“Onlara Eğer Yeryüzünde İktidar Verirsek…”

e-Posta Yazdır PDF

“Onlara (müminlere) eğer yeryüzünde iktidar, mevki (ve servet) verirsek (şımarıp sapmazlar), namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler, iyiliği emrederler, kötülüğü yasaklarlar. (Çünkü bilirler ki) işlerin sonu ancak Allah'a aittir.” buyuruyor, Rabbimiz Hacc Suresi 41. ayette.


Müslüman toplumların yetki verdiği, başına idareci yaptığı kişilerin temel özellikleri belirtilmektedir, Hayat Kitabımızın bu ayetinde. Veya Müslümanların yetki vereceği, yönetimde söz sahibi yapacağı kişilerde aranacak özelliklerdir bunlar.


Bu özellikler bizi bizi biz yapan, bizi köklerimize bağlayan, bizi asırlarca zaferlerden zaferlere koşturan, hak ve adaletle aleme saadet ve huzur götürmemize vesile olan olmazsa olmaz vasıflarımızdır. Bu vasıflar hem Müslüman ferdin hem de özellikle yöneticilerin çok önemli vasıflarıdır.


İşte o yetkili kişiler hem bu özelliklere sahip olacaklar hem de idaresinden sorumlu olduğu coğrafyaya bu özelliklerin temel alındığı saadet nizamını kuracaklar. Bu ayeti özellikle şimdi, yeniden ve yine sanki hemen bize gelmiş gibi tekrar tekrar okuyalım, tefekkür edelim ve şuurlanalım.


Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hocamız bu ayeti şöyle izah ediyor:

“Onlar, o müminlerdir ki eğer kendilerini yeryüzüne yerleştirirsek; iktidar mevkiine getirip devlet idaresini ellerine verirsek namazı kılarlar ve zekatı verirler, iyiliği emrederler ve fenalığı-kötülüğü yasak ederler. Meşru güzel şeyleri emreder, gayrı meşru, çirkin ve dinen reddedilmiş şeylerden sakındırırlar, İktidar mevkiine geçince ahlâklarını bozmaz, dinden, adaletten sapmaz birer idareci olurlar. Doğrusu Hulefâ-i Raşidîn böyle olmuşlardı. Şu da bilinmelidir ki " İşlerin sonucu Allah'a aittir"


- Allah onlara iktidar verdiği zaman onlar şu dört şeyi özellikle yerine getirirler:

- Farz olan namazı en mükemmel şekilde kılmak,

- Farz olan zekâtı vermek,

- Ma'rufu (şer'an emredilen ve aklen güzel olan iyi amelleri) emretmek,

- Münkerden (şer'an yasak olan ve aklen çirkin olan amellerden) nehyetmek, müminler Allah'ın tevhidine ve O'na itaat etmeye davet olundular, şirkten nehyolundular ve şirk ehliyle mücadele ettiler.


"Hayırlı netice takva sahiplerinindir." (A'raf, 7/128). 

Kim Yahudiler, Hristiyanlar ve diğer düşmanlara karşı zafer elde etmeyi düşünüyorsa, kim ülkesine huzur ve güven getirmek istiyorsa, kim insanlığa güzel bir ikramda bulunmak istiyorsa Muhacirlerin ve ilk mücahidlerin sarıldıkları bu dört vasıfla amel etsinler.


- Yüce Allah'a yardım eden dolayısıyla, güçlü, üstün iradeli ve dostlarını yüzüstü bırakmayan Yüce Allah'ın yardımını hak edenler kimlerdir? İşte onlar:

"Onlar ki; eğer biz kendilerini yeryüzünde egemen kılarsak, onlara iktidar verirsek namazı dosdoğru kılarlar." Allah'a kulluk ederler, O'nunla olan bağlarını güçlendirirler, isteyerek, boyun eğerek ve büyük bir teslimiyet duygusu içinde Allah'a yönelirler.


"Zekâtı verirler." Mallarının hakkını verirler. Nefsin cimriliğini yenerler. İhtirastan arınırlar, şeytanın vesvesesine üstün gelirler, toplumsal hayatta meydana gelen boşluğu doldururlar, toplumdaki zayıfları ve muhtaçların sorunlarını üstlenirler, fakirleri doyururlar. 


"İyiliği emrederler." İyiliğe ve hayra çağırırlar, insanları buna yöneltirler.

