Tebük Gazvesi: Mal ve Nefis’le Cihadın Zirvesi

e-Posta Yazdır PDF

Medine ile Şam arasında ticaret için gidip gelen müslümanlara Enbat'tan bir haber ulaştı. Buna göre Rumlar kendi liderlikleri altında çok kalabalık bir ordu derlemişler. Öncü birlikleri de Bulka topraklarına varmış bile. Bunun üzerine Nebi (s.a.v.) hemen çıkış emri verdi. Rum ordusu, kırk bin savaşçıdan oluşmaktaydı.

ZORLUK ORDUSU…

Olay, Hicretin dokuzuncu yılı Receb ayı içinde oldu. Mevsim yazdı. Sıcak çok şiddetliydi. Halk maişetini te'min gayretindeydi. Bu günler Medine'nin mahsûl dönemiydi. Güzel de mahsûl vardı. Sıcak, kuraklık, kıtlık, uzaklık ve güçlü düşman unsurları bu seferi "güç ve zor bir sefer" haline getirmişti. Bu yüzden seferin rastladığı zamana Kur'an-ı Kerim'de "Sâatü'l-usre" (güçlük zamanı) denilmiş, bu sefere de Kur'an dilinden alınarak "Gazvetü'l usre (zorluk gazâsı)" adı verilmiştir. Bu sefere katılan orduya da "Ceyşü'l-usre (Güçlük ordusu)" denilmiştir (bk. et-Tevbe, 9/117; ez-Zebîdî, Tecrîd-i Sarih, Terc ve Şerh, Kamil Miras, 6. Baskı, Ankara 1983, X, 408, 409; İbn İshak, İbn Hişam, es-Sîre, IV, 161; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 75; Vâkıdî, Meğâzî, III, 991).
Hz. Peygamber (a.s) savaş için hazırlık yapılmasını emrettiği zaman mevsimin olumsuzlukları, ürünün hasat zamanı oluşu ve insanların yazın sıcağında
ağaç gölgesinde oturmayı sevmesi yüzünden, böyle sıkıntılı bir yolculuğa isteksizlik vardı. Ashab-ı kiramın ağır davranması dikkati çekmişti. Bu yüzden Allah'u Teâlâ müminleri şöyle uyardı: "Ey iman edenler! Size ne oluyor da: Allah yolunda cihada çıkın, denildiğinde, bazılarınız ağırdan alarak, bulunduğunuz yerden kımıldamak istemiyorsunuz? Yoksa siz ahireti bırakıp, sadeoe dünya hayatına mı razı oldunuz? Halbuki dünya hayatının geçici zevki, ahiret saadeti yanında
pek az ve değersizdir" (et-Tevbe, 9/38). Devamı ayetlerde, eğer bu cihata çıkmazlarsa can yakıcı bir azapla karşılaşacakları, bunun zararının Allah'a değil kendilerine olacağı, Allah'ın Resulune yardım etmeseler bile, Allah'ın O'na yardım edeceğini, ni-tekim Mekke'den hicret ederken de Resulullah'a yardım edildiği, mağarada da o, arkadaşına; "üzülme, Allah bizimle beraberdir" diyordu, böylece Allah'ın Resulune emniyet ve güven verdiği, şimdi de aynı yardımı yapabileceğini bildirdi (et-Tevbe, 9/39, 40).

İslâm toplumu şu ayetle topluca ve herşeyleriyle cihada çağrıldı: "Ey müminler! Güçlünüz zayıfınız hep birlikte savaşa koşun. Allah yolunda mallarınızla canlarınızla cihat edin. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır" (et-Tevbe, 9/41). Kâab bin Mâlik der ki: Resûlullah hiçbir gazaya gitmemiştir ki; onu gizli tutmasın. Bu sefer ise çok sıcak bir mevsimde, uzak, çetin bir sefere ve kalabalık düşmana karşı gidiyordu. Onun için müslümanlara, savaş hazırlıklarım son derece tam yapmalarını açıkladı…

MÜNAFIKLAR: BU SICAKTA SEFERE ÇIKILIR MI?

