İslam’ın Doğru Bir Şekilde Anlaşılmasının Önündeki Engeller

e-Posta Yazdır PDF

Yüce Allah insana iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, hakkı batıldan, hidayeti dalaletten, zulmü adaletten, imanı küfürden, nankörlüğü şükürden, masiyeti itaatten, fazileti rezaletten ayırabilecek akıl nimeti ve düşünme kabiliyeti vermekle kalmadı, insanoğluna lütfedip merhamet ederek tarihin her döneminde elçiler ve kitaplar göndererek ona hayrı ve şerri bildirmiş, fücur ve takvasını ilham ettiği insanı iyiliğe hayra teşvik edip onu, kötülük ve şerden sakındırmıştır.


Şüphesiz biz ona (doğru) yolu gösterdik. İster şükredici olsun ister nankör.( insan /3) Sonra da ona fücur (bozukluk) ve takva (korunma) kabiliyetini verene yemin olsun ki, Elbette nefsini temizleyip parlatan kurtulmuştur. Onu kirletip gömen de ziyan etmiştir. (şems / 8-10)


İslam’ın anlaşılmasının önündeki engelleri; kısaca araştırmama zahmetine girmeyip cehalet lüksüne kapılma, laik – kemalist - sekülarist eğitim sistemi, batıyı kültür ve yaşantısnı özendirmek için basın ve medya sektörünün kullanılması, Yahudi masonluğun mahsulü olan fikir akımlarının aileyi ve toplumu fesadı, Hristiyan misyonerliğin yayılma gayretleri, bidat ve hurafelere göre yaşamak,  abi, hoca ve şeyhlerin dinde otorite sahibi kılınması olarak sayabiliriz.


Dini araştırmayıp kulaktan dolma bilgilere iltifat eden, yada bir gazetenin çıkardığı takvim yaprağında aslı astarı olmayan bilgilerle dolu dini yanlış anlatan uydurma hadislerle menkıbeleştiren dine israiliyyat sokmaya çalışan ve TV yayınları gibi kuruluşların olağanüstü gösterdikleri sıkıntı çekmeyen gerçek hayattan kopuk uçan evliya modeli, islamda yoktur, yine aynı televizyonda huzura doğru programı yapan malum şahıs gibi ilmihal Müslümanları kendilerini tek mezhepli ve ehli sünnet diğerlerini dalalet fırkası olarak görürler. Ama öte taraftan onların kurdukları ihlas finans gibi banka şirketleri hacı bildiğimiz kişileri dolandırmakta beis görmezler. Yani bir taraftan hedef kitlenin akıllarına ket vurup doğru düşünmelerinin önüne set çekerken, bir taraftan da ceplerindekilerini boşaltma peşine giderler, tabii ki olan islama olur, İslam adına yaptıkları için insanlar İslami kurum ve kuruluşlara güveni kalmaz, gittikçe Müslüman camiadan nefret etmeye başlarlar. Yine bir  TV de çıkan sırlar kapısında herhangi bir kazada sanki gayb aleminden gelen yardımlarla kurtarılmış izlenimi verilmek istenir, bazen bu programda hiç islamla alakası olmayan tipler sırf rol icabı senaryoda oynatılır, yani amaca giden her araç mübahtır kendilerince. Yada beşinci boyut programıyla rüya aleminde birtakım nurlu dedelerin Hızır gibi yardıma yetişmesi gerçek hayattan kopuk seyirci toplamaya yönelik abartılı, çocukların için zararlı bu programlar duygu ve vicdan sömürüsü içerir kurgu ve senaryodan öteye geçmez. Bunların yurtlarında okuyan fakir maddi durumu iyi olmayan üniversite öğrencileri veya dersanelerine devam eden üniversiteye hazırlık öğrencileri bir taksit geciktirdikleri zaman mahkemeye vermekten çekinmeyen materyalist liberal (ölçüsüz) müslümanlardır. Yani anlayacağınız tvlerdeki gibi masum değiller, gerçek reel hayatta. Çünkü tvlerde ruhsuz, cansızdırlar, realist değil ütopik oynarlar da. Oysaki senaryoda ne kadar merhametli, vicdanlılar, ama gelin görün ki, gerçek hayatta acımasız ve gaddarlar. En kötü yükseliş gariban, fakir fukara üzerinden kazanıp yükselmek, holdingleşmektir.


