İslamı Ne Kadar Yaşıyoruz ?

e-Posta Yazdır PDF

“Sizler insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Kitab'ı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, aklınızı kullanmıyor musunuz?” Öncelikle şunu vurgulamak gerek: Müminlerin her zaman nasihate ve uyarıya ihtiyacı vardır ve uyarı ancak Müslümanlara fayda verir. Allah (c.c.) bir ayette şöyle buyurmuştur: “Sen öğüt ver! Zira öğüt müminlere fayda verir.”   İnanmayanlardan Kur'ân-ı Kerîm’de şöyle bahsedilmiştir: “O inkar edenleri uyarsan da uyarmasan da fark etmez. Onlar iman etmezler.”  Bir başka ayette de şöyle buyrulmuştur: “Onları doğru yola çağırsanız size uymazlar, çünkü onları çağırmanız yahut onlar gibi sizin de susanlar olmanız aynıdır (Onlar inanmazlar).”
 
   Bu mesajları dikkate alan müminler sürekli kendilerini sorgular, kıstas kabul ettikleri Kur'ân’ın emir ve yasaklarına göre kendilerine çekidüzen verirler. Allah (c.c.) sözün en güzeline/vahye kulak kesilen bu kullarını şöyle övmüştür:

   “Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah'ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. İşte asıl akıl sahipleri de bunlardır.”  Diğer yandan hak ve hakikatlere kulaklarını tıkayanları kınamış, müminleri de “İşitmedikleri halde işittik diyenler gibi olmayın.”  şeklinde uyarmıştır. Allah (c.c.) müminlerin, Kur'ân karşısında takınmaları gereken tavrı şöyle beyan etmiştir:

   “Kur'an okunduğu zaman onu bütün dikkatinizle dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin.”  Buna karşılık inanmayanların tavrını da şöyle açıklamıştır:

   “İnkâr edenler: Bu Kur'an'ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın. Umulur ki bastırırsınız, dediler.”

   O halde bütün eğer kendimizi ve İslamî yaşantımızı sorgulayacak olursak işe buradan başlamalıyız: Acaba Kur'ân ile bağlantımız ne kadardır? Onu günde metniyle, mealiyle birlikte ne kadar okuyoruz? Teknolojinin bütün hızıyla hayatımızı işgal ettiği bir ortamda teybimizde, videomuzda, bilgisayar vs. araçlarımızda Kur'ân’ı, Kur’an hakikatlerini ve İslam'ın güzelliklerini anlatan sesli programları ne kadar takip edebiliyoruz? Ya da bu tür araçlarımızda hangi Kur'ân programları mevcuttur? Acaba dinlediklerimizden kaçta kaçını hayatımıza yansıtabiliyoruz?

   Allah (c.c.) bir ayette Kur'ân’ın hayatımızdaki konumu ve önemini şöyle vurgulamıştır:

   “Biz ona (peygambere) şiir öğretmedik. Hem bu ona gerekli de değildir. Onun söyledikleri ancak bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır. Dirileri uyarması ve kafirlere cezanın hak olduğunu bildirmesi için (ona gönderilmiştir).”

   Ayet ısrarla “Dirileri/hayatta olanları uyarmak için” diye vurgu yaparken pek çoğumuz onu sadece ölülere okunan bir kitap haline getirmiş bulunmaktayız. Yine aynı ayette Kur'ân-ı Kerîm’in bir şiir, sadece edebî bir eser olmadığı, tam aksine bir mesaj/öğüt, her şeyi açıklayan apaçık bir Kur’an olduğu özellikle vurgulanırken yine bir çoğumuz sadece onun ahenkli bir şekilde okunuşundan zevk alıp asıl mana ve maksadını göz ardı etmekteyiz.

   Milli şairimiz merhum Mehmet Akif ERSOY, bu konuyu dile getirmiş; Müslümanların genel durumunu ve bize düşen görevi şu şekilde özetlemiştir:
   SAFAHÂT adlı ünlü eserinin ÂSIM Bölümünde de M. Âkif, şu öz eleştiriyi yapmaktadır:

 “Ölüler dini değil diriler dini bu din
 Dipdiri kalacak hep, dipdiri durdukça zemin!”

   Sadece eleştirmekle kalmayıp yapılması gerekeni de yine şu mısralarla anlatmaktadır:

 “Doğrudan doğruya Kuran’dan alarak ilhamı
 Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı.”