Bu durumda, bu gazve için çıkılacak sefer nefislere ağır gelmişti. Bu seferde çok çetin bir çile ve imtihan gözüküyordu. Münafıklar da fırsat bulup orada burada fitnelerini ortaya vurduğu gibi, imanın sadakati de ashabın göğsünde dalgalanıyordu. Münafıklar birbirine: «Bu sıcakta çıkılır mı?» diyordu. Bir başkası bakıyorsun, Resûlullah (s.a.v.)'a gelip, “bana izin ver, beni ağır imtihana tâbi tutma. Herkes bilir ki kadınlara benden fazla düşkün kimse yoktur. Korkuyorum, Rumların sarışın güzellerini görürsem, hiç sabredemem”, diyordu…. Abdullah İbn Übey İbn Selûl de Medine yakınında dostlarıyla birlikte ordugâh kurmuştu. Ne var ki, Resûlullah hareket ettiğinde onlar orada kaldı. Bu hâli belirten âyet-i kerîmede şöyle beyan buyuruluyor: «Geride kalanlar, olduğu yerde oturmalarından memnundular. Allah yolunda nefis ve mal ile cihadı hoş görmediler. Onlar dedi ki, bu sıcakta savaşa mı gidilir? Kavrayabilesiniz ki;
cehennem ateşi çok daha sıcaktır» dedi. Öbür âyette : «Bana izin ver, beni fitneye itme, diyor. Halbuki onlar fitnenin çukuruna düştüler. Çünkü
cehennem kâfirleri tümüyle kuşatıcıdır.» meâliyle açıklar durumu. (et-Tevbe, 9/81, 82; ayrıca bk. 9/42-48, 63-64, 79, 83, 86, 87, 90, 93-96).

MALLAR VE CANLAR ALLAH YOLUNDA…

Hz. Peygamber (a.s) her gün minberine oturur
ve "Allahım! Sen şu bir avuç müslümanın yok
olmasına fırsat verirsen, artık yeryüzünde sana
ibadet olunmaz" diyerek yalvarır ve müminleri
mallarıyla ve canlarıyla cihada teşvik ederdi.
Bunun üzerine servet sahibi müminler orduya
yardım getirmeye başladılar. Birçoğu bunun üzerine,
malım, âdeta bütünüyle bağışladı; Hz. Osman
ise bütün teçhizatıyla devesini Resûlullah'a teslim
edip, bin dinar da nakit para bağışladı. Bunun üzerine
Resûlullah: «Bundan sonra Osman'ın yapacağı
hiçbir şey zarar vermez.» buyurdu.
Hz. Ebû Bekir ise tüm mal varlığını getirdi.
Ömer (r.a) ise malının yarısını bağışlamıştı. Ömer
İbn Hattâb (r.a) demiştir ki; «Resûlullah bize sadaka
emretti. Benim de elimde mal bulunduğu güne rastlamıştı.
Şimdi Ebû Bekir'i geçebilirim diye düşündüm;
eğer bir gün onu geçmem mukadderse!.. Ve
malımın yarısını getirdim. Resûlullah (s.a.v.) : «Ev
halkına ne bıraktın?» dedi. Ben de, bu kadar da
geri kaldı dedim. Ebû Bekir ise tüm mal varlığını getirmiş.
Resûlullah ona da sordu: «Ebû Bekir, ehline
ne bıraktın?» deyince; «Allah ve Resulü’nü»
diye cevab verdi, işte o zaman anladım ki; Ebû Bekir'i
hiçbir sahada ve asla geçemiyeceğim… »
Yine bir ağlayıcılar diye adlandırılan taife gelmişti,
o gün Resûlullaha. O'ndan savaşa gidebilmek
için binek hayvanı istediler. O da şöyle cevab verdi:
“Sizi bindirecek şey bulamam. Bunlar, gözü
yaşlı geri döndüler. Çünkü kendilerinin de binek
alma güçleri yoktu. Gazaya gitme imkânları kalmamıştı.”