Laik - kemalist- sekülarist eğitim sistemi karma eğitim sistemi yani kız erkek yanyana tabiri caizse ateşle barut yanyana olması çağdaşlık oluyor. Laik kemalistlere göre cinsiyetler arasında haremlik - selamlık olması gericilik olarak kabul ediliyor. Ergin bireyin reşit yaştayken cinsel olarak gelişmenin biyolojikmen doğal olduğu ahlakla ilgisi olmadığını düşündükleri için onlara göre doğal dürtülerin bastırılmaması, gençlerin özgür yaşamına din ve ahlak vb etkenlerle müdahale edilmemesi gerekir. Böylelikle eğitimde ahlak ilkesi zedelenerek gençlerin maneviyat şuuru dumura uğratılır, hal ver hareketlerinde herşeyden hür ve bağımsız olduğu fikri aşılanarak din ve ahlak eğitimi bir kenara atılmış olunur. Bu eğitim sistemiyle insanların kafa yapıları egemen cahiliyye sisteminin istediği biçimde şekillenir. Uluscu kemalizmin nutukları olan andımızla uyutulur körpe çocuklarımız, tek tip kişilik oluşturulmak istendi yıllarca düzene uygun kafalar çıkarılmak istendi bu bozuk sistemin çarklardan. Türkiye’nin yarınları, içkili - danslı eğlencelerle şeriata küfreden, ulu önderin anıtkabirini tavaf eden cumhuriyet çocuklarının yetiştirilmesi için çağdaş yaşamı destekleme derneği vb kuruluşlar burslarıyla destek olmaya çalıştılar bunlara. Sol Kemalist ulusalcı zihniyet eğitim müfredatına darwin teorisini koyarak insanın maymundan geldiği saçmalığını genç dimağlara empoze etmeye çalıştılar. Din ve devlet işlerinin ayrıldığı resmen diyanet işleri kurularak tescillendi, resmi ideoloji böylece dini de kontrol altın almış oldu. Öyle ki, diyanet devlet eliyle uygulanan şans oyunlarının, işletilen eğlence ve içki yerlerinin faizin tefeciliğin haram olduğunu başörtüsünün farz olduğunu söylemeyecek kadar cesaretsiz ve yetkisizdir. Arap alfabesinin kaldırılmasının ardından kılık kıyafet kanunu ve şapka kanunuyla batılılaştırıla türk toplumu büyük bir toplum mühendisliğiyle karışı karşıyaydı aslında Azınlık bir grup çoğunluğa tahakküm ediyor, demokratik devletten ideolojik devlete kendilerin gibi düşünmeyen rejime başkaldıran zulümlerine alkış tutmayan senaryolarını bozan Müslümanları düşman görürler.


