Okumayıp Bilgiyi Nasıl İşleyeceğini Bilmeyen Milletler Köle Oluyor…

e-Posta Yazdır PDF

Eskiden savaşlarda esir alınan ya da başka ülkelerden kaçırılıp hizmet ettirilmek amacıyla satın alınan erkeklere köle denilirken kadınlara ise cariye denilirdi.


Günümüzde tam anlamıyla köle ve cariye olmasa da değişik isimler adı altında bazı toplum ve yörelerde hala rastlanılmaktadır. Yani yaşadığımız çağda kölelik ve cariyelik sadece şekil değiştirdi.


Eskiden insanların bedenleri kontrol altına alınarak fiziksel güçlerinden faydalanılırken; günümüzde bedenlerinden daha çok beyinleri kontrol altına alınarak kullanılmaktadır. Başka bir ifadeyle eskiden kölelere kaçmasın ve sahibine bağlı olsun diye ayaklarına prangalar vurulurken; günümüzde insanların beyinlerine prangalar vurulmaktadır. Tabi ki günümüz köle ve cariyeleri, beyinlerine pranga vurulduğundan bile habersizdirler. 


Ayaklara değil de beyinlere pranga vurulduğunun en güzel örneklerine de bugünkü Müslüman ülkelerine bakarak daha iyi anlamaktayız. Çünkü okumayan, düşünmeyen ve icraatı olmayan bir İslam âlemi vardır.


Evet bugün İsrail, vaat edilmiş topraklar adı altında Kudüs ve Filistin’i işgal etmeye çalışırken Müslüman ülkelerden İsrail’e ses getirecek ciddi bir tepki veril(e)memektedir. 


Haritaya baktığımız zaman İslam ülkeler arsında bir çıban gibi duran İsrail; yine Müslüman ülkelerin arasındaki Filistin’i işgal etmeye çalışırken Müslüman ülkelerin duyarsız olmaları beyinlerine pranga vurulduğunun bir göstergesi değil midir.


Eskiden ayaklarına pranga vurulan kölelerden üretim adına faydalanırken, beyinlerine pranga vurulmuş Müslüman ülkeleri ise tüketim endeksli hayat yaşatılarak batılalar tarafından sömürülmektedir. Bugün Müslüman ülkelerinin el ve ayaklarında prangalar olmasa beyinlerinde olduğu bir gerçektir. Çünkü okumayan ve tüketim endeksli bir millet olduklarından hayatlarını da öğrenilmiş çaresizlik içinde devam ettirmektedirler.

Bir kafesin içine beş maymun, kafesin tam ortasına da bir merdiven konur. Kafesin tavanına maymunların merdivenle rahatlıkla ulaşabilecekleri şekilde muzlar asılır. Maymunlar muza ulaşmak için merdivene çıktıklarında, üzerlerine soğuk su dökülecek şekilde su kovası ayarlanır.


Kafese aç olarak konan ve tavandaki muzları gören maymunlar, muzları yemek için merdivene çıkmak isterler. Her maymun merdiveni çıkıp muzlara ulaşmak istediğinde üzerine bir kova soğuk su dökülür. Kafesteki bütün maymunlar bu denemeler sonucunda sırılsıklam olurlar. Bir süre sonra muzlara hareketlenen maymunlar, diğerleri tarafından engellenmeye başlanır.


Daha sonra su kovası iptal edilir ve içerdeki maymunlar sırasıyla dışarıdaki maymunlarla değiştirilir. İçeri giren aç maymunun yapacağı ilk iş muzlara ulaşmak için merdivene tırmanmak olur; fakat diğer dört maymun tarafından engellenir. Tekrar teşebbüs etmeye kalkınca da diğer maymunlar tarafından güzelce dövülür. Daha sonra ıslanmış maymunlardan biri daha yeni bir maymunla değiştirilir. Kafese konan ikinci yeni maymun da merdivene ilk hareketinde engellenir ve güzelce dayağını yer. İkinci maymunu en istekli ve en şiddetli döven de kafese ilk giren yeni maymun olur. Islanmış maymunlardan üçüncüsü de değiştirilir ve muzu yemek için yapacağı ilk hareketinde de cezalandırılır. Diğer dört maymundan yeni gelen ikisinin yeni gelen maymunları niye dövdükleri konusunda hiçbir fikirleri yoktur. Son olarak ıslanan dördüncü ve beşincisi de yenilerle değiştirilir ve aynı akıbeti yaşarlar. 


Karınları aç ve tepelerinde muzlar asılı olduğu halde hiçbiri muzu yemek için teşebbüs etmez. Çünkü maymunlar; “Burada işler böyle gelmiş böyle gider...” diye düşünmektedirler. Yani ilk maymunlar çaresizliği öğrenmişler, sonraki maymunlara da öğretmişlerdir.


İşte Müslüman ülkelerinin durumu da “Beş Maymun” hikâyesine benzemektedir. Çünkü dünyanın en iyi yeraltı ve yer üstü zenginliklerine sahip olmalarına rağmen nasıl işleteceklerini bilmediklerinden batılı devletlerin sömürüsü altına girmişlerdir. Biri öğrenilmiş çaresizliği yenme adına batıya başkaldırsa diğer İslam ülkeleri tarafında kafesteki maymunlar gibi saldırıya uğramaktadırlar.