(et-Tevbe, 9/92).
Resülullah (s.a.v.) otuz bine varan bir müslüman
ordusuyla yola çıktı.
HİSSEDEBİLMEK…
Kendilerinden şübhe edilmeyecek bir takım
insanlar da geride kalmıştı. Bunlar arasında, Kâab
bin Mâlik, Hilâl bin Ümeyye, Merûre bin Rebiî ve
Ebû Hayseme vardı. Bu kişiler dürüst kimselerdi, İslâmın’dan
şübhe edilmezdi. Hattâ Ebû Hayseme
sonradan yola çıkıp Tebük'te Resülullah'a yetişmişti
bile...
Ebû Hayseme de, Resülullah (s.a.v.) birkaç
günlük yol aldığı halde, geriye dönmüş; sıcak bir günde evine varmıştı ki karısını kendi bostanındaki
çardakları altında buldu. Soğuk su ve sofra hazırladılar
ona. Oraya girince, çardağın kapısına dikilip,
yapılan hazırlığa baktı; bir de kadınlarına şöyle konuştu:
«- Resûlullah güneş altında fırtınada ve sıcakta
iken, Ebû Hayseme serin gölgede, hazır
yemek ve güzel kanlarıyla malının başında bulunuyor,
yakışır mı? Vallahi bu insafa sığmaz». Ve
devam etti: «Vallahi ben hiçbirinizin çardağına girmem.
Dönüp Resülullah'a yetişmem lâzım» Bunun
üzerine hemen azık hazırladılar. Hemen bineğini
tepip yürüdü ve Resûlullah (s.a. v.)'a ulaşmak için
yola koyuldu…
Ebu Hayseme, devesini çökertip Resûlullah
(s.a.v.)'a doğru yaklaştı. Aleyhissalâtü vesselam ise:
«îyi ettin yoksa mahvolmuştun, Ebû Hayseme!»
dedi. Sonra da serencamını Resülullah'a anlattı ve
O da ona hayır dualarda bulundu. Yâni bu seferde
bütün müslümanlar son derece meşakkat ve büyük
yorgunluğa katlanmışlardı.
BEREKET İÇİN DUA…
Ebû Hüreyre diyor ki: Tebük seferinde Müslüman
halk müthiş aç kalmıştı. Bazıları Resûlullah
(s.a.v.)'a gelerek, bize izin verirsen su taşıdığımız
bineklerimizi kesip etlerini yer, yağlarını da eritiriz
diye arzda bulundular: O da, «Yapabilirsiniz» buyurdu.
Fakat bu anda Hz. Ömer (r.a.) yetişti: «Yâ
Resûlâllah, eğer bunu yaparlarsa binek hayvanı
kalmaz» dedi. “Sen onları toplayıp da rızık için duâ
etsen. Olur ki, Cenâb-ı Hak onlara genişlik verir...»
diye teklifte bulundu. O (s.a.v.) da halkı çağırdı. Bir
de sergi istedi. Onlar ellerinde ne varsa getirip sergi
üstüne koydular. Kimi bir avuç darı, kimi un, kimisi
de yanında kalan ekmek kırıntıları... Ne bulduysa
getirip cins cins biriktirdiler. Sonra duâ buyurdu Resûlullah.
Ardından da onlara: «Şimdi herkes kabını
getirip, ondan ihtiyacı olduğu kadar alsın», buyurdu.
Ordugâhta, doldurulmadık hiçbir kab kalmadı.
Herkes de yedi ve doydu. Yine de yaygı
üzerinde baştaki kadar yiyecek vardı. Resûlullah bu
hal karşısında: «Ben Allah'tan başka ilâh bulunmadığına,
benim de O'nun Resulü olduğuma şehadet
ederim. Yine: “Bu iki şehadeti can ü
gönülden söyleyip kendisine yöneleni Allah'ın
cehennem ateşinden koruyacağına kesinlikle
şehadet ederim.” buyurdu.
