Gün Uyanma ve Uyandırma Günüdür

e-Posta Yazdır PDF

-Var olmak için mücadele etmek bize yakışmaz. Bize yakışan, mücadele etmek için var olmaktır.

- Yatan aslandan dolaşan tilki yeğdir.

- Güneşi gözden kaçırdım diye ağlarsan yıldızları da göremezsin.

- Ben ve şimdi = yanlış
Biz ve sonra = yanlış
Biz ve şimdi = doğru

- İnsanlar bizim hayatımıza bakarak
yollarını bulabilmelidir. Bir umut ışığı dolmalı
insanların içine. Şayet bizim konuşmalarımız,
yaşantımız, ticaretimiz vs.
karanlığı delip geçen bir yıldız gibi olmuyorsa
yaptığımız hiç şeyin ufacık bir etkisi
ve tesiri de olmayacaktır.
- Kur’an hakla batılı ayırt etmek için
gelmiştir, mazeret dinlemek için değil.
Yani Kur’an mazeret dinlemez, ayırt eder.
ZOR GÜNLER…
Sözlerimize başlarken bizi yoktan
var eden, kainatın hakimi olan, yazın
benim kulumun damağı kurudu diye karpuz
ve kavunu ikram eden, kışın C vitamin
olsun diye portakalı emrimize
nakşeden, pirelere mide yaratan, sineklere
kanat veren Rabbimiz’e hamd olsun.
Ve bunun akabinde O’nun Sevgili Peygamberi
Ahmed-i Mahmud-u Muhammed
Mustafa (s.a.v)'ya salat-ü selam olsun.
Madden ve manen hiç de kolay olmayan
bir zamanda ve mekanda yaşıyoruz.
İnsanlık alemi olarak özelde de
Müslümanlar olarak problemimiz büyüktür
ve bu problemler karşısında yine aynı
Müslüman kitlenin vazifesi artık doruk
noktaya gelmiştir. Zira Allah-ü Azimüşşan’ın
bir tek günü geçmiyor ki, sayfalarında
kendisine dil uzatılmasın,
Müslümanlara hakaret ve eziyette bulunulmasın.
Tek düşmanlıkları Allah düşmanlığı,
Rasülullah düşmanlığı ve Muhammed’ül
Emin Hazretleri'nin ümmeti düşmanlığı
olan bu insanlara karşı elbet bazı vazifelerimiz
vardır ve bunu idrak etmek zorundayız. Söyleyin lütfen, şu necaset akıtan televizyon
kanallarından memnun olan kardeşimiz var
mıdır içinizde? Basın sütunlarından ve radyo istasyonlarından
ya da Türkiye’nin cadde ve sokaklarından
memnun musunuz? Hayır dediğinizi duyar
gibiyim.
KUR’AN’A AMBARGO…
Çünkü bugün on yaşındaki çocuğumuz
Peder Hozelerle büyür hale gelmiştir. Gençlerimiz
bir futbolcunun hayatını merak ettiği, bir şarkıcının
hayatını bildiği kadar Peygamberi’nin (s.a.v) hayatını
bilememektedir. Çünkü medya her türlü desiseyle
Kur’an’a ambargo koymuştur. Birbirinden
çirkef tv kanalları bu gençliğin beynini kemirerek
düşünemez hale getirmiştir. Yuvalar tarumar
olmuş, bir kadeh alkol ve bir dansöz parçasıyla
kalplerdeki iman ayaklar altına alınmıştır. Eğitim
sistemindeki manevi çalkantı hat safhaya gelmiş,
Darwin Teorisiyle maymundan türediklerini öğrenerek
yetişen nesil, fuhşane bir girdabın içine itilmiştir.…
"BU KARA KIZI MI ?"
1932 yılında dünya güzeli seçilen Keriman
Haris'in hikayesini bilirsiniz. Halis, önce Cumhuriyet
Gazetesi tarafından düzenlenen bir yarışmada
Türkiye Güzeli seçilmişti. Babası Tevfik Halis'e, Keriman'ı
dünya yarışmasına sokacağız demeleri
üzerineyse babası, "bu kara kızı mı" diye alay etmişti.
Aynı yıl Belçika'da düzenlenen yarışmada da
28 ülkenin temsilcileri arasından dünya güzeli seçilmişti.