Rabbimiz tarafında dünyanın en iyi coğrafyasında yaşama imkânı sunulan Müslümanlar, birbirleriyle uğraşıp birbirlerinin ayağına çelme takmaktan bir türlü ayağa kalkamamaktadırlar.


Rabbimiz tarafından bahşedilen petrolleri, madenleri, verimli tarım alanlarını işletip sermaye nasıl dönüştüreceklerini bilmemektedirler. Müslüman ülkeleri ham olarak bire sattıklarını işlenmiş olarak üçe beşe seve seve almaktadırlar. Oysa işletmesini bilseler ekonomik olarak özgür olacaklar.


Araplar petrol rezervi olarak çok zengin olmalarına rağmen petrolü sermayeye nasıl dönüştüreceklerini bilmedikleri için bugün ekonomik olarak bağımsız değillerdir. Arap tüccar Muhammet Mannei petrol zengini Arapları ülkeleri tarif ederken “Biz zengin değiliz. Zenginlik eğitimdir, uzmanlıktır, teknolojidir. Paramız var ama zengin değiliz. Çünkü bilmiyoruz.” demektedir.


Piyasaya baktığımız zaman Müslümanlar tarafından üretilip piyasada söz sahibi olmuş ne bir araba, ne bir telefon, ne bir bilgisayar, ne bir televizyon ne de bir beyaz eşya markası yoktur. Müslümanların altlarındaki arabalardan tutunda evlerindeki beyaz eşyaya ve ellerindeki cep telefonlarına kadar bu gerçeği ortaya koymaktadır.

Peki Müslümanlar bu duruma nasıl geldiler?

“Bir toplum nasıl çökertilir?” sorusunun cevabını CIA raporlarında dört maddeyle özetleniyor:


1) Şayet bir toplumu çökertmek istiyorsanız, önce onların “kendi paralarına olan güvenlerini” sarsacaksınız.

2) O toplumun “kendi değerlerini” yıkacaksınız. Tarihinden, medeniyetinden ve kültüründen beslenmesine engel olacaksınız.

3) Toplumu “tüketim toplumu” haline getireceksiniz.

4) Toplumu bilgisizleştireceksiniz. Bilgi toplumu olmaktan uzaklaştıracaksınız. Bu dört maddeden hangisini gerçekleştiremediler ki?


Batılılar, Müslüman olarak bizleri ne kadar bilgisizleştirmek istiyorlarsa bizler, bilgilenmek için onlardan daha fazla okumalı ve okuduklarımız üzerinde düşünüp daha fazla kafa yormalıyız.


Evet, bugün Müslümanlar okumadıkları ve düşünmedikleri için batılı devletlerden geri kalmışlardır. Bugün kitap okumak için iki eli bir araya gelmeyen Müslümanların iki yakaları da bir araya gelmemektedir. Rabbimizin “Oku” emrini uyup kendini ve ülkesini geliştirmesi gereken Müslümanlar okumuyor. Okumayınca da ne kendini geliştirebilmekte ne de ülkesine katkı sağlayabilmektedirler.


Bir insanın kendisine, ailesine ve ülkesine katkı sağlayabilmesi içinde önce bilgi sahibi olması gerekir. Bilgi sahibi olmak içinde okumak ve okudukları üzerinde de düşünmesi gerekir. Müslümanlar okuyup düşünmedikleri içinde ellerindeki kaynakları işleyip sermayeye dönüştürememektedirler. 


Ellerindeki kaynakları bilgiyle yoğuramayıp sermayeye dönüştüremeyen İslam ülkeleri ile Avrupa devletlerinin ekonomilerini kıyaslayarak baktığımızda bu, daha iyi anlaşılmaktadır. Çünkü Avrupa, Müslüman ülkelerden bire aldığı maden ve petrolleri bilgiyle yoğurup sermayeye dönüştürerek beşe geri satmaktadır. 


Müslümanlar da batıdan aldıkları son model arabalarla gezip tozarken,  cep telefonları ile sanal âlemden gezinirken, TV başında dizi ve magazin seyrederken batılı, Müslümanların bindiği son model arabanının, sanal âlemde gezindiği cep telefonunun, izlediği televizyonun yeni modelleri üzerinde çalışmaktadır.


Batı okuyup üzerinde düşünürken Müslümanlar sadece izlemekle yetiniyor. Ondan sonra da “Ne olacak İslam âlemin hali?” diye söylenmektedir. Müslüman, İslam âleminin halinden önce “Ne olacak benim halim?” sorusunu sorması gerekiyor. Çünkü bir Müslüman önce kendisinden sorumludur. 


Müslüman önce kendini kurtarması gerekir. Çünkü kendini kurtarırsa ailesini, çevresini ve ülkesini de kurtarması daha kolay olacaktır. Çünkü insanları diğer canlılardan ayıran en büyük özelliği göstereceği başarı ve başarısızlıkta sadece kendi hayatını değil birlikte yaşadığı ailesini, çevresini ve toplumunu olumlu ya da olumsuz olarak etkileyebilme kabiliyetinin olduğunu unutmamak gerekir.