Tebük'e varınca, burada bir hazırlık, ya da savaşla
karşılaşmadılar. Daha önce toplanıp savaşa geldiği söylenenler dağılmış, sır olmuşlardı. Oradayken
Eyle Meliki Yuhanna ona geldi. Ve Resûlullah
(s.a.v.)'a cizye vermek üzere barış yaptı. Ehl-i
Cerbâ da geldi. Erzûh halkı da gelip anlaşma yaptılar.
Cizye vermeyi kabullendiler. Resûlullah da, yazılı
olarak onlara emân verdi.
Daha sonra ordu hareket edip, Hicr (yâni
Semûd kavminin ülkesi)'ne vardı. Resûlullah (s.a.v.)
ashabına: “Kendi kendilerine zulm edenlerin evlerine
girmeyin ki, onlara olan sizin de başınıza
gelebilir; halinize ağlarsınız”, dedi ve başını çevirdi,
hızla yürütüp vadiden kısa zamanda geçirdi
ordusunu.
Resûlullah o senenin Ramazan ayında Medine'ye
dönmüştü. Yâni sefer iki aya yakın sürmüş
oldu. [1][133]
GERİYE KALANLAR MES'ELESİ:
Resûlullah Medine'ye varınca, doğru mescide
girdi. İki rek'at namaz kıldı. Ve mescidde oturdu,
başladı arkada kalanlar gelip özür beyân etmeye.
Hallerini anlatıp yemin ve kasemle, kasden geri kalmadıklarına
inandırmaya çalışıyorlardı. Sefere katılmayan
kimseler seksen kadardı. Resûlullah
bazılarının ifadelerini ve özürlerini mâkul gördü ve
onlar nâmına istiğfarda bulundu. Ancak Kâab bin
Mâlik ile iki arkadaşının durumu ise, haklarında âyet
nazil olup, tevbelerinin kabul edildiği belirtilinceye
kadar te'hir edildi.
Nitekim Kâab bin Mâlik kendi macerasını -bu
konuda Buhârî ve Müslim'in naklettiği uzunca bir
hadis ile- şöyle anlattı: “Ben çok iyi biliyordum
kendimi ki bu gazveye kadar hiç bu derece hazır
ve güçlü olmamıştım. Hz. Peygamber bu gaza
için hazırlanmaya başladılar. Ben de onlarla birlikte
yol hazırlığını görmek üzere sabahleyin
evden çıkıp dolaşır, hiç bir iş görmeden akşam
üzeri döner, gelirdim. Kendi kendime; hazırlanmak
için çok vaktim var, derdim. Bu ihmalcilik
bende sürdü gitti. Sonunda Resulullah ve ashabı
birden yola çıkıverdiler. Arkadan yetişmek
düşündümse de onu da başaramadım. Keşke
öyle yapsaydım. Artık Resûlullah (s.a.v.) yola
çıktıktan sonra ben halk arasında dolaşıyordum
ama münafıklardan ve bir de gerçek özürlü kişilerden
başkası yoktu. Bu durum da beni çok
üzüyordu.
Resûlullah'ın dönmekte olduğunu işitince ise
esas üzüntüm başladı. Başladım bir yalan uydurma
düşüncesine. Onun beni azarlamasından beni kurtaracak
bir çâre arıyordum. Bütün ev halkımla da
müşavere edip, akıl aldım. Ama onun şehre ulaştığını
işitince artık (çâre de bitmiş) telâşım da son
bulmuştu. Ona herşeyi dosdoğru söylemeyi kararlaştırıp
huzuruna vardım. Fakat, selâm verince, selâmımı
acı bir tebessümle aldı. Ve «yaklaş» dedi.
