Mazluma da Zalime de Yardım Edin

e-Posta Yazdır PDF

İnsanlığın önderi ve örneği Peygamberimiz
(sav) buyuruyor ki:
“Mazluma da zalime de yardım
edin.” soruluyor. - “Mazluma yardımı
anladık da zalime nasıl yardım edebiliriz?”
Rasulullah (sav) buyurdu:
“Onun zulmüne engel olmaya çalışın,
bu da ona bir yardımdır.” (Tirmizî,
Fiten/68, 2255)
Zalime yardım edin, yani zulmüne
engel olmaya çalışın ki başkasına
daha fazla zulmetmesin. Ona
yardım edin ki kendine de daha fazla
zarar vermesin. Öyle ya, zulmüne
devam ettikçe Allah’ın lâneti, mazlumların
ahı ve bedduası onun peşini bırakmayacaktır.
Hem bu dünyada, hem
de ötede fitil fitil burnundan gelecektir.
Yaptığı haksızlıkların karşılığını mutlaka
görecektir. Siz yine de merhametli
olun, ona engel olmaya çalışın. Zalime
asla prim vermeyin, yüz vermeyin,
destek vermeyin oylarınız bile olsa…
Müslümanlar her yönden güçlü olacaklar,
otorite Müslümanların elinde
olacak, zalime zulüm yapacak fırsat
tanınmayacak, zalimin eline imkan
geçmeyecek. Müslümanlar güçlü olduğu
kadar cesur olacak, bir ve beraber
olacak, alimleri önde olacak ki
zalim diz çöksün…
Filistin’de, İslam aleminde ve
Dünya’da bunca zulüm, haksızlık ve
gözyaşı olduğu halde az sayıda ilmiyle
amil ilim adamlarımız müstesna nerede
bu ümmetin ilim adamları, alimleri,
şeyhleri, kanaat önderleri ? Bu
suskunluk niye, çaresizlikten mi yoksa
korkaklıktan mı susuyor bu ümmetin
önünde olması gereken zevat ?
Şu ayeti çok iyi anlamalıyız: “Zalimlere
yanaşmayın (meyletmeyin),
yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah´tan başka veliniz (dost ve yardımcınız)
yoktur. Sonra (O´ndan da) yardım görmezsiniz.”
(Hûd, 11/113)
Yine Hz. Ali (ra) bir hutbesinde şunları söylemiştir:
“Ey insanlar! Sizden önceki ümmetler,
günah işlerlerken âlimlerinin onları bu işten menetmeye
çalışmamaları yüzünden helak olmuşlardır.
Onlar günahlara dalıp âlimleri de “Sakın
bunları yapmayın! Allah’ın haram kıldığını işlemeyin”
demedikleri için cezaları kendilerini çepeçevre
kuşatarak helak edip onları dünya yüzünden silmiştir.
O halde onların başına gelenler sizin başınıza
da gelmezden önce iyiliği emredip kötülükten
menetme görevinizi hakkıyla yerine getiriniz. Hem
şunu da biliniz ki emri bi’l- ma’ruf ve nehy-i ani’lmünker
ne insanın herhangi bir rızkını keser ve ne
de ecelini yaklaştırır.”
“Kalem Sahipleri Büyük İşler Başarabilirler
Ancak Gerektiğinde Fikirleri Uğruna Canlarını
Feda Etmek Şartıyla” diyor Seyyid Kutub.
Peygamberimiz buyuruyor ki: “Bu ümmet
zalime zalim deme cesareti göstermediği
zaman kıyameti bekle.” (Müsned, 2/190) “İnsanlar zalimi
görüp de elini (zulümden alıkoymayacak
olurlarsa), aradan fazla zaman geçmeden, Allah’ın
onlara genel bir azap göndermesi yakındır.”
(Tirmizî, Fiten 8. Tefsir 5/17. Ebu Davud, Melâhim 17. İbni Mace, Fiten 20.
Müsned, 1/25.)
Siyonist Yahudi ve İşbirlikçileri vazifesini yapıyor.
Onların görevi daha çok kan dökmek, daha
çok öldürmek ve sömürmek… O mübarek topraklarda
bir avuç mücahid ise her şeyleriyle Siyonistlere
karşı direniyor. Direnenler mutlaka
kazanacaktır.
Fakat yaşadığımız asrın şahitleri olan ya bizler,
biz Allah’ın yeryüzünde halifesi olan Müslümanlar
napıyoruz ? İslam’sız saadetin
olmayacağını, hak ve batıl’ın ne olduğunu bilen,
hakk’ı fert, cemaat ve toplum bazında hakim kılıp,
batılı da yok edecek şuura sahip olması gereken
biz Müslümanlar napıyoruz ?