Yarışma günü jürinin önünden geçen bütün
adaylar, giyimleriyle bakışlarıyla ve tebessümleriyle
puan toplamaya çalıştılar. Jüri salona geçip puan
değerlendirmesi yapmak istedi. Bu arada başkan
kürsüye geçip şu değerlendirmelerde bulundu:
Hıristiyanlığın Zafer Günü !
“Sayın jüri üyeleri, bugün Avrupa'nın yani Hıristiyanlığın
zaferini kutluyoruz. Altı asırdır dünya
üzerinde hâkimiyetini sürdüren Osmanlı artık bitmiştir.
Onu Avrupa Hıristiyanları bitirmiştir. Elbette
Amerika ve Rusya’nın hakkını inkar edemeyiz. Neticede
bu, Hıristiyanlığın zaferidir. Müslüman kadınların
temsilcisi, Türk güzeli Keriman, mayo ile
aramızdadır. Bu kızı zaferimizin tacı kabul edeceğiz
ve onu kraliçe seçeceğiz. Ondan daha güzeli
varmış, yokmuş bu önemli değil. Bu sene güzellik
kraliçesi seçmiyoruz. Bu sene Hıristiyanlığın zaferini
kutluyoruz. Avrupa’nın zaferini kutluyoruz. Bir
zamanlar Fransa’da oynanan dansa müdâhale
eden Kanûnî Sultan Süleyman’ın torunu işte iç çamaşırları
ile önümüzdedir. Kendini bizlere beğendirmek
istemektedir. Biz de, bize uyan bu kızı
beğendik.
Müslümanların geleceğinin böyle olması temennisiyle,
Türk güzelini dünya güzeli olarak seçiyoruz.
Fakat kadehlerimizi Avrupa’nın zaferi için
kaldıracağız...” İşte Türk kızı Keriman Halis’in
Dünya Güzeli seçilmesinin ne yazık ki, perde arkası
budur.
“BİZE YÜKLÜ BİR HESAP KALMIŞTIR.”
Bir adam ailesiyle birlikte gezintiye çıkmış.
Lokantanın birinin camında enteresan bir yazı okumuşlar:
"Yeyiniz, içiniz hesabı torununuz ödesin."
Yazı adamın hoşuna gitmiş. Hanımına; hatun
demiş girelim içeriye bir güzel karnımızı doyuralım.
Öyle ya, nasıl olsa hesabı torun ödeyecek. Daha
torun doğacak, büyüyüp evlenecek, çor-çocuk sahibi
olacak. Ölme eşşeğim ölme. Gerçekten girmişler
içeriye, karınlarını tıka basa doyurmuşlar.
Tam kalkmak üzereyken garson gelmiş, buyurun
hesap demiş. Tabii ki şaşırmışlar. Hani demişler,
biz yiyecektik içecektik hesabı torun ödeyecekti?
Garson “doğru abi demiş. Doğru ama bu demiş
sizin hesabınız değil ki! Bu hesap sizin dedenizin
hesabı..” Evet, görüldüğü gibi bize yüklü bir hesap
kalmıştır. Vazifemiz büyüktür bir o kadar da mukaddes…
Bugün on yaşındaki çocuklarımız sele atılmış
ve yüzmeyi bilmedikleri için ölüme mahkum edilmiş
durumdadır. Ama ne öldü diye çocuklara, ne
de öldürdü diye sele suç bulabilirsiniz. Zira sel yüzmeyi
bilmeyenleri yutar geçer. Şayet siz inanan insanlar
olarak, bu çocukların kurtulması için elinizi
uzatmazsanız bu durumun mesuliyetine ortak olmuşsunuz
demektir. Yeryüzündeki tüm insanlığın
elinden tutmak zorundayız.
NE OLUYOR BİZE DEĞERLİ DOSTLAR
Günlerden bir gün İstanbul'un Gülhane Parkı'nda
Müslim Baba diye bilinen Müslim Gürses ismindeki
sanatçı bir konser verecekti. İnsanlar
Türkiye'nin bir çok bölgesinden Müslim Baba'yı
seyretmek için akın akın gelmiş ve konser mahallini
doldurmuştu. Fakat saatler geçmesine rağmen
Müslim Baba(!) sahneye çıkmadı. Bu sırada bir telefon
geldi ve görevliler telefonu mikrofona bağlayarak
tüm misafirlere dinlettiler. Telefon Müslim
Baba'dan gelmişti ve şöyle diyordu: "Değerli seyircilerim!