Önüne varıp oturdum, şöyle sordu: «Neden geriye
kaldın? Sen Akabe'de böyle bir vazifeyi omuzlamaya
söz vermemiş miydin?» «Evet, dedim,
vallahi ben senden başka kimin önüne otursam,
dünya insanlarından herkesi kandırabilecek söz
bulur ve mazeretimi kabul ettirebilirdim. Çünkü Allah
bana güçlü bir mantık bahsetmiştir. Fakat muhakkak
biliyorum ki; bugün sana yalan söylesem, seni
ikna etsem yarın Allah beni yalanlar ve hilemi ortaya
çıkarır. Ama sana doğruyu söylersem umarım
ki; Allah beni sıdkımdan ötürü mağfiret eder. Vallahi
benim herhangi bir özrüm yoktu. Ve esasen senden
geri kaldığım şu gazada sahip olduğum imkân ve
güce başka hiçbir zaman da ulaşamamışımdır».
Resûlullah bunun üzerine: «îşte bu doğru sözdür.
Kalk git ve Allah'ın senin hakkında vereceği
hükmü bekle», buyurdu.
Kalktım, fakat yolda, Benî Seleme'den birtakım
insanlar rastladı. Beni zorlamaya (yâni öbürleri
gibi mazeret uydurmak için) iknaya çalıştılar. Onlara
dedim ki, benim halime başka düşen var mı?
Evet dediler, iki kişi daha var. Onlar da senin gibi
doğruyu söylediler, sana verilen cevabı aldılar...
Kim onlar? dedim.-Dediler ki: Merâre bin Rebi ile
Hilâl bin Umeyye... Bu iki zâtın bende güzel hâtırası
vardı. Bedir'de bulunmuş sâlih kişilerdi.
Ve Resûlullah (s.a.v.), müslümanları bizimle
yâni bu üç kişi ile; gazadan geri kaldığımızdan
ötürü, konuşmaktan men etti. Halk bizden yüz çevirdi,
münâsebeti kesti. Öyle ki: Yeryüzü bana dar
gelmişti. Elli gün elli gece tanıdığım dünyadan başkasındaydım.
Öbür iki arkadaşım da evlerine kapanmış
ağlıyorlardı. Ama ben halk arasına giriyor
dolaşıyordum. Çünkü ben onlar arasında en genci
ve güçlüsüydüm. Mescide çıkar, müslümanlarla
namaz kılar, çarşı pazar dolaşırdım. Ama kimse konuşmazdı
benimle. Resûlullah'a gelir selâm verirdim;
«Namazdan sonra mecliste oturduğu halde
acaba dudakları kıpırdıyor mu, benim selâmımı alıyor
mu, almıyor mu?» diye düşünürdüm kendi kendime.
Yanında namaz kılar, göz ucuyla hep onu
süzerdim. Ben namaza durunca bana bakar, namazdan
ayrılıp kendisine bakınca yüzünü çevirirdi.
Bir gün Medine çarşısında gezerken, Şam tarafında
Naptîlerden biri rastladı. Medine'ye yiyecek maddeleri satmaya gelmişti. Baktım, Kâab İbn Mâlik'i
bana gösterir misiniz, diye soruyor. Halk beni göstermeye
başladı. O da bana yaklaşıp bir mektup
uzattı. Gassan Meliki'nden geliyordu. Bir de açtım
mektubu, şunları yazıyor: *îmdi öğrendiğimize göre
sahibin sana eziyet ediyormuş. Halbuki Allah seni
cehennemlik ve işkencelik yaratmadı... O halde gel
bize sana yardım ederiz. Bunu okur okumaz, «îşte
bir belâ da bu dedim», ve karar verdim, götürüp
mektubu tandırda yaktım.
Bu elli günlük çilenin kırk günü geçmişti ki, bir
haber geldi. Resûlullah (s.a.v.) emrediyor, hanımından
ayrı kalacaksın... Peki boşayayım mı, ne yapayım
dedim. Hayır dediler, sadece beraber
yatmıyacaksın. Meselâ, babasının evine gönderebilirsin.
