Gönül Gözünde Vahdet Perdesi Olanlar

e-Posta Yazdır PDF

Hak dostlarından Üftâde Hazretleri(*), bir gün müritleriyle bir kır sohbetine çıkar. Emri üzerine bütün dervişler, kırın rengârenk çiçeklerle bezenmiş yerlerini dolaşarak hocalarına birer demet çiçek getirirler. Ancak Aziz Mahmut Efendi’nin elinde sapı kırılmış, solgun bir çiçek vardır yalnızca.


Diğer müritlerin neşeyle elindekileri takdiminden sonra, Aziz Mahmut Efendi, boynunu bükerek bu kırık ve solmuş çiçeği üstadına takdim eder.


Üftâde Hazretleri, diğer müritlerini de irşat maksadıyla, onların meraklı bakış¬ları arasında, sanki işin sır ve hikmetinden bihabermiş gibi sorar:


“–Evlâdım Mahmut! Herkes demet demet çiçek getirdiği hâlde, sen niçin sapı kırık, solgun bir çiçek getirdin?”


Aziz Mahmut Efendi edeple başını önüne eğerek cevap verir:

“–Efendim! Size ne takdim etsem azdır. Lâkin hangi çiçeği koparmak için elimi uzattıysam, onu «Allah, Allah!» diyerek Rabbini zikreder bir hâlde buldum. Gönlüm onların zikirlerine mani olmaya razı gelmedi. Çaresiz ben de elimdeki, zikrine devam edemeyen, şu solgun çiçeği getirmek zorunda kaldım.” 


“Göz nedir?” sorusuna biyoloji kitaplarına baktığımız zaman; gözü kafatasının alın çıkıntısı altındaki çukurlarda yer alan, sinirler yoluyla beynin görme merkezine bağlı, değişik frekanslarda ışığı algılayıp uyarılar halinde beyne yollayan organ olarak tanımlamaktadır.


Görmenin tanımı ise ortamdaki ışık ve cisimlerin duygusal retinadaki fotoreseptör hücreleri tarafından algılanmasıdır. 


İnsan; görmek, duymak, koklamak gibi eylemlerinin yanında kendini diğer varlıklardan ayırabilen, hisseden, farkına varan, anlayan, bilinçli eylemde bulunmadır. 


Dini boyuttan baktığımız zaman insan; Allah tarafından en güzel şekilde yaratılan, bu mükemmeliyetlik içinde en güzel şekilde de donatılan bir varlıktır.  Bu mükemmel donatılar içinde de insanın dış dünyaya açılan penceresi olarak ona göz verilmiştir. 


İnsanın dış dünyaya açılan ve dış dünyayı algılama organı olan göz; insan için Cenab-ı Hak tarafından akıldan sonra verilmiş ikinci derece önemli olan bir nimettir ki bu nimet insanın anlamlılığının yanında farkındalığının da önemini arz etmektedir.


Göz insanın dış dünyada gördüklerini anlamlandırmanın ötesinde farkındalığını da arttırmaktadır. İnsanın hissetmekle anlama arasındaki farkla; bakmakla görme arasındaki farkı değerlendirebilmesini sağlamaktadır. Bakmakla görme arasındaki farkın anlamlandırılmasında tek başına göz bir şey ifade etmemektedir.


Bunun yanında insan görmeden öte yaptıklarına ve yapacaklarına dair fikri olan, akıl yürütme özelliği olan bir varlıktır.  Heidegger’in dediği gibi: “İnsan yalnızca var olan değildir. Aynı zamanda kendini var olan olarak algılayabilendir de.” Onu diğer canlılardan ayıran da bu algılama ve bilinçli olma durumudur. Görüp işittiklerini, duygu ve düşüncelerini dile getirmektir insanı insan yapan. Hayata kattığı yorumdur.


“İnsan gözdür; öte yanı deriden, etten başka bir şey değil. Gözü neyi görürse, değeri o kadardır insanın.” (Mevlâna)

“İnsan gözdür.” derken Mevlana Hazretleri insanın görmesini, algılama olarak tarif etmektedir. Görme olayını tasavvufi boyutuyla ele alan Mevlana bunu da “Vahdet-i Vücut” inanışına göre değerlendirmektedir.


Vahdet-i Vücut inanışına göre Allah tektir, mutlak güzelliktir ve bu evrende tecelli etmiş, yani evrene yansıtmıştır. Bu, evren yansımalar âlemidir; gerçeklik âlemi değildir. İnsanın amacı; Allah’a yaklaşma adına onun yarattıklarını vasıta olarak görmektir. Bu görmenin günlük hayatta etrafımızı görmek veya zor bir problemin çözümünü görmek gibi açıklayabileceğimiz bir görmek olmadığı kesindir.


İnsan bu dünyada maddi zevkler, hırs, tutku, nefret gibi duygular içerisindedir ve “görmek” eylemini mistik anlamda gerçekleştiremeyecek durumdadır. Gözünün önünde vahdet perdesi vardır; bu perde kalkmadığı sürece göremeyecektir. Mevlana’nın ve tasavvuf felsefesinin bu durumda sözünü ettiği görmek, kafatası çukurlarımızdaki organlarla değil, gönül gözü ile yapılan görmektir. 


Bu anlamda bakıldığı zamanda insanın hayvanlardan farkı ortaya çıkmaktadır. Çünkü insanı hayvanlardan ayıran en büyük özelliği görmenin gönül gözüyle gerçekleşmesidir. Çiçeğe bakan bir insanla bir hayvanın farkı ancak eylemleriyle algılanabilir.  Bazı hayvanlar için yenecek bir ot iken bazı hayvanlar için de bal yapılacak bir vasıtadır. İnsanlarda da bu böyledir. Kimisi çiçeği sevgilisine götüren bir araç olarak görürken kimisi de Allah’ın yaratıcı gücünü görür.


İnsanın Allah’ın yaratıcılık gücünü görmesi de değerlendirme yetisine bağlıdır. Bunun içinde Mevlana: “Akıl insanı insan yapandır. Akıl insandır gözdür. Ona çevreyi öğreten, bilgilerini geliştiren ve insanı insan yapandır.” der. Yoksa görme eylemi akılla değerlendirerek yapılmasaydı insanın hayvandan farkı olur muydu?”


Sonuç olarak insanı bir bütün içinde ele almak, görmeyi sadece bakma olarak değerlendirmemek gerekir. İnsandaki görmenin anlamlanabilmesi için de eğitilmesi gerekir. Nasıl ki davranışları eğitilen insan daha sağlıklı davranışlar sergiliyorsa görmenin de bu sebeple eğitilmesi gerekir. Görmenin eğitilmesinde de esas amaç Yaratan olmalıdır. Yani yaratılandan öte yaratanı görüp sevebilmek amaçlanmalıdır. 

(*) Mehmed Muhyiddin Üftade Hazretleri; 1490 yılında Bursa’da dünyaya gelmiş, 1580’te yine Bursa’da vefat etmiştir.