Yahudi masonluğun en çok üzerinde durdukları konular din, ahlak ve aile yapısını ifsad edilmesi, gençliğin eğlence, içki, kız düşkünlüğüyle maneviyattan uzaklaşması, kürtaj, eşcinsellik vb. gayri ahlaki davranışların toplumda yankı bulması için çalışırlar. Yahudi kökenli Karl Marx, Sigmund Freud ve Emile Durkheim psikolojik, siyasal ve sosyal teorilerinin masonluğun benimseyip dünyaya ihraç ettiği teorilerdir. Marx’a göre feodal zirai toplumda çalışma hayatında söz sahibi olan erkek hakimiyetinde olduğundan dine ve aileye bağlılık sözkonusu iken, sanayi toplumuna geçildiğinde kadının iş hayatına atılmasıyla namus ve iffetin önemini yitireceğini savunur. Marx devamla dini haklarını almak için uğraşan işçi sınıfının uyuşturulması için önüne konan bir afyon olduğunu savunur. Cinsel arzuyu en büyük güç olarak nitelendiren Freud ise din ve ahlakın cinsel gücü bastırmaya yönelik olduğunu savunarak cinsel serbestliğin olduğu bir toplum hedefler. Durkheim de dinin evliliğin ve ailenin fıtri müesseseler olmadığını savunarak dinsiz, ahlaksız, ailesiz ve evliliksiz bir toplumun oluşmasında fesad tohumları ekmiştir. Aslında bütün bu bozuk ideolojilerin seküler, profan bir toplum hedefledikleri; kadını, aileyi nesli yok edip toplumsal bozgunculuk çıkarmak istedikleri aşikardır. “Dünya hayatına dair konuşması senin hoşuna giden, pek azılı düşman iken, kalbinde olana Allah’ı şahid tutan, işbaşına geçince, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekin ve nesli yok etmeğe çabalayan insanlar vardır. Allah bozgunculuğu sevmez.” ( Bakara / 205) Dinin hayattan dışlanması, dinin vicdanlarda saklı tutulması, dinle devletin, maddeyle mananın, bedenle vücudun, dünyayla ahiretin ayrıştırılması amaç ediniliyor. Zaten dinin bilim ve akıla taban tabana zıt ve doğmatik olduğu fikri Ortaçağ Avrupası’ndan bu yana var. Ortaçağ Avrupası’nda Hristiyan ruhbanların kilise otoritesini kötüye kullanarak çarşı pazarlarda para karşılığında endülüjans (af, mağfiret belgeleri)  satarak mal varlılarını çoğaltıyorlardı. Bir yandan da kiliseye karşı çıkanlar engizisyon mahkemelerinde verilen kararla diri diri yakılıyordu. Bu sırada Giordano Bruno evrenin sonsuzluğu düşüncesinden vazgeçmediği için kazığa bağlanarak yakıldı, Galileo Galilei Galileo evrenin merkezinin Dünya olmadığı, ve Dünya’nın Güneş etrafında döndüğü fikirlerini ileri sürdüğü için böylelikle ev hapsine mahkum edilir. Bu süreçle birlikte bilim ve din biribirinden ayrılmış oldu. Ortaçağ’dan sonra aydınlanma felsefesiyle birlikte bilim ve akıl kutsanmaya din aşağılanmaya materyalist dünya görüşü yayılırken metafizik dışlanmaya maruz kaldı.


Kendilerini Lezbiyen, Gey, Biseksüel, ve Trans (LGBT) bireylerin örgütleri olarak lanse edenler ve bunlara destek veren Ergenekon operasyonlarıyla gündeme gelen SEV, ÇEV ve ÇYDD gibi vakıf ve derneklerin misyonerlik faaliyetleri yürüttükleri mit raporuyla açıklanmıştı. Sağlık ve Eğitim Vakfı’nın Başkanı olan Yaşar Yaşer, uzun yıllardır Türkiye’de doğum karşıtı faaliyetlerde bulunuyor, kürtajı ve sezaryeni savunuyordu. Yaşer’in, Hıristiyanlığın bir kolu olan Protestanlığın Türkiye’de yayılması için faaliyet gösteren Dünya Kiliseler Birliği’nin Türkiye Temsilcisi olduğu belirtiliyor, eşi Gülseven Yaşerin de, kısa bir süre öncesine kadar başkanlığını yaptığı Çağdaş Eğitim Vakfı (ÇEV) aracılığıyla çağdaş bir yaşam idame ettirme adı altında feminizm propagandası yaparak, Türk aile yapısını ifasad edip batı modeli bir kadın ve aile modeli ortaya koymak için çalıştıkları ifade ediliyor.  Misyonerlik faaliyetleri ve Kiliseler Birliği’nden yardım aldığı yönünde hakkında suçlamalar bulunan ÇEV eski genel başkanı Gülseven Yaşer’in kızı Siminsu Uçak’ın (Baytok) din değiştirerek Hıristiyanlığı seçtiği öğrenildi. Ergenekon iddianamesinde ÇEV ve ÇYDD ile ilgili olarak Ergenekon üyeliği, misyonerlik, fişleme, PKK’lılara burs, kızları pazarlama gibi birçok iddia yer alıyor. ÇEV’de ele geçirilen bir raporda, öğrencilerin dini yaşamdan uzaklaşmalarının sağlanması yönünde telkinlerde bulunulduğu görülürken, iddianamede, doğu ve güneydoğu illerinden gelen öğrencilerin Batı illerinde açılan evlere yerleştirildikleri ve bu evlerde kız-erkek birlikte kalmalarının sağlandığı vurgulanıyor. (Kürtajın ardında da misyonerler varmış! / Muhammed Erdoğan / Yeni Akit) Katolik dünyasının ruhani lideri Papa 16. Benediktus, 2010 da ispanya ziyaretinde kürtaj ve ötanaziyi kınanıp, Avrupa ülkelerindeki hükümetlerden doğumu teşvik edici yasalar çıkartmalarını isterken bizimkiler doğum kontrolü ve kürtajı savunup dinsiz ve ahlaksız bir toplumun meydana gelmesi için tüm enerji ve nefeslerin tüketiyorlar. Aileyi bozarak özgür toplum olacaksa olmaz olsun, toplumun temeli aile ifsad olursa, toplum ahlaken çökmeye ve nihayetinde toplumun zincirleri yavaş yavaş çözülmeye başlar. İşte o zaman toplumun kıyamet vakti gelir, kötü akıbet başımıza gelmeden bu gidişata dur demekliyiz var gücümüzle.