Karıma hadi git babanın evine dedim. Ta
Allah benim hakkımdaki hükmünü indirip bildirinceye
kadar.
Bundan sonra on gün daha bekledim. Artık elli
gün olmuştu. Resûlullah bizi başkalarıyla konuşmaktan
men edeli ellinci gün sabahıydı, namazı kılmış,
evin damında üzüntü içinde oturuyordum. Tam
da Cenâb-ı Hakk'ın tarif ettiği halde -Nefsime dünya
karanlık, yeryüzü dar geliyordu». Bir de Sal' dağının
üzerinden yüksek bir ses geldi: «Müjdeler sana
Kâab bin Mâlik» diye haykırıyordu. Secdeye kapandım.
Anlamıştım, artık berâtımın geldiğini.
Evet, sabah namazını müteakip Resûlullah
bizim tevbemizin indallah kabul edildiğini açıklamıştı.
Halk başladı bizi tebrike gelmeye. Arkadaşlarıma
da koşanlar vardı... Beni müjdeleyen sesin
sahibi gelince hemen elbiselerimi çıkarıp müjdelik
olarak ona giydirdim. Vallahi o an başka bir elbisem
de yoktu. Onun için birinden emânet alıp giydim. Ve
hemen Resûlullah'a gittim. Halk bölük bölük beni
karşılıyor, tevbemin kabulünden ötürü beni tebrik
ediyorlardı.
Mescide girdim. Resûlullah, çevresinde cemaatıyla
oturuyordu. Talha bin Ubeydullah kalkıp
bana koştu, elimi tutup tebrik etti. Kâab devam ediyor:
Resûlullah (s.a.v.)'a selâm verdiğimde, yüzünde
memnuniyet parıldayarak: «Seni tebrik
ederim. Anadan doğduğundan bu yana en hayırlı
günündesin» buyurdu. Ben, yâ Resûlâllah, bu
af sizin tarafınızdan mı, Allah tarafından mı? diye
sordum. O da: «Hayır, bizzat Allah tarafından...»
buyurdu. Ben bu sefer heyecandan: «Ben tevbemin
kabulü sebebiyle Allah ve Resulü uğruna bütün ma-lımı dağıtacağım» dedim. Fakat Resûlullah (s.a.v.):
«Yok, bir kısım malın sana kalsın, daha iyi olur
» buyurdu. Ben de: «Yâ Resûlâllah, beni Allah doğruluğumla
kurtardı. Bundan böyle de artık, doğruluktan
asla ayrılmayacağım dedim. Allah Resulü de:
«Allah, peygamberini, Muhacir ve Ensâr'dan ötürü
afvettiği gibi...» diye başlayıp: «O halde doğrularla
beraber bulun»'a kadar olan âyetleri okudu.
NE BÜYÜK İMTİHAN…
Cenâb-ı Hakk'ın, Kâab'ı imtihanı öyle bir imtihan
ki, insan mü'minin bu iman derecesini, Allah'a
bağlılığını tasarlayamadığı gibi, nerdeyse, Azîz ve
Celil olan Mevlâ'nın bu derece imtihanını caiz görmüyor
hâşâ!.. Görüldü ki, Gassan meliki, ona övücü
ve büyütücü bir mektup göndermiş, onu, kendisinden
yüz çevirerek bu derece ezaya sevkeden müslüman
cemaatı terketmeye da'vet etmişti. Kendi
ülkesine gitmesini de tavsiye etmişti. Kendisine
orada ikram olunacağına söz vermişti.
Bu ise Kâab'a en büyük belâ idi. Çok daha
ağır imtihandı... Ama bu imtihan da onun İman gücünü
ve Mevlâsı’na olan sevgi ve bağlılığını isbata
yaramıştı. Ne ayakları kaymış, ne de zelil olmuştu.
Bugün Kâab'ın önüne sunulanlar bir kimsenin
önüne konsa, onun denendiğinden tek biri ile denense!..