Türkiye'nin bir çok bölgesinden beni dinlemeye
geldiğinizi biliyorum. Ama rahatsızlığım münasebetiyle aranıza iştirak edemiyorum ve bu
yüzden hepinizden özür diliyorum.Yalnız gönlünüzü
müsterih tutun.Çünkü ricam üzerine Ferdi
Tayfur arkadaşım gelecek ve size şarkıyı o söyleyecek"
dedi ve telefonu kapattı.İnanır mısınız o
anda insanlar çıldırırcasına nara atmaya başladı.
Öyle bir uğultu çıktı ki anlatamam sizlere. Bu
arada bir haber programcısı kameramanıyla birlikte
bir gence yöneldi.19-20 yaşlarındaki bu gencin bir
elinde jilet, bir elinde de esrar vardı. Yani bir taraftan
jiletle bağrını deliyor, diğer taraftan da esrarı
yudumluyordu. Programcı gence; "evladım niçin
bağrını deliyor ve şu esrarı yudumluyorsun.Yazık
değil mi sana niçin gençliğini heba ediyorsun" dedi.
Gencin cevabı içlerimizi ürpertecek nitelikteydi: Abi
dedi ben bu esrarı yudumlamayayım ya da bu jiletle
bağrımı delmeyeyim de kim delsin. Ben Müslim
Baba'yı görebilmek için buralara nerelerden
geldim bir bilsen. Şu anda yeryüzünde yaşayan bir
tek peygamber var, o da Hazret-i Müslim'dir dedi.
(Haşa)
Ne oluyor bize değerli dostlar, anlatmakla bitiremeyeceğimiz
nitelikteki bu tür örnekler özellikle
gençliğimizin üzerinde karabasanların dolaştığının
açık bir ifadesidir. Halbuki biz daha yüz sene önce
böyle değildik ne oldu bize. Evet, daha bir asır
önce Kahya Mehmet'imiz Almanya'ya gittiği zaman
Şarlken'ler Mehmet'imizi bando takımıyla karşılardı.
Halbuki şimdi o Mehmet'in torunları turizm
adına Alex'lerin komiliğini yapar hale geldi.
Ayşe'lerimiz kendi kocasının kıyafetini dışarıya
sermekten bile haya ettiği için o çamaşırları
gece yıkayıp gece sererken şimdi aynı Coni’lerin
iç kıyafetlerini yıkar hale geldi. Bakirelik yaşı 12'lere
düştü. Okullarda eli kalem tutması gereken talebeler
bıçak sallamaya başladı. Uyuşturucu müptelası
olan çocuklarımızın sayısı olabildiğince arttı. Düşünebiliyor
musunuz, elindeki bileziği alabilmek için
gençler ana katili olmaya başladı…
KUR’AN’IN DİRİLTİCİ NEFESİ’NE MUHTACIZ
Son iki yüz yıldır batılılaşma macerasıyla
kendi öz inanç, kültür ve medeniyetinden koparılarak
emperyalist zihniyetlerin oyuncağı durumuna
getirilmek istenen, batının ve emperyalizmin eksik
felsefesiyle kirlenen beyinlerin Kur’an’ın diriltici nefesine
ihtiyacı vardır.
Biz buna böyle inanıyoruz ve “Ümit var olunuz
şu İstiklal ve istikbal inkilâbâtı içindeki en yüksek
gür seda İslam’ın sedası olacaktır” diyoruz.
O halde süzülün Bismillah diyerek, gün sabahtan
akşama kadar Kur’an’la yoğrulmak ve bu
Kur’an’ın mesajını gece gündüz tüm insanlığa duyurma
zamanıdır.
"Ya Rabbi benim kavmimi affet, çünkü
onlar bilmiyorlar.”
Gün Taif’e sefer günüdür. Hatırlayın lütfen,
Efendimiz (s.a.v) Taif’e gittiğinde öz dayısı kendisini
taşlamış ve ayakları kan bere içinde kalmıştı.
Geriye dönüşünde bir bağın etrafında oturup Furkan
Suresi’ni okurken Cebrail (a.s) ziyaretine gelmiş,
Allah’ın selamını getirdiğini ifade etmiş ve
"kulum Muhammed isterse söylesin Taif’i hemen
helak edeyim" dediğini bildirmişti. Ancak Efendimiz
(s.a.v) hayır diyordu “hayır; "Ya Rabbi benim
kavmimi affet, çünkü onlar bilmiyorlar. Benim
kavmimi hidayete erdir, çünkü onlar bilmiyorlar.