Vazifesinin idrakinde ve şuurunda olup
imanla salih ameller peşinde olanlar, Hakkı ve
sabrı yılmadan yorulmadan tavsiye edenler müstesna kimimiz dinin bir hayat nizamı olduğunu
unutmuş, İslam’ı seccadeye, camiye ve kalplere
hapsetmiş, din ile dünyayı ayırmış, kimimiz dünyanın
peşine düşmüş yakalayıp dünyaya sahip olmaya
hırslanmış, kimimiz sıcak yatağında cenneti
arar olmuş, kimimiz dinler arası diyalog felaketine
takılmış, dünyaya lıght (ılımlı) İslam diye yeni bir
şey pazarlıyor, kimimiz muktedir olması gerekirken
cılız kınama mesajlarıyla günü kurtarır olmuş,
kimimiz de bu dünyanın çivisi çıkmış boş ver hastalığına
tutulmuş… Bu böyle gitmez. Aklımızı başımıza
almalı, adam gibi adam olmalıyız…
Evet, kendimizi kurtarmaya çalışırken 6 milyar
insanlığı unutmayacağız, 6 milyar insanlığı düşünürken
de kendimizi unutmayacağız.
Görevlerimizi ferdi ve toplumsal planda yerinde ve
zamanında gerçekleştireceğiz.
“Tarık Ramazan’ın babası Said Ramazan der
ki: “Eğer birisi bana gelip de İslam aleminde yapılması
gereken reformlardan, uygulanması gereken
siyasi stratejilerden ve jeo-stratejik planlardan söz
ederse, benim ona ilk sorum sabah namazını vaktinde
kılıp kılmadığı olur”
Galiba meselenin bam teli burası… İslam
adına konuşan, yazan ve düşünce üretenler önce
sabah namazını vaktinde kılıp kılmadıklarını cevaplamalılar.
Çünkü bu sorunun cevabında bizim
tüm meselelerimizin çözümü yatmaktadır. Çünkü
en büyük farkımız namazımızdır. Çünkü “büyük
işler” yapmaya yönelip sabah namazını “küçük
işler” kategorisine aldığımız gün
kaybetmeye başladık. Ve kalkışımız, düştüğümüz
yerden olacaktır.”
Ya Rabbi, encamımızı-akıbetimizi hayreyle.
Rabbimiz Hira’dan Hicret’e, Hicret’ten Mekke’nin
Fethi’ne, Mekke’nin Fethi’nden de Dünya’nın her
yerine bir Rahmet yağmuru yağan biricik hakikat
İslam Dinimiz’in mesajını en iyi şekilde anlama, yaşama
ve yaşatma şuuru ve bilinci ver Rabbimiz. Ya
Rabbi, harbler zulümler dursun yerine İslam Adaleti,
İslam kardeşliği, iman hakikatı gelsin… Amin.
Haydi, cihada ve tüm gayretimizle çalışmaya… Tümüyle
Allah’a kulluğu, iyiliği, faydalıyı, adaleti ve
hakkı tatlı dil, güler yüzle fert, cemiyet ve tüm otoriteler
bazında hakim kılmaya… İnsanlığın iki
dünya saadeti için çalışmaya…

ONBAŞI HASAN’IN 57 YILDIR
DEVAM EDEN KUDÜS NÖBETİ
"Mevki: Kudüs. Mekân: Mescidi Aksa.
Tarih: 21 Mayıs 1972 Cuma. Ben ve gazeteci
arkadaşım rahmetli Sait Terzioğlu, İsrail Dışişleri
rehberlerinin yardımı ile bu mübarek makamı
dolaşıyoruz. Kudüs Kapalı Çarşısı’nda
rüzgâr gibi dolanan entarili kahvecilerin ellerindeki
askılara çarpmadan biraz yürüdünüz
mü, önünüze çıkan kapı sizi Mescidi Aksa’nın
önüne kavuşturur. Miraç mucizesinin soluklanıldığı
ilk Kıble’mize yani... Hemen oracıkta,
ilk avlu vardır ki, hâlâ bizim lâkabımızla anılır.
