütün bunlar zaruretten dolayı değildir; Kur’an ve Sünnetin ortak hükmüdür.

Kur’an-ı Kerim’e abdestsiz olarak dokunmanın caiz olmadığı görüşü savunanların arasında sahabeden Hz. Ali, Abdullah ibn-i Mes’ûd, Sa’d b. Ebî Vakkâs, Abdullah ibn-i Ömer, Said ibn-i Zeyd ve Selmân-ı Fârisî bulunmaktadır. Tabiîn-i Kirâm arasından Atâ ibn-i Ebi Rabah, İbn-i Şihab ez-Zührî, Hasan el-Basrî, Tavûs ibn-i Keysân, Salim ibn-i Abdullah ibn-i Ömer, Nehaî ve Medine’nin yedi fakihi sayılabilir. Bunun yanında dört mezhep imamı da, Kur’an-ı Kerim’e abdestsiz dokunulamayacağı görüşündedirler. (el-Hidâye, 1/31; el-Mühezzeb, 1/32; İkdu’l-cevâhir, 1/62; el-Muknî, 1/56) Bu hususta istisna olarak Malikî mezhebinde, ilim talebeleri ve hocalar için devamlı olarak abdestli bulunmanın zorluğundan dolayı ve aynı şekilde hayızlı olan kadınların da cünüp kimsenin aksine olarak öğrenme zaruretinden dolayı Kur’an’a abdestsiz olarak dokunulabileceğini söyleyenler olmuştur. ( Şerhu’l-Kebîr, 1/126) İşte kuranı kerime abdestsiz dokunulamayacağının kuran sünnet ve icmadan delilleri….

Kur’an’dan Delil: Bu hususta: “Bu kitap, pek de-ğerli, şerefli bir Kur’ân’dır. O iyi korunmuş bir kitapta, Levh-i Mahfuzdadır. Ona tertemiz olanlardan başkası dokunamaz.” (Vâkıa / 77-79) ayet-i kerîmesi delil olarak serdedilmiştir.

Sünnetten Deliller: Konuyla ilgili hadisler şunlardır: Hakim b. Hizam’dan rivayet edildiğine göre o şöyle söylemiştir. “Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) beni Yemen’e gönderdi ve bana şöyle buyurdu: “Tâhir/temiz olmadığın müddetçe Kur’an’a dokunma”. (Hâkim, Müstedrek, 3 485; Dârekutnî, Sünen, 1/122; Beyhakî, Sünenü’l-kübra, 1/87) 

Abdullah b. Ömer’den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdular: “Kur’an’a ancak temiz olarak dokunulur.” ( Dârekutnî, Sünen, 1/121; Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, 1/276)

İcmâ: Buna Hazreti Ömer’in müslüman oluşu delil olarak gösterilebilir. Nitekim Hz. Ömer (radıyallahu anh), müslüman olmadan önce kız kardeşine okudukları Kur’an’ı vermelerini istediğinde kardeşi ona “sen necisin, ona ancak temiz olanlar dokunabilir, gusül al veya abdest al” mukabelesinde bulunmuş, bunun üzerine Hz. Ömer radıyallahu anh, abdest almış ve Tahâ sûre-i celîlesini okumuştur. ( Dârekutnî, Sünen, 1/123)

Bizi kuran bağlar, böyle bir şey olsaydı kuranda geçerdi, itikadi hadisler uydurmadır, kuranda olmayan şeyler hadislerde de olsa itibar etmeyiz söylemleriyle ortamı bulandırmaya çalışan sünnetsiz islam, kuran islamı sloganlarıyla kendilerinin muvahhid, kurtuluşa eren olarak gören taife aslında bidatçilerin önde gidenleridir. Halbuki hadiste bunların özellikleri şöyle anlatılır: “Ahir zamanda öyle bir zümre zuhur edecek ki, bunlar yaşça genç, akılca kıttırlar. Konuştukları zaman en hayırlı sözden (Kur’an-ı Kerim’den) bahsederler. Kur’an-ı Kerim’in kendilerine has olduğunu ve kendilerinin de Kur’an üzere olduklarını zannederler.” (Prof. İ. Canan, Kütüb-i  Sitte, c/16, sh:363) sadece kurana uyarız, sünnet bizim için önemli değil hadisleri kurana arz ederiz uyanları alırız uymayanları almayız diyen anlayışı şu hadisler açıkça yeriyor ve bizleri böyle yapmamız konusunda uyarıyor. “Sakın sizden birini bulmayayım emrettiğim veya nehyettiğim hususlardan biri kendisine ulaşınca koltuğuna yaslanıp “bilmiyorum ! Biz ALLAH’ın kitabında ne buluyorsak ona uyarız.” derken bulmayayım” (Tirmizi, İbn-i Mace, Ebu Davud)