Bilselerdi bana taş atarlar mıydı" diyordu.
Zira Müslüman kimliğinizle tutacağınız her el,
alacağınız her gönül ve saracağınız her yara İslam’ın
istikbali için yapılmış en büyük bir yatırım
değil midir ? O Yüce Peygamber (s.a.v) bunu çok
iyi biliyordu ve onun için herkese rahmet nazarıyla
bakıyordu.
GÜN, MEKKE’Yİ FETİH GÜNÜDÜR
Ve değil midir ki Mekke’yi fetheden ruh bu
ruhtur. O halde gün Mekke’yi fetih günüdür. Gün
akbabaların pençesinden bütün bülbülleri kurtarma
zamanıdır. Gün sadece 70 milyon memleket evladımızın
değil, 1,5 milyar İslam aleminin ve altı milyar
insanlığın kurtarılma zamanıdır.
Öyleyse korkakları bırakın, onlar karılarının
koyunlarında sabahlamaya devam etsinler. Fareleri
bırakın Müslümanların korkusundan kaçacak
delik arasınlar. Bırakın tavus kuşlarını süslensinler,
eğlensinler. Tilkiler de kurnazlık taslamaya devam
etsinler.
Gün, yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve
Kur’an bütün ahkamı hakim kılınıncaya kadar
cihad etme zamanıdır. "Fitne tamamen yok edilinceye
ve din de yalnız Allah için oluncaya
kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden
başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur."
(Bakara 193)
“Kur’an Sayfalarını En Son Ne Zaman Açtınız
?”
Fakat burada önce nefsime ve dahi tüm inananlara
sormadan edemeyeceğim. Sahi en son
Kur’an sayfalarını ne zaman açtınız söyler misiniz bana ? Halbuki Kur’an’la münasebeti kesilen neslin
ölüden hiçbir farkı yoktu, değil mi ey müminler ?
Aslında Kur’an tabii ki okunmuyor değil. Hatta size
desem ki, yeryüzünde en fazla okunan kitap hangisidir,
bana tereddütsüz Kur’andır diyeceksiniz.
Ama yeryüzünde en fazla okunduğu halde en az
anlaşılan kitap hangisidir diye bir başka sual sorsam
maalesef yine Kur’andır diyeceksiniz. İşte bu
katiyyen kabul edilebilecek bir durum değildir.
Almanya'dan bir arkadaşınız size bir mektup
gönderiyor ve siz de çok mutlu oluyorsunuz. Mutlu
oluyorsunuz ama siz Almanca bilmiyorsunuz ki.
Halbuki arkadaşınız mektubunda orada oturan babanızın
vefat ettiğini ve defin işlemleri için acilen
Almanya'da olmanız gerektiğini söylüyor.
İşte Kur’an okuduğu halde manasını anlayamayan
bizlerin hali, bu adamın durumundan çok
çok daha vahim bir durumdur. Öyleyse Kur’an'a
iman eden anlaya anlaya iman etmeli. İnkar eden
de öyle.
Söyleyin lütfen, acaba Kur'an hayatımızın ne
kadarına müdahale ediyor ve günlük hayatımızda
Allah’ın nizamı için ne kadar mesai harcıyoruz. Halbuki
Allah için verilmeyen canın mutlaka bir katili,
Allah için verilmeyen malın da mutlaka bir hırsızı
vardır.
Mesela size eviniz desem, bir anda aklınıza
bir çok şey gelecek değil mi? Odaları, pencereleri,
oturup kalktığınız kanepeleri vs. Peki ya size Kitabınız
desem! Evet kitabınız. Topu topu 114 sureden
müteşekkil olan “Hayat Nizamınız”ın ne
kadarını biliyorsunuz. Evinizi ya da arabanızı tanıdığınız
kadar Kur’anınız’ı tanıyor musunuz?
Kimileri diyor ki, bu Kur’an ne anlatıyor yaaa!