   Burada Müslüman olarak dikkat etmemiz gereken bazı önemli hususlar vardır:
   a. İslâm ihtiyarların dini değildir.
   b. İslâm hastaların dini değildir.
   c. İslâm fakirlerin dini değildir.
   d. İslam mevsimlik bir din değildir.
   e. İslâm ölülerin dini değildir.

   Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadiste şöyle buyurmuştur:

   “Beş şey gelmeden evvel beş şeyin kıymetini bil:

   • İhtiyarlık gelmeden gençliğin kıymetini bil.
   • Hastalık gelmeden sağlığın kıymetini bil.
   • Fakirlik gelmeden zenginliğin kıymetini bil.
   • Meşguliyet gelmeden boş vaktin kıymetini bil.
   • Ölüm gelmeden hayatın kıymetini bil.”

   Yukarıdaki eleştiri ve tavsiyeleri dikkate aldığımız zaman yapılabilecek pek çok iş ortaya çıkar. Her şeyden önce boşa harcayacak tek saniye ve tek kuruşumuzun olmadığını bilmek zorundayız. Öncelikle nefis muhasebesi dediğimiz öz eleştiriyi ihmal etmemeliyiz.

   Büyük hadis âlimi Ebu Davud şöyle demiştir:
   - Topladığım hadislerin içinden şu dört hadis, hadislerin özüdür. Dinin özünü kavramak ve dinini yaşamak isteyen kişi için bu dört hadis yeter:

   • Ameller niyetlere göredir. Herkese niyet ettiği şey vardır. Öyleyse kimin hicreti Allah'a ve Resülüne ise, onun hicreti Allah ve Resülünedir. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalığa veya nikâhlanacağı bir kadına ise, onun hicreti de o hicret ettiği şeyedir.”

   Bu hadisin söylenme sebebi, mana ve maksadı hadis kitaplarında genişçe izah edilmiştir. Ancak biz kısaca şunu vurgulamak isteriz ki, bir Müslüman yaptığı her işte niyetini ve maksadını kontrol etmelidir. Müslümanın iyi niyetle yapacağı her işe sevap vardır. Ancak yapacağı işin de Allah (c.c.) ve Rasulünün rızasına uygun olması gerekir.

• “Kendisi için istediğini din kardeşi için de istemeyen kişi olgun mümin olamaz.”
Bu konuda da çok şey söylenebilir ve söylenmiştir. Çeşitli izahlar yapılmıştır. Ancak cihan padişahı, Osmanlı Hükümdârı Kânûnî Sultan Süleyman’ın şu mısralarıyla iktifa etmek isteriz:

   “Her ne kim sana sanursın, san anı kardaşına

   Filhakîka sözümü gûş et Müslümanlık budur.”

   • “Kişinin mâlâyânî şeyleri (faydasız boş iş ve sözleri) terk etmesi, onun müslümanlığının güzelliğindendir!”

   Burada sadece Müminun suresinin 3. ayetinde vurgulanan “O müminler ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler.” ayetini hatırlatmak isteriz. Bu ayet Firdevs Cennetini kazanacak, felaha ermiş müminlerin özelliklerinden bahsedilirken serdedilmiştir. Lokman suresinin 6. ayeti ise boş sözleri satın alanların acıklı akıbetini haber vermektedir.
   Ebû Davûd’un bahsettiği dört hadisten biri de şudur:

   • “Şu bir gerçek ki, haramlar apaçık bellidir, helaller de apaçık bellidir. Bu ikisi arasında (haram veya helal olduğu) şüpheli olanlar vardır. İnsanlardan çoğu bunları bilmez. Bu durumda, kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini de, namusunu da korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse harama düşmüş olur, tıpkı koruluğun etrafında sürüsünü otlatan çoban gibi ki, her an koruluğa düşebilecek durumdadır. Haberiniz olsun, her melikin bir koruluğu vardır, Allah'ın koruluğu da haramlarıdır. Dikkat! Vücutta bir et parçası var ki, eğer o sağlıklı olursa, vücudun tamamı sağlıklı olur, eğer o bozulursa, vücudun tamamı bozulur. Dikkat edin, bu et parçası kalptir.”