“Şunu kat-i olarak biliniz ki, Bana Kur’an ve onun bir benzeri verilmiştir. Karnı tok bir halde rahat koltuğuna oturarak; “Bize kur’an yeter! onda helal olarak ne görmüşseniz onu helal, neyi de haram görmüşseniz onu da haram kabul ediniz.” diyen bazı kimseler gelmek üzeredir.” (ebu davud 2/610,tirmizi 4/145,ibni mace 1/6 darimi 1/117) 

“Gözünüzü açın! Kendisine benden bir hadis ulaşacak ve o, süslü koltuğu üzerinde yaslanarak oturmuş halde : “Bizimle sizin aranızda Allah’ın Kitab’ı vardır. İşte, bunda neyi helal bulursak onu helal sayarız, bunda neyi de haram bulursak onu haram sayarız” diyecek bir adam umulur mu? Halbuki şüphe yok Allah Resulü’nün haram kıldığı şey, Allah’ın haram kıldığı şey gibidir.” (İbn-i  Mace-Ebu Davut, C/1, sh:6. Delailün Nübüvve, c/1, sh:24.)

Hadis imamı es-Suyuti şöyle demiştir: “Şunu bilesiniz ki, usul ilminde bilinmiş olan şartları taşıyan kavli olsun, fi’li olsun hadisler hüccettir. Resulullah’ın bu hadislerini inkar eden kimse küfre girer ve İslam dairesinden çıkar; Yahudilerle, Hıristiyanlarla veya Allah’ın dilediği diğer kafir fırkalarla beraber haşrolunur.”(İmam Suyuti, Sünnetin İslam’daki Yeri, sh:50. Umran Yay.İst.)

Hadislerle bize ulaşan akaid meselelerinin hepsi usul-u dindendir, dinin temel inanç esaslarına aynen kitap, sünnet ve icmayla gelen şekliyle iman etmek esastır, şimdiye kadar Peygamberimizin (S.A.V) ashabı, tabiin ve tebe-i tabiin büyükleri, mezhep imamları ve müctehidler dinin inanç esaslarını nasıl anlayıp iman ettilerse bize de selefin yolunu izlemek düşer, aksini söyleyip bidat yoluna girmek Müslümanın yapacağı iş değildir. Kimse batıya yaranmak için oryantalist söylemlerle dinde reform başlatmak üzere dinin akide esaslarını kendine göre yorumlayamaz, şartların değiştiğini söyleyip dini modernizme göre yumuşatarak kolaylaştırmak kimsenin haddine değildir.  

Hiç şüphesiz Bayındır’ın itikadi zaaflarını oluşturan buhranlarda ve yanlış akide çizgisinde temel noktalar mutezilî akıl ve harici kuran yorumuna başvurmasıdır. Akılüstü mucize olan mirac hadisesini her müslümanın Hz. Ebubekir-i Sıddık’ın iman satfeti ve sadakati gibi kabul etmesi gerekirken çağdaş modern din anlayışının temsilcileri olan kuraniyyun ve mealcilik fitnesinin somut örneklerinden Abdulaziz Bayındır, İhsan Eliaçık ve Mustafa İslamoğlu gibiler sorumsuz ve reyci (şahsi yorum) davrananların itikadi meseleleri akıl süzgecinden geçirme körlüğüne ve yanılgısına kapılmaları üzücü ve hayret vericidir. Halbuki okudukça daha çok sorumlu olmaları gerekirken, bildikleri onları istikametten uzaklaştırıyor, uzaklaştırmakla da kalmıyor başlarında bulundukları camiayı, cemaati, vakfı yada teşkilatı da saptırarak onların yükünü de omuzlarında taşıyorlar. Zira Kuran ve Sünnette delili olan mirac mucizesini peygamberi postacı konumuna sokup hafife almak, aklı vahiyden üstün tutarak rasyonalist ve popülist görüşleri abartarak islam inancının temel meselelerini yani akideyi sanki müslümanca değil de oryantalistler gibi dışarıdan sorgulayıp dinin sabitelerinde eksik yada yanlış yakalama hastalığına tutulmak akıl karı değildir.  Biliyoruz ki Müslüman emir ve yasaklara teslimiyet ruhuyla yaklaşır, aksi taktirde iştik ve itaat ettik değil de işittik ve isyan ettik mantığını kullananlar iflah olmazlar, akidenin tevatürle sabit önemli meselelerini ancak sorumluluk bilinci körelen teslimiyetçi ve halis niyetten yoksun eleştirel, akılcı ve şüpheci yaklaşım sergileyen zihniyet rahatlıkla tartışmaya açabilir.