Ama hepsi geçti de o, bütün iman ve İslâm'ını
tehdid edenlerin hiçbirisine iltifat etmedi,
çilenin altında ezilmedi...
MESCİD-İ DIRÂR OLAYI:
Hz. Peygamber aleyhisselam, Tebük'e giderken
Medine'ye bir saat uzaklıktaki Ziyevan köyüne
geldiğinde münâfıklardan bir heyet gelerek: "Ey Allah'ın
Resulu! Biz hastalar ve Kuba mescidine gelemeyenler
için özellikle yağmurlu gecelerde namaz
kılmak üzere bir mescid bina ettik. Teşrif edip burada
namaz kıldırsanız, hayır ve bereketle dua buyursanız"
dediler. Hz. Peygamber bunun dönüşte
olabileceğini söylemişlerdi. Bunun üzerine Tebük
dönüşü bu sözü Allah elçisine hatırlatıp yeni yapılan
mescide gelmesini rica ettiler.
Bu mescid Ebû Âmir Fâsık adlı bozguncu münafık
ve fasığın teşviki ile münafıklarca Kuba Mescidinin
cemaatını bölmek niyetiyle yapılmış ve Hz.
Peygamber'e suikast düzenlemek üzere içi silâhla
doldurulmuştu. Hz. Peygamber bu mescide gitmeye
hazırlanırken Cebrail (a.s) gelerek durumu
haber verdi.
Kur'an-ı Kerîm'de bu mescidden şöyle söz
edilir:
“Zarar vermek, inkâr etmek, müminlerin
arasını ayırmak ve daha önce Allah ve Resulu’ne
karşı savaşanlara gözetleme yeri hazırlamak
üzere bir mescid yapanlar; "Biz sadece
iyilik yapmak istiyorduk" diye yemin ederler.
Allah da şahittir ki bunlar yalancıdırlar" (et-Tevbe,
9/107).
"Ey Muhammed! Bu mescidde asla namaz
kılma. Şüphesiz ki, başlangıcından itibaren
takva üzere kurulan mescidde (Kuba mescidi)
namaz kılman daha hayırlıdır. O mescidde kendilerini
maddî ve manevi kirlerden temizlemeyi
seven adamlar vardır. Allah temizlenmek isteyenleri
sever" (et-Tevbe, 9/108; bk. 109, 110).
Bunun üzerine Hz. Peygamber ashab-ı kiramdan
Mâlik b. Dehsan ile Ma'n b. Adiyy (r. anhümâ)'
yi Mescid-i Dırar'ı yıkmak üzere gönderdi. Bu
sahabeler mescidi yakıp yıktılar. Böylece kötü amaç
için bina edilen bir mescid ortadan kaldırılmış oldu
(bk. İbn İshak, İbn Hişâm, Sîre, III, 71; İbn Sa'd, Tabakât, III, 540 vd; İbn Kesîr, Muhtasar
Tefsîr, II, 169)
VESVESE GİRDİ NEFİSLERİNE
Vesvese girdi nefislerine
Tembellik çöktü bedenlerine
Kaldılar geri Tebuk yolundan
Sanki tuttu biri kollarından.
Biliyorlardı onlar Allah'ı
Tanıyorlardı Resülullah'ı
Ama bir kere zorluk ordusu
Çoktan aşıp gitti çöl yolunu.
Geldiklerinde çocuklar vardı
Kadınlar vardı yaşlılar vardı
Allah düşmanlarını gördükçe
Hüzünle dolup kahrolurlardı.
Akabe'de yürekten söz veren
Ka'b bin Malik'i bir hüzün sardı
Ve Mürare'nin bitti sözleri
Doldu Hilal'in yaşlı gözleri.
Zorluğu sıcağı kızgın çölü
Ezip geçenleri düşündüler
Mıhlanıp kaldılar Medine'de
Dağ gibi çile bekler ilerde.