Bu devirde bununla nereye varılır, nereye kadar
götürür bizi bu Kitap. Bununla şehir mi idare edilir,
belediyecilik mi yapılır. Bununla para mı kazanılır,
devlet mi kurulur, iktidara mı gelinir. Be bre aptal
adam, Yaratan yarattığını unutmuş değildir ki.Onu
başıboş bırakmış değildir. Allah (cc), kulunun hayatında
en ufak bir boşluk bırakmaz.
KUR’AN İNSANI OLMALIYIZ
Biz biliyoruz ki, Kur’an’ın rafa kaldırıldığı şu
kof çağda, onun göz yaşını görmek, onunla arkadaşlık
kurmak ve onu bağrımıza basmak aramızdaki
kartondan duvarları ortadan kaldıracaktır. Zira
Kur’an’ın hayranı, Kur’an’ın müntesibi hatta
Kur’an’ın kurbanı olmakla Kur’anın insanı olmak
arasında dağlar kadar fark vardır.
Siz Kur’an’ı rehber olarak gördüğünüz an
Kur’an’ın insanı olmayı hak ettiniz demektir. Çünkü
bize düşen en önemli görev kişiye göre Kur’an
değil, Kur’an’a göre insan yetiştirmektir. O halde
Kur’an bizim kullanma kılavuzumuz olmalıdır.
Takdir edersiniz ki, bir makinenin dilinden en
iyi anlayan onu imal eden olacaktır. İnsan vücudu
da yeryüzünün en muhteşem makinesi olduğuna
göre ve bu şaheseri, mimar-ı mühendis-i mutlak
olan Allah (c.c) imal ettiğine göre elbette onun dilinden
en iyi O (c.c) anlayacaktır. Yani bu makinenin
nerede yatak saracağını, rölanti ayarının
nerede bozulacağını, balatalarının zarar görme sebebini
müsaadenizle Yüce Allah'a sormamız gerekecektir.
Kaldı ki, beni yaratan Allah beni idare de etmelidir.
Çünkü Yüce Allah bazılarının utanmadan
ifade ettiği gibi sadece camilerin değil bütün kainatın
Allah'ıdır ve mevcudatın her noktasında O
(cc) ne diyorsa o olmalıdır. Günlük hayatımızın tümünde
Rabbimiz Allah olmalıdır. Bazı bölümlerinde
başka Rablere ve Efendilere hizmet etmemeliyiz.
"ALLAH, KULUNA KAFİ DEĞİL MİDİR?"
Hayatımızın tümünde boyunlarımızdaki kulluk
ipinin ucu Allah'ın elinde olmalı. Zira Yüce Rabbimiz,
kainatı yarattıktan sonra onun idaresiyle
ilgilenmeyerek idareyi yarattığı kullarına bırakan,
nasıl bilirseniz öyle yaşayın, nasıl isterseniz öyle
hukuk yapın, canınız nasıl isterse öyle giyinip soyunun
diyen, dünyada hiç ses çıkarmayan bir Allah
tasavvuruna katiyen müsaade etmez.
Öyleyse, cennete ancak Allah'ı Allah'ça tanıyanlar
ve inananlar gidecektir. Yani kendisini nasıl
tanıtmışsa öyle tanıyanlar gidecektir. Bakınız Rabbimiz,
Zümer Suresi 36. ayette net bir ifadeyle nasıl
bir ültimatom veriyor: "Allah, Kuluna Kafi Değil
Midir?"
Büyüklerimiz ne güzel söylemişler: “Dost istersen
Allah yeter, yaran istersen Kur’an yeter,
mal istersen kanaat yeter, düşman istersen
nefis yeter, nasihat istersen ölüm yeter” diye.
Dine pek inanmayan bir sabun imalatçısı, bir din
adamına hitaben; sizin anlattığınız dinin dünyaya iyilik getirdiği
görülmüyor. Dünya, aradan geçen bunca asra rağmen
hala kötü insanlarla dolu… demişti. O sırada çamur
içinde oynayan küçük bir çocuğun önünden geçiyorlardı.
Din adamı dedi ki; sabunun da dünyaya pek fazla iyilik
getirmediği anlaşılıyor. Zira baksanıza dünyada hala pek
çok pislik, pek çok pis insan var. Sabuncu itiraz etti: Ama
sabun kullanıldığı zaman faydalıdır. Din adamı taşı gediğine
koydu: “Evet din de öyle. Uygulanırsa ve yaşanırsa
dünyaya iyilik, huzur ve saadet getirir.”