Şimdi de Bayındırın dillendirdiği Hz. İsa’nın tekrar yeryüzüne inmeyeceğini söyleyen görüşlerine gelelim. İşte o sözleri: İsa gelecek olsaydı hakkında ayet olurdu. Hz. Peygmaber’e tabi olacağı söyleniyor. Bu onun için şeref değil… Mantıklı değil… Hz. İsa’nın kaldırılması cesedinin orada bırakılmamasıdır. Hadisler konusunda özel bir araştırmam yok ama Kuranda bu geçmiyor. Ayrıca inanç olabilmesi için hadisin mutevatir olması gerekir.

Hz. İsa’nın nüzulünden bahseden ayetler şunlardır: “O, beşikte de, yetişkinlikte de insanlara konuşacak…” (Al-i İmran / 46)  bu ayette Hz. İsa’nın beşikte konuşması mucize olduğu gibi yetişkinlikte de konuşacağı mucizedir. Bu ayet Hz. İsa’nın yeryüzüne ineceğine delil olan ayetlerdendir. “Ehl-i Kitaptan her biri, ölümünden önce ona muhakkak iman edecektir. Kıyamet gününde de onlara şahit olacaktır.”(Nisa / 159) Bu ayetin tefsirini şu hadisle daha net anlayabiliriz. “Canım, Kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki Meryem oğlunun adaletli bir hakem olarak size inmesi pek yakındır. O gelince haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak, mal o derece çoğalacak ki kimse onu kabul etmeyecektir.”(İbn Mâce, Fiten: 33; Müslüm, Fiten: 23) “Şüphesiz ki O (İsa) kıyamet için (onun yaklaştığını gösteren) bir bilgidir.”(Zuhruf / 61) ayetindeyse O zamiriyle Hz. İsa’nın kastedildiği aşikardır, çünkü ayetin siyak ve sibakı yani öncesi ve sonrası Hz. İsa’yla alakalıdır.

İsterseniz konunun mütehassısı ihsan Şenocak hocanın Hz. İsa’nın yeryüzüne ineceğine dair yazdığı makaledeki önemli tespitlere göz atalım: (Zuhruf / 61) ayetteki (ve innehu) “hu” zamiri Hz. İsa’ya dönmektedir. İbn Abbas, Mücahid, Katade, Hasan Basri, Süddi, Dahhak ve İbn Zeyd’e göre ayetin tefsiri şu şekildedir; “Hz. İsa’nın ortaya çıkması kıyametin yaklaştığına delalet eden bir bilgi olacaktır. Çünkü nüzul kıyamet alametlerindendir.” (Muhammed b. Yusuf Ebu Hayyan, el-Bahru’l-Muhid, Beyrut, 1993, VIII, 26.)

Hz. İsa’nın Kıyametin arefesinde tekrar yeryüzüne ineceği Kur’an-ı Kerim’de açıkça beyan edilmiştir. Bu husustaki hadis-i şerifler tevatür derecesine ulaşmamış olsalardı dahi yine de ayetler nüzul hakikatini tek başına isbata malik olurlardı. 

Konuyla alakalı neredeyse bütün hadis kitaplarında bir ya da daha fazla rivayet bulunmaktadır. Hadis-i şeriflerde Hz. İsa’nın nasıl ve nereye ineceği, hangi özellikleri vesilesiyle tanınacağı, neler yapacağı gibi soruların cevapları vardır. Cumhura göre bu hadisler “Hz. İsa’nın nüzülünü” bildirmeleri noktasında mütevatirdirler. Nitekim her kuşak ve meşrebten bir çok alim, sarahaten bu hadislerin mütevatir olduklarını belirtmiştir. Bunlar arasında öne çıkanlar şunlardır: Taberi, Ebu Huseyn Aburi, İbn Rüşd, İbn Atıyye, Kurtubi, Ebu Hayyan, İbn Kesir, İbn Hacer, Şevkani, Sıddık b. Hasan Kınnevci, Kettani, Keşmiri, (Abdullah b. Muhammed b. es-Sıddık el-Haseni, Akidet-u Ehli’l-İslam fi Nüzul-i İsa, Beyrut, 1986, s. 13-6. ) Muhammed Zahid Kevseri, (Muhammed Zahid Kevseri, Nazretun Abire fi Mezaimi men Yünkiru Nuzüle İsa Kable’l-Ahire, Kahire, 1987, s. 104. ) Muhammed Sıddık el-Ğumari, Abdulfettah Ebu Ğudde.

Mütevatir olmaları hasebiyle “zarurat-ı diniyye”den kabul edilen ve bu yüzden “sem’iyyat”a taalluk eden hususlar arasında yer alan nüzul-ü İsa meselesi, tartışma ve redde kapalı bir mevzudur. Çünkü tevatür yoluyla sabit olan her hangi bir hükmün inkarı, Hz. Resulullah’ı da inkar anlamına gelir.