Kartel basın ve medya kültürel emperyalizmin koludurlar. Ahlaki dejenarasyonun başat aktörü aslında batının emellerine hizmet eden dine, örf ve geleneklere savaş açıp gençlere batı yaşantısı süslü gösteren kadın erkeğin sarmaş dolaş olmasını tabi karşılayıp flörtü her iki cins içinde doğal olarak lanse eden, aldatmayı çiftler için normalmiş gibi gösteren bizim kapitalist partronların yayınları ve televizyonlarıdır. Kadının iş hayatına sürükleyip kadın erkek eşitliği yalanıyla feminizmi ateşleyen, toplumun ifsad olmasında çocuk pornosundan, aile içi şiddete, gençlere sınırsız özgürlüğü pompalayıp onları yaydan çıkan ok gibi kuralsız ve ilkesizleştiren de yine bu medyadır. Heidegger, “kamera, izleyiciye yöneltilmiş bir silahtır” sözü boşuna olmasa gerek. İletişimi sağlamaktan çok ideoloji pompalayan, gençleri hegemonyasına çekip zihinleri ve yaşam biçimini batılı giyim kuşam ve eğlence kültürüne endeksleyen bu silah çocuklarımızı yaylım ateşine tutuyor. Onların bu görsel ve zihinsel kirlenmeden kurtarılmasında aileler olarak bizlere çok büyük görev düşüyor. En azından İslami yayın ve medya seçeneğini sunmamız, eğitimleri için bilinçli programlara tabi tutmamız lazım. Gençlerin futbol müzik dizi hobilerini tutkulaştırıp fanatikleştirerek gündemin dışına çıkmadan onları İslami değerlerle yetiştirip gündemin içine çekmeliyiz. Görsel ve yazılı Medyanın kuşatmasına karşılık onları inançlı bilgili ve erdemli yetiştirmeliyiz. Aksi taktirde iletişim ve medya bombardımanı altında benlikleri, zihniyetleri ve kültürel kimlikleri büyük yara alacaktır. Bir çözüm olarak Yusuf Kaplan’ın medyatik kirlenmeye devlet eliyle müdahale edilmesi fikrine katılıyoruz. Bu konuda Yusuf Kaplan’ın şunları söyler: Televizyonlarımızın çoğunun bütün program türleri, özellikle de dizileri ve magazin-eğlence türü programları, sanki bu toplumun değerlerini delik deşik etmek üzere planlanmış ve kurgulanmış gibi yayın yapan sömürgeci bir zihniyete sahip. Böyle bir şeyi, sömürgeciler bile yapamazdı. Devlet, reytingi, kar güdüsünü öne çıkaran ticari televizyonculuk anlayışıyla toplumu çözen, kendi geleceğinin altını oyan yabancılaştırıcı, kendi değerlerimizi çözücü ticari televizyonculuk anlayışına müdahale etmiyor. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şeye izin verilmez. ( Yusuf Kaplan’la röportaj: çocuklarımızı medyaya kaptırıyoruz/ Semerkant aile dergisi)


