Sevdiğiniz Şeylerden Allah Yolunda Harcamadıkça

e-Posta Yazdır PDF

Vakıf; durdurmak, hapsetmek, alıkoymaktır. Vakıf, "bir mülkün menfaatini insanlara tahsis edip; aslınıAllahû Teâla (cc)'nın mülkü hükmünde olmak üzere, mülk edinme veya edindirmeden alıkoymaktır.”

Vakıf, sevginin, kardeşliğin, Allah için vermenin, fedakarlığın ve yardımlaşmanın kurumsallaşmış halidir.

Vakfın sebebi; Allahû Teâla (cc)'nın rızasını talep etmektir. Vakıf hadisesi, Allahû Teâla (cc)'ya iman ve hesap gününe hazırlanma şuuru ile yakından alakalıdır.

Vakıf müessesesinin tarihi çok eskilere dayanır. İslâm'dan önce Arabistan'da bilinen en eski vakıf Mekke'deki Kâbe'dir. Kâbe, yeryüzünde ilk mabed olarak kabul edilir ve yapının temelleri Hz. Âdem'e kadar dayanır. Bugünkü Kâbe şeklinin İbrahim Peygamber ve oğluİsmail tarafından inşa edildiği Kur'ân-ı Kerîm'de bildirilir (el-Bakara, 2/125; Alu İmran, 3/96-97; el-Maide, 5/97; el-Hac, 22/26).

Kur'ân-ı Kerim'de: "Siz sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcayıncaya kadar asla iyiliğe ermiş(birr-i taat etmiş) olamazsınız. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir." (Âl-i İmrân sûresi: 92) hükmü beyan buyrulmuştur. Bu âyetin inzalinden sonra sahabe-i kirâm sevdiği mallarıinfak etme hususunda birbiriyle yarışa girmişlerdir. Hz. Cabir (ra): "Ben hicret edenlerden veya ensardan; mal sahibi olup da, vakıf veya tasaddukta bulunmayan hiç kimseyi tanımıyorum" diyerek, sahabenin vakfa ne kadar önem verdiğini izah etmektedir. Esasen Resûl-i Ekrem (sav)'in Medine'de bulunan ve kendi özel mülkü olan; "Fedek arazisini", fakir mü'minlerin ihtiyaçlarının karşılanması için vakfettiği bilinmektedir. Hz. Ömer (ra)'in en kıymetli malı Hayber'de bulunan hurmalığıdır. Resûl-i Ekrem (sav)'e gelerek: "Ey Allah'ın Rasûlü... Hayber'de öyle bir hurmalık elde ettim ki, ondan dâtıa güzeli şimdiye kadar elime geçmemişti. Bana bu hurmalığı ne yapmamıemredersiniz?" diye sordu. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (sav) "Onu aslı ile birlikte tasadduk et... Eğer böyle yaparsan o (hurmalık) satılamaz, hibe edilemez ve hiç kimse ona (hurmalığa) vâris olamaz" buyurdu. Hz. Ömer (ra) bunun üzerine "Satılmamak, hibe edilmemek ve mirâsa konu olmamakşartıyla hurmalığın gelirlerini, fakirlere, akrabaya, kölelikten kurtulmak isteyenlere, Allah yolunda savaşanlara, yolda kalmışlara ve misafirlere harcanmak üzere vakfetti. Ona bakan kimse (mütevellı) iyilikle yiyebilir ve dostuna da yedirebilir." Evet, vakfedecek kimsenin, nelere riayet etmesi gerektiği bu hadisede açıkca görülmektedir.Vakfedilen malın; alış-verişe, hibeye ve mirâsa konu olmayacağı hususunda ittifak vardır. Zira, vakıfta asıl olan belli bir süre ile sınırlandırılmamasıdır.

Peygamberimiz (sav) buyurdular: "Ademoğlu öldüğü zaman, amel defteri kapanır. Üç kimse bundan müstesnadır. Devamlı sadaka (sadaka-i câriye) meydana getirenler, topluma yararlı bir ilim (eser) bırakanlar ve kendisine hayır dua eden hayırlı çocuk bırakanlar" (Müslim, Vasıyye, 14; Ebû Davud, Vesâyâ, 14; Tirmizî, Ahkâm, 36). Hadiste geçen "sadaka-i câriye" nin vakfı da kapsamına aldığında şüphe yoktur.