Muhammed Abduh, Reşid Rıza, Mahmud Şeltut gibi modernist anlayışa sahip kişiler mütevatir hadislerin gücünü yakinen bildiklerinden hadislerin mütevatir olduklarını reddetmişlerdir. Böylece de meseleyi itikadi alanın dışına taşımak istemişlerdir.

(Batının Akıl Ocağında Buharlaştırılan Hakikat Nüzul-ü İsa / İhsan Şenocak)

Her ilim dalında o ilmin uzmanlarına müracaat etmek gerekir. Bayındır kelamcıları özellikle de mutezileyi taklid ederek mütevatir hadislere ahad hadis hükmü veriyor, ahad hadislerin de itikadi konularda kabul edilemeyeceği kararını veriyor. Güvenilir ve adil hadis alimlerinin görüşlerine itimad etmesi gerekirken o konuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan, hadis ilminden nasipsiz kelamcıların görüşlerine itibar ediyor. Hadis uzmanı olmadığı halde Bayındır kafasına göre davranıp reyle (yorumlamayla) mutevatir hadislere ahad hadistir diyerek kolay ve rahat bir şekilde işin içinden çıkıyor. Kendisine ilim adamı süsü verilen biri nasıl olup ta söz konusu Hz. Peygamberin bizlere bıraktığı miras olan hadislere vurdumduymaz ve gayri ciddi davranabiliyor? Nasıl olup ta patavatsızca hevai ve nefsani davranarak akli hüküm verebiliyor? Bu konuda sarih aklın ve sahih naklin çatışmadığı halde nasıl ahkam kesilip muhalefet edebiliyor?

Son olarak yazımı Ahad hadisin akaidi konularda delil teşkil edip etmediği hakkında Muhammed Salih Ekinci hocanın sözlerini iktibas etmek ederek bitirmek istiyorum:

Birçok delil vardır ki, Allah’ın dininde zanla veya zanna dayalı haber-ul ahâd ile amel edilmesinin vacip olduğunu gösterir. 

Birinci delil: Zan ile amel etmek, dünyevi bir zorunluluk olduğu gibi dini bir zorunluluk olduğu da kesindir. Gerçek olan şu ki, dünyevi işlerimizin neredeyse tamamı zan üzerine kaimdir, bir insan sadece ilerde oturacağım ümidiyle bir ev inşa eder, bir öğrenci yalnızca bitirip mesleğimi alırım umuduyla okula başlar ve hâlbuki bunlar sadece zandır. 

Hatta iyi düşünüldüğünde, zanla amel etmenin rahmet olduğu anlaşılır. Çünkü eğer insanlar her şeyin akıbetini bilselerdi; yani yakini bilgiye sahip olsalardı, ileriye yönelik hiçbir ümitleri olmayacağından, yaşam bir azaba dönüşürdü onlar için. Kur’an ve mütevâtir sünnetle amel etmenin, ancak ahad haberlerle (hadis) amel etmekle mümkün olabileceğini daha önce belirttik. Kur’an-ı Kerim amel edilsin diye indirildiğine göre, bunun yolu sünnetin haber-ul ahâd kısmıyla amel etmekten geçer. 

İkinci delil: Yüce Allah der ki: “Şayet bir fasık size bir haber ulaştırdığında (o haberi) araştırın.” (Hucurat, 6) Bu ayetten anlaşılan, adil kişinin verdiği haberin araştırılmasının vacip olmaması ve zan ifade eden haber-i vahid ile amel etmenin caiz olduğunu gösterir. 

Üçüncü delil: Allah Resulü’nün (s.a.v) dini hükümleri tebliğ ve helal-haramı bildirmek için bir takım elçiler görevlendirdiği mütevâtir rivayetlerle sabittir. Kimi zaman bu elçiler, beraberlerinde yazılı belgeler taşıdılar. Bu duruma, krallara gönderilen elçileri örnek verebiliriz. Allah Resulü’nün (s.a.v) emirlerini taşımaları ahâd yolu üzereydi. Bununla beraber, elçiler masum olmayıp taşıdıkları haber zan çemberine dahildi. Şayet haber-ul ahâd hüccet olmamış olsaydı, tebliğ görevi ifâ edilmiş olmazdı. 

Dördüncü delil: Sahabiler (r.a) sınırlanmayacak kadar çok vakıalarda adil kişinin bildirdiği haber ile amel edilmesinin vacib olduğuna icmâ ettiler. Bu vakıalar tek tek mütevâtir derecesine ulaşmasalar da bir bütün olarak mütevatirdir. Sabit vakıaların tümünü ele almaya kalkarsak buna nefesler yetmez; kâğıtlar ise yazmakla tükenir.

(Dinde Delil Olarak Sünnet ve İnkar Edenin Hükmü / Muhammed Salih Ekinci)