Erdem ahlak ve terbiyeye cephe açan, namusluları kötü namussuz, dalavereci, karaktersiz kişileri iyi gösteren kalabalık kitleyi peşinden sürükleyen akletmeyen, okumayan, deve kuşu gibi etrafındakilerin problemini umursamayan, gündemden kopuk silik vicdanlı kişiler yetiştiriyor medya zihinleri işgal eden eden televizyona albenisine çocuklarımızı kaptırmayalım. Aile terbiyesinden geçerek okuma kültürüyle yetişen nesiller ancak görsel basının ağına takılmadan şerefli ve onurlu yaşarlar, sürü kalabalık olmaktansa nitelikli kişiler lazım bu topluma yön vermek için yarını onlar şekilendirecek bilgi birikimiyle, hikmetli bakışıyla ve geniş düşünce yelpazesiyle erdem ve irfan yolculuğunu onlar sürdürecekler elbette.


Geleneksel din anlayışına sahip halk Kuranı Kerimi o kadar saygılı ki, en güzel kılıfa koyup en yükseğe koyar, yine anlaşmazlıklarda onun adına yemin ederler. Fakat hiçbir zaman açıp içindeki ilahi mesaj bize ne yapmamızı emrediyor? Neyi yasaklıyor? diye merak etmezler. Yada mezarlıklarda ölülere okurlar, muska yapmak, sihir yapmak  veya fal için okurlar da Kuran’ın dirilere gönderildiğini unutur sadece cenazelerde telkin yaparlar.


Merhum Mehmet Akif Ersoy bu durumu dizelerinde şöyle haykırıyor:


Ya açar nazm-ı celilin bakarız yaprağına

Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına

İnmemiştir hele Kur’an şunu hakkıyla bilin

Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için.

Taklidi imanla analarının kucağında Müslüman olma şerefine erdirilen bu gibiler islamı araştırma zahmetine katlanmaz ancak kıssaları iyi okur dinler, mevlidleri dindenmiş gibi zanneder, ziyaretlerde adak adamak, çocuk olsun diye ölü kimselerden dilek dileme, ömründe hiç yapmadığı ibadetleri kandil gecelerinde bütün kaza namazların kılmak isteme, iki bayram arasında nikah kıymama, ölüyü defninden sonra şeker dağıtma, misafirin veya yolcunun ardından su dökme, hidrellez ve yılbaşı kutlamaları vb. bidat ve hurafeler dinde yeri olmayan kişiyi akidesine zarar veren saf ve sahih İslam anlayışından uzaklaştıran fiil ve hareketlerdir.


Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki; “Her kim bizim bu işimizin (yani dinimizin) içine ondan olmayan bir şeyi yeniden sokarsa (o yaptığı iş) merduddur, başına çalınır.( Buhari –Müslim)


Kişiler kendi akılarıyla düşünüp kuran ve sünnette yeri olmayan bir konuda bilmem sırf  abileri, icazetsiz şeyhleri, hocaları, liderleri, yaptı diye onların yolundan giderse körü körüne taklid etmiş olur, birincisi aklıyla sorgulamadığı için akıl nimetini bir kenara itmiş olur, ikincisi yapılan eylemin yada söylenen sözün nakille uyuşup uyuşmadığını ölçüt almadığı için gittiği yol merduttur. Onlara, "Gelin Allah’ın indirdiği Kitap’a ve peygambere uyun" dendiğinde, "Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter" derler; ya ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolda olmayan kimseler idiyseler de mi? (Maide / 104) Bakarsınız şeyhinin elinin ekmeğe değmesini şifa zannedenler, bir kaza olduğu yada sıkıntıya düştüklerinde onu sıkıntıdan kurtaranın şeyhi olduğunu zannedenler yanılıyorlar. Zira Allahtan başkası onun izni olmadıkça ne fayda verebilir ne de zarar verebilir.