Vakıf; kitap, sünnet ve sahabe-i kiram'ın icmaı ile sabit olan İslâmî bir müessesedir. Camiler, mescidler, medreseler, kütüphaneler, zaviyeler ve kervansaraylar hep "vakfın" önemini kavrayan mü'minlerce meydana getirilmiştir. Anadolu'nun büyük bir bölümünde "vakıf' arazilerine rastlamak mümkündür. Herhangi bir vakıf kadı'nın (hâkim) tasdik ettiği vakfiyede belirtilen şartların dışında kullanılamaz.

Bugün, İslâmî kaygılarla teessüs ettirilen vakıfların büyük bir bölümü işgal altındadır. Ya işgal edilmiş ya da ifsad edilmiştir. Hatta "Vakıflar Bankası" gibi kuruluşlarla, "vakıf' mallarına haram karıştırılmış ve gelirlerine el konulmuştur. Vakfiyelerde belirtilen şartlar tamamen gözardı edilerek; hevâ ve heveslere uygun faaliyetler hız kazanmıştır. Bunun mahiyeti ve Allah katındaki hesabı üzerinde iyi düşünülmelidir.

*****

Kültürümüzde vakıf geleneği asırlardan beri devam ede gelmekte. Kimsesizler, yoksullar, yetimlerden tutun da hayvanlara varıncaya kadar vakıf medeniyetimizin en önemli nişanesi olarak görkemli eserler inşa etmiş, medeniyetimize kan ve can vermiş. Hayrat geleneğimiz alıp başını yürümüş. Camiler, çeşmeler, selsebiller, okullar, imaretler, misafirhaneler, su tesisleri, kaplıcalar gibi yüzlerce vakıf eseriyle şehirler harmanlanmış... Özellikle de vakıf bırakanların amel defterlerini, öldükten sonra kapanmaması mü'minlere daha bir şevk ve azim vermiş.

Osmanlı dönemi vakıf eserlerinin isimlerini bile saymak ciltlerle ifade olunur. Yalnızca bazılarının ismini saymakla yetinelim:

Cami, mescid, külliye, medrese, mektep, çeşme, sebil, selsebil, şadırvan, fıskiye, havuz, kuyu, hamam, ılıca, hela, yol, köprü, kervansaray, imaret, hastahane, kütüphane, namazgah, gasilhane, tekke, ribat, zaviye, dergâh, türbe, künbed, çarşı, pazar, han, kışla, kale, kaldırım, miskinhane, kalenderhane, darülkura, darülhuffâz, dârülhadis, muvakkithane, çamaşırhane, yağhane, mumhane, şekerhane, demirhane, dökümhane, fırın, tezgâh, mezbaha, tophane, güllehane, şişhane, tımarhane, dârüşşifâ, suyolu, sarnıç, sığınak, kabristan, köşk, konak, meşrûtahane, kahvehane, bozahane, şırahane, kıraathane, eczahane, mahzen... Dedim ya, bunlar yalnızca bazıları...

Hz. Peygamberimiz döneminden başlayarak vakıf kültürümüz ve geleneğimiz hep sürmüş. Selçuklular, Osmanlılarda daha bir arttıkça artmış, çoğaldıkça çoğalmış, müesseseleşmiş.Fatih Sultan Mehmed'le vakıf geleneği artık Osmanlı kültürünü belirleyici bir unsur olarak öne çıkmış ve hep öyle devam etmiş.

Fakat gelin görün ki, vakıf bırakanlar yaptırdıkları vakfettikleri eserleri geride bırakırken onların korunmasını, kollanmasını, yaşatılmasını istemişler. Bu nedenle geride bıraktıkları eserlerin bir duvarına ya bir dua, ya da bedduayı asmayı ihmal etmemişler. Yalnızca halk değil, bu geleneği Padişahlar dahi sürdürmüşler.

Sözgelimi Fatih Sultan Mehmed Ayasofya'yı vakfedip, camii olarak kullanılmasını istemiş. Bu amaç dışında kullananların "Yakalarının bir araya gelmemesi" noktasında beddualar etmiş. Hatta bu beddua yüzünden ülkenin ilki yakasının bira araya gelmediğini söylenir...

SULTAN FATİH'İN AYASOFYA VAKFİYESİ

"Allah'ın mescidlerinde o'nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim vardır! Aslında bunların oralara ancak korkarak girmeleri gerekir. Başka türlü girmeye hakları yoktur. Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük azap vardır." (Bakara Suresi / 114.Ayet)

***

“İşte bu benim Ayasofya Vakfiyem, dolayısıyla kim bu Ayasofya’yı camiye dönüştüren vakfiyemi değiştirirse, bir maddesini tebdil ederse onu iptal veya tedile koşarsa, fasit veya fasık bir teville veya herhangi bir dalavereyle Ayasofya Camisi’nin vakıf hükmünü yürürlükten kaldırmaya kastederlerse, aslınıdeğiştirir, füruuna itiraz eder ve bunları yapanlara yol gösterirlerse ve hatta yardım ederlerse ve kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kalkarlar, camilikten çıkarırlar ve sahte evrak düzenleyerek, mütevellilik hakkı gibi şeyler ister yahut onu kendi batıl defterlerine kaydederler veya yalandan kendi hesaplarına geçirirlerse ifade ediyorum ki huzurunuzda, en büyük haram işlemiş ve günahlarıkazanmış olurlar.