   Burada da Peygamberimiz (s.a.v.) müslümana çok güzel, ince ve hassas bir ölçüyü hatırlatmaktadır. Beynimizdeki şüpheleri gidermek yerine 40 kapıdan fetva aramak yerine helal ve haram olduğu açıkça bildirilen hususlara riayet ettikten sonra şüpheli olanlardan da kaçınmamız veciz bir benzetmeyle tavsiye edilmektedir. Ayrıca gönül dünyamızın sağlam bir şekilde Rızâ-i İlahîye uygun olarak hareket etmesi için de kalp organına dikkat çekilmiştir.

   Bu tür nebevî mesajlardan habersiz ve Kur'ân-ı Kerîm’i bir kenara bırakıp keyfine göre yaşayan insan zamanla şeytanın yakın bir dostu olur ve elinde ölçü olmadığı için de yoldan saptığı halde hala kendini hidayet üzere sanır.
   O halde sözü yapılması gereken önemli işler ve atılması gereken adımlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

   • Bol bol düşünmeli, fikir jimnastiği yapmalıyız. Zira tefekkür sadece filozofların ürünü değildir.

   • Vaktimizi iyi değerlendirip, faydalı eserleri bolca okumalıyız. İlim sadece ulemanın malı değildir.

   • Okuduklarımızı yaşamaya çalışmalıyız, Allah’ı unutmamalıyız. İbadet ve zikir sadece sofilerin değildir.

   • Yaşadıklarımızı başkalarına da güzelce anlatmalı, tebliğ etmeliyiz. Din ve cennet sadece bize ait değildir.

   Nitekim Allah (c.c.) bu konuda yanlış yapanları şu şekilde tenkîd etmektedir: “Sizler insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Kitab'ı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, aklınızı kullanmıyor musunuz?”

   • Kur'ân-ı Kerîm’i ve İslam’ın güzelliklerini başkalarına güzel bir şekilde anlatmalıyız.  Anlatırken kükrememeli, heyecanlanmamalıyız. Biz Hz. Mûsa, karşımızdaki de Firavun değildir.

   • Atalarımızla övünmekten vazgeçip yaşantımızı gözden geçirmeli, âdâba önem vermeliyiz. Kuru dava ile bu din yaşanamaz. Kimin nesi olduğun değil, kim olduğun önemlidir.

   Nitekim Erzurumlu Aşık Sümmani de tavsiyelerden oluşan uzunca bir şiirinde şunu söylemiştir:
   

   “Zalimler içinden hicret et durma
   Çünkü bu sünnettir kimseye sorma.
   Asilzadelikle kendini kurma.
   Mezar taşı ile iftihar olmaz.”

   “Bunları çok işittik” demekle ve dinlemekle iş bitmez, dinlediklerimize uymak ve onları hayatımıza tatbik etmek gerekir.  Kulakların değil, kalplerin pasını açmak ve silmek gerekir. Hayatta meydana gelen olaylara duyarsız kalamayız. “Aman bana ne? Neme lazım” dersen, bunun cevabı şudur:

   “Cennet ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değildir.”

   Nitekim M. Akif ERSOY bu tür vurdumduymazlar için şunları söylemiştir:

  “Bugün nasibini bulup da tıkınca kursağına,
  Yarını hiç düşünmez döner yatar sağına.
  Yıkılsa arş-ı hilafet tıkılsa kabre vatan
  Vazifesinde değil, çünkü hepsi Allah’tan(!).
  Ne hükmü var ki esasen yalancı dünyanın,
  Ölürse yan gelecek cennetinde Mevla’nın.
  Fena kuruntu değil, ben derim, sorulsa bana,
  Kabul ederse cehennem ne mutlu amca sana.”

  İman ettikten sonra dinimizi yaşarken ve başkalarına hak ve hakikati anlatırken elbette bazı sıkıntılarla karşı karşıya gelebiliriz. O zaman birbirimize mutlaka sabrı, yılmamayı ve dirençli olmayı tavsiye etmeliyiz.  Tarih boyunca din uğruna çile çekenler asla enayi değildir. Yoksa biz hiçbir zahmet çekmeden cennete gireceğimizi mi sanıyoruz? Allah (c.c.)bu konuda şöyle buyurmuştur:

   “Yoksa siz, kendinizden önce gelip geçenlerin hali (uğradıkları sıkıntılar) başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar, öyle sıkıntılar dokundu ve öyle sarsıldılar ki, hatta peygamber ve beraberinde iman edenler: ‘Allah'ın yardımı ne zaman?’ demeye başladılar. Bak işte! Gerçekten Allah'ın yardımı yakındır.”

   Selam hakka tabi olanların hakkıdır…