De ki; "Allah’ın dışında zannettiklerinizi imdada çağırınız bakalım. Onlar ne göklerde ve ne de yerde zerre kadar bir şeye sahip değildirler. Gökler ile yeryüzü üzerinde hiçbir ortaklıkları olmadığı gibi onların hiçbiri Allah'ın yardımcısıda değildir. (Sebe / 22)


Ve eğer Allah, sana bir zarar dokunduracak olursa, onu O'ndan başka giderecek yoktur. Ve eğer sana bir hayır dilerse, o zaman da O'nun hayrını engelleyebilecek kimse yoktur. O, lütfunu dilediğine nasip eder. Allah çok affedici çok esirgeyicidir. (Yunus / 107)

Hz. Ömer(R.A) sahabenin çok aşırı saygı gösterip ve kudsiyyet atfettikleri ağacı kesmeye iten şey aslında sahabenin şirke düşme korkusuydu. Çünkü sahabede birer insandı sonuçta. Müslümanların tevhidden ayrılıp şirke düşmesi hadiste belirtildiği üzere gece siyah taş üzerinde yürüyen karıncanın adımından daha gizlidir. Tirmizi, Ebu Vakıd Elleysi'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir. Rasûlullah'la (s.a.s) Huneyn savaşına gitmiştik. Yeni müslümandık. Müşriklerin, Zat-ı En-vat adı verilen çevresinde toplandıkları, silahlarını astıkları bir ağaçları vardı. Bunun yanından geçerken; Ey Allah'ın Rasûlü dedik, onlarınki gibi bize bir zat-ı envat yap. Allah Rasûlü buyurdu: Allah'u Ekber! İşte bu, sünnetullahtır. Nefsimin elinde bulunduğu Allah'a yemin ederim ki, Benî İsrail'in Musa'ya dediğini dediniz: "Onların tanrıları gibi bize bir tanrı yap. Şüphesiz, sizden öncekilerin yolundan gideceksiniz."(Tirmizi.) İmam Ebu Bekir el-Tartusî der ki: Hz. Ömer'e, insanların, sahabenin Rasûlullah'a biat ettiği ağacın altına gittiği, orada namaz kıldıkları haberi gelince, müslümanların fitneye düşeceği korkusuyla ağacı kestirdi. Yada hocası okumak için başını açarsan caizdir der onun muntesipleri aynen hocaefendinin dediği gibi okumak da farz kardeşim başımı açıyorum ama ileride doktor, avukat, mühendis yada öğretmene olup ülkeme faydalı olacağım diyerek kendini haklı çıkarmanın peşinde olur. Düpedüz bu yaptığı takiyyedir aslında. Halbuki dünyalık için Allah’ın emrini bir kenar koyamaz. Kimse buna fetva vermez, zaten fetva verecek ilmi kapasitesi yok ki hadiste belirtildiği üzere yaradana isyan hususunda yaratılana itaat yoktur. Yada başka dinin mensuplarıyla diyalog kurmanın peşinde olur birileri. Bilmez mi ki, diğer dinler tahrif olmuş, kıyamete kadar Allah katında makbul olan hak din islamdır. Yine peygamberimiz (S.A.V) diğer dinden olanlara islama çağırırken davet mektupları göndermiştir. Meselası Habeşistan Necaşisi Ashama'ya, Mısır'da Mukavkıs'a, Bizans İmparatoru Heraklius'a, İran İmparatoru Kisra'ya bu mektuplardan göndermiştir.  Mektubun baş kısmı Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla, Allah Rasulü Muhammed'den ibaresiyle başlar ve Allah’ın tek ve ortağı olmadığı, Resulün de O’nun dinini tebliğ eden elçisi olduğu vurgulanır. Yoksa Büyük Ortadoğu projesinin bir ürünü müdür? Aslına bakılırsa Hayri Kırbaşoğlu hocanın dediği gibi ılımlı islam bir din projesidir, hemde batının siyasal islamın yükselişini, islami direniş bilinci olan cihad ruhunu küresel dünyada yok etmek batının zulüm ve haksızlıklarına göz yumacak demokrasi, insan hakları ve barış yalanlarına kanacak Müslüman tipi oluşturmak.

 

Velhasıl-ı kelam kardeşlerim! Kuran ve sünnete dönmeden hakiki manada islamı yaşamamız mümkün değil. Ne devletin dini kontrol altına almak için diyanet aracılığıyla yürütülen resmi din anlayışı,  ne içine bidat ve hurafelerin karıştığı geleneksel din anlayışı ve ne de batının bizimkilere rol biçtiği, tabiri caizse emperyalist ve sömürgeci batıya karşı müslümanları kuzulaştıran, eli ayağı kesilmiş, tepkisiz ve omurgasız ılımlı islam anlayışı yaramıza merhem olamaz.