"Kötülükten sakındırırlar." Kötülüğe ve bozgunculuğa karşı direnirler. Kötülüğü yasaklarlar.


Yüce Allah'ın insanlık hayatı için öngördüğü hayat sistemine yardım ettikleri, başkasına değil, sadece Allah'a güvenip dayandıkları için Allah'ın yardım ettiği kimseler bunlardır. Bunlardır Yüce Allah'ın gerçek ve kesin bir şekilde kendilerine zafer sözünü verdiği kimseler.


"Her şeyin akıbeti Allah'a aittir."

- Öte yandan burada asıl dikkat çekilmek istenen nokta, kendilerine imkân ve güç lütfedilen gerçek müminlerin, bu imkânlara kavuşunca adaleti elden bırakmamaları, ahlâkî bozulmaya fırsat vermemeleri ve bunu güvence altına almak için de dinin temel umdelerine sıkı biçimde sarılıp onlara sahip çıkma çabası içinde olmaları gerektiğidir.


- Bu âyet yine bize der ki; "Namazınızı dosdoğru kılabilmeniz için, zekatınızı edâ edebilmek için, insanlara emr-i-bil ma'ruf, nehy-i- anil münkeri yapabilmek için hakkın bütünüyle hakim olması, adil bir düzenin kurulması gerekir." İşlerin sonucu ancak Allah'a aittir. Yani kimin gâlib kimin de mağlup olacağını Allah(cc) bilir ve O belirler. Hz. Osman (ra); "Hz. Allah (cc) Kur'ân'la yapmadığını, sultanla (yöneticiyle) yapar" demiştir. Yani yönetimle yapar. Kur'ân'ı evin köşesine assanız kıyamete ka¬dar durur. Kendiliğinden bir şey yapmaz. Ama sultan onu uygular, yani yönetimde icraat vardır.


Onun için yönetime sahip çıkılmasını vurgulayan âyetlerden biridir 41. âyet. Yönetime Müslümanlar adına talip olanlar iktidara gelince de yine onları dikkate almalılar, hareket noktaları daima İslam Medeniyeti olmalı, Batı ve Batı’nın batıl ve köhnemiş sistemleri değil.


Hak hakim olunca… Dört halifeden sonra Ömer b. Abdülaziz'in hilafetine kadar geçen süre içerisinde, İslâm'dan sapmanın sonucu olarak, insanlar kültürel ve ahlakî yönden süflîleşme eğilimi ve dünyevileşme başlamışlardı. O, işbaşına geldiği zaman insanların sosyal, ahlâkî ve kültürel yapılarında bir inkılabı gerçekleştirmeye büyük gayret sarfetmişti. İslâm öncesi câhili yaşantının karanlıklarına doğru yol alan topluma Allah'ın dinini tekrar hatırlatmış ve onu günlük hayata tam anlamıyla hakim kılmayı başarmıştı.


Taberî'nin şu rivayeti, yöneticilerin toplum üzerindeki yönlendirici etkilerini ve Ömer'in gerçekleştirdiği dönüşümü bütün boyutlarıyla çarpıcı bir şekilde gözler önüne sermektedir:


"Velid b. Abdülmelik'in büyük binaları, yazlıkları, işletmeleri vardı. Onun hükümdarlığı döneminde insanlar bir araya geldiklerinde birbirlerine binalar, işletmeler ve köylerinden bahsederlerdi. Velid'ten sonra iş başına gelen Süleyman ise çok sayıda cariyeye sahipti ve çokça evlilik yapmıştı. Ayrıca kendisine bol bol ziyafetler çekerdi. Onun döneminde de insanlar cariyelerden, evliliklerden ve yemeklerden bahsederler, bunlarla meşgul olup övünürlerdi.


Ömer b. Abdülaziz (ra), Hilafete geçip yepyeni bir idare şekli ve âdil bir yönetim oluşturunca, halk arasındaki konuşmalar şunlar olmuştu: "Bu gece Kur'an'dan ne ezberleyeceksin? Dün gece teheccüd namazına kalktın mı? Kur'an'ı ne zaman hatmettin? Kaç günde bir Kur'an'ı hatmediyorsun? Ayda kaç gün oruç tutuyorsun? Allah yolunda hangi çalışmaları yapıyorsun?” (Taberî, Tarih, IV/ 139).

Vesselam.