“12 bin şamdanlı avlu” derler oraya. Yavuz
Selim 30 Aralık 1517 salı günü Kudüs’ü devlete
katmıştır da, ortalık kararmıştır. Yatsı namazını
o avluda kılar kendisi ve bütün ordu
beraber. Şamdanları yakarlar. Tam 12 bin
şamdan. O isim oradan kalmadır. Sekiz on basamaklı
geniş merdiveni adımladınız mı, o
mukaddes Mescit’in bağdaş kurduğu ikinci avluya
ulaşırsınız. O’nu o merdivenin başında
gördüm. İki metreye yakın bir boy. İskeletleşmiş
vücudu üzerinde bir garip giysi. Palto?
Hayır, kaput, pardösü veya kaftan? Değil. Öyle
bir şey, işte! Başındaki kalpak mı, takke mi, fes
mi? Hiçbirisi değil. Oraya dimdik, dikilmiş. Yüzüne
baktım da, ürktüm. Hasadı yeni kaldırılmış
kıraç toprak gibi. Yüz binlerce çizgi, kırışık
ve kavruk bir deri kalıntısı.
Yanımda İsrail Dışişleri Bakanlığı Daire
Başkanı Yusuf var. Bizim eski vatandaşımız.
İstanbullu.“Kim bu adam?” dedim. Lâkaydi ile
omuz silkti.“Bilmem,” diye cevap verdi.“Bir
meczup işte. Ben bildim bileli, yıllardır burada
dururmuş. Çakılı gibi, hâlâ duruyor ya! Kimseye
bir şey sormaz. Kimseye bakmaz, kimseyi
görmez.”
Nasıl, neden, niçin hâlâ bilmiyorum. Yanına
vardım. Türkçe “Selâmünaleyküm baba”
dedim. Torbalanmış göz kapaklarının ardında
setreleşmiş gibi jiletle çizilmişçesine donuk
gözlerini araladı. Yüzü gerildi. Bana, bizim o
canım Anadolu Türkçemizle cevap verdi: Aleykümüs selâm oğul. Donakaldım. Ellerine sarıldım,
öptüm öptüm. Kimsin sen, Baba? dedim.
Anlattı ki, ben de size anlatacağım.
Ama evvelâ biliniz. O canım Devlet çökerken,
biz Kudüs’ü 401 yıl 3 ay 6 günlük bir
hâkimiyetten sonra bırakırız. Günlerden 9 Aralık
1917 Pazar günüdür. Ordu bozulmuş çekiliyor.
Devlet zevalin kapısında! İngiliz girinceye
kadar geçen zaman içinde yağmalanmasın
diye oraya bir artçı bölük bırakırız. Âdet odur ki
kenti zapt eden galip, asayiş görevi yapan
yenik ordu askerlerine esir muamelesi yapmaz.
Anlattı, dedim ya. Gerisini tamamlayayım.
Ben dedi, Kudüs’ü kaybettiğimiz gün buraya
bırakılan artçı bölüğünden. Sustu. Sonra,
elindeki silahın namlusuna sürdüğü fişekleri
ateşler gibi zımbaladı: "Ben, o gün buraya bırakılmış
20.Kolordu, 36.Tabur, 8.Bölük, 11.Ağır
Makineli Tüfek Takım Komutanı Onbaşı Hasan’ım...”
Ya Rabbi. Baktım, bir minare şerefesi
gibi gergin omuzları üzerindeki başı,
öpülesi sancak gibiydi. Ellerine bir kere daha
uzandım. Gürler gibi mırıldandı: “Sana, bir
emanetim var oğul. Nice yıldır saklarım. Emaneti
yerine teslim eden mi?” Elbette dedim,
buyur hele... Konuştu: “Memlekete avdetinde
yolun Tokat Sancağı’na düşerse; git, burayı
bana emanet eden kumandanım Kolağası
(Önyüzbaşı) Musa Efendi’yi bul. Ellerinden
benim için bus et, öp. Ona de ki...” Sonra, kumandanı
olduğu takımın makinelisi gibi gürledi:
“O'na de ki, gönül komasın. Ona de ki,
“11.makineli takım Komutanı Iğdırlı Onbaşı
Hasan, o gün den bu yana, bıraktığın yerde
nöbetinin başındadır. Tekmilim tamamdır kumandanım”
dedi dersin... Öleyazdım. Sonra
yine dineldi. Taş kesildi.
Bir kez daha baktım. Kapalı gözleri ardından,
dört bin yıllık Peygamber Ocağı ordumuzun
serhat nöbetçisi gibiydi. Ufukları gözlüyordu.
Nöbetinin başında idi. Tam 57 yıl kendisini
unutuşumuzdaki nadanlığımıza rağmen devletine
küsmemişti. Ben sizlere, Onbaşı Hasan’ı
takdim ederim.”
İlhan Bardakçı