Bu sebeple, bu vakfiyeyi kim değiştirirse, Allah’ın, Peygamber’in, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün Müslümanların ebediyen LANETİONUN VE ONLARIN ÜZERİNE OLSUN, azapları hafiflemesin onların, haşr gününde yüzlerine bakılmasın.

Kim bunları işittikten sonra hala bu değiştirme işine devam ederse, günahı onu değiştirene ait olacaktır. Allah’ın azabı onlaradır. Allah işitendir, bilendir.”

Fatih Sultan Mehmed Han- 1 Haziran 1453

(Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü'nde Bulunan

Ayasofya İle İlgili Arapça Vakfiyenin Tercümesi)

Sultan II. Beyazid (Veli)'nin (1481- 1512) de "Vakıf Bedduası şöyle:

"Allah'a ve ahiret gününe inanan, güzel ve temiz olan Hazreti Peygamber Sallalahü Aleyhi Vesellemi tasdik eden, Emir, Bakan, küçük veya büyük herhangi bir kimseye, bu vakfı değiştirmek, bozmak, nakletmek, eksiltmek, başka bir hale getirmek, iptal etmek, işlemez hale getirmek, ihmal etmek ve tebdil etmek helal olmaz.

"Kim onun şartlarından herhangi bir şeyi veya kaidelerinden herhangi bir kaideyi bozuk bir yorum ve geçersiz bir yöntemle değiştirir, iptal eder ve değiştirilmesi için uğraşır, feshedilmesine veya başka bir hale dönüştürülmesine kastederse, haram üstlenmiş, günaha girmiş ve masiyetleri irtikâp etmiş olur. Böylece günahkârlar alınlarından tutularak cezalandırıldıkları gün Allah onların hesabını görsün. Mâlik onların isteklisi, zebaniler denetçisi ve cehennem nasibi olsun. Zira Allah'ın hesabı hızlıdır. Kim bunu işittikten sonra, onu değiştirirse onun günahı, değiştirenler üzerindedir.

"Kuşkusuz O, iyilik edenlerin ecrini zayi etmez..."

Vakfa dair bu gerçekten insanıürperten bedduadan sonra bu kez de bir "Vakıf Duası"nı konu edinelim ve örnek olarak da Kanuni Sultan Süleyman'ın (1520- 1566) yaptığı vakıf duasını aktaralım:

"Her kim ki; Vakıflarımızın bekasına özen ve gelirlerinin artırılmasına itina gösterirse, bağışlayıcı olan Allahu Teâlâ'nın huzurunda ameli güzel ve makbul olup, mükafaatı sayılmayacak kadar çok olsun, dünya üzüntülerinden korunsun ve muhafaza edilsin..."

Osmanlı kültür ve medeniyetini tetikleyen unsur vakıf olgusudur. O nedenle yüzlerce, binlerce vakfiyenin bulunması boşuna değildir.

II. Bayezid devri (1481-1512) yazarlarından Cantacasin, Osmanlılarda vakfa olan itibarı şöyle anlatır:

"Küçüğü ve büyüğü ile Türk ileri gelenleri, cami ve hastane yaptırmaktan başka bir şey düşünmezler. Onlarızengin vakıflarla techiz ederler. Yolcuların konaklaması için kervansaraylar inşa ettirirler. Yollar, köprüler, imaretler yaptırırlar. Türk büyükleri, bizim senyörlerimizden çok daha hayır sahibidirler, son derece misafir severler. Müslüman Türkler, Hıristiyan ve Yahudileri memnuniyetle misafir ederler. Onlara yiyecek, içecek ve et verirler. Bir Türk, karşısında yemek yemeyen bir adamla Hıristiyan ve Yahudi bile olsa yemeğini paylaşmamayı çok ayıp sayar. Bir başka seyyah olan D'Ohsson ise bunun kaynak noktasının İslâm dini olduğuna vurgu yaparak bunu şu cümleyle ifade eder: "Kur'ân, Türkleri, dünyanın bütün milletlerinin en hayır ve en insan severi haline getirmiştir."

Vesselam.