Çok Özledik Hocam Seni

e-Posta Yazdır PDF

İslam Alemi’nin Önderi, Ümmetin Hocası ve Milli Görüş Lideri Muhterem Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamız’ı, dört yıl önce milyonlarca evladının ve sevenlerinin şahitliğiyle çok sevdiği Ebu Eyyüb El Ensari Hazretlerinin dizinin dibinde,  İstanbul’da Yüce Dost’a, Rabbimiz’e gözyaşları ve dualarla uğurlamıştık. İnanıyoruz ki şimdi biiznillah Muhterem Hocamız, bir ömür yolunda gitme şerefine erdiği Alemlerin Efendisi Sevgili Peygamberimiz’le, tüm peygamberlerle, salihlerle, şehidlerle ve sadıklarla beraberdir.

“Hayat iman ve cihaddır” sözünün şuuru ile yaşayan ve “malıyla canıyla Allah yolunda cihad eden bir Müslüman” olarak hatırlanmanın en büyük şeref olacağını ifade ederek vazife başında vefat eden Muhterem Hocamız, bir kez daha bizlere dünyanın fani, geçici, Rabbimiz’in baki olduğunu ve Müslüman demenin yaşadığı çağdan sorumlu olmak manasına geldiğini anlattı ve hatırlattı. Muhterem Hocamız’ı bir kez daha rahmetle, gıptayla ve hasretle anıyoruz.


Kur’an Ve Sünnet  Merkezli Bir Hayat


Merhum Akif’in “Kur’an’dan alıp ilhamı, asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” dizelerini Erbakan Hocamız, yaşıyor ve yaşatıyordu. Hocamız, tüm Müslümanlara İslam’ın sadece kelime-i şehadet getirmekten, namaz kılmaktan, oruç tutmaktan, zekât vermekten ve hacca gitmekten ibaret olmadığını haykırdı. Hocamız, Kur’an’dan ve Sünnet’ten aldığı ilhamla, hayatıyla İslam’ın bütün bunlarla birlikte Allah yolunda cihad etmek, tüm insanlığın dünya ve ahiret saadeti ve İslam birliğini kurmak için çalışmak olduğunu, bizlere ve tüm dünya Müslümanlarına öğretti. Hocamız son nefesine kadar bu uğurda canıyla ve malıyla mücadele etti. Her zaman ve her yerde “iman” dedi, “cihad” dedi, “izzet” dedi, “ümmet” dedi, “Kur’an” dedi, “Sünnet” dedi ve “İslam” dedi…

Tüm hayatının merkezine Kur’an’ı ve Sünnet’i yerleştiren, her işte önce ahireti ve o büyük hesabı düşünen Muhterem Erbakan Hocamız bütün konuşmalarında bir çok ayet ve hadis zikreder ve ehl-i sünnet alimlerinin yaptığı gibi izah ederdi. Hocamız’ın üzerinde durduğu ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerden bazılarını vefatlarının sene-i devriyelerinde birbirimize hatırlatalım dedik. 

- Rabbimiz buyuruyor: “Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.” (33/72)

- “Allah’ın vaadi haktır. Allah asla sözünden dönmez” (3, 194)

Muhterem Hocamız yukarıdaki ayetleri “temel esaslar” derslerinde tekrar tekrar okurlar, bizleri düşünmeye sevkederler ve nasihatler verirlerdi. Bir şeyi anlatırken bir eğitimci duruşuyla en ince detayına kadar inen Erbakan Hocamız’ın, konuşurken tüm hücreleri ve azaları mübarek ağızlarından çıkan kelimelere iştirak eder ve bu durum karşıdaki muhatabı çok etkilerdi.


İslam Barış’tır


- Erbakan Hocamız her hayrın başı ve bereket vesilesi olan “besmele”yi şöyle açıklardı: “İslam Dininin özü: “Hâlıkı tazim, bütün mahlukata, Allah’ın kulları olduğu için, şefkattir”. İslam dininin temeli “iyilik” tir. Sadece insanlara değil, bütün mahlukata şefkat, bu arada çevreye, bütün nebatlara, hayvanlara şefkat İslam dininin temelini oluşturur. Bunun için Kur’an-ı Azimüşşan “Bismillahirrahmanirrahim” ile başlıyor. Yani Cenab-ı Hakk’ın Rahman ve Rahim ismi şerifleriyle başlıyor. Rahman demek: herkese, bütün mahlûkata şefkati olan, rahmeti olan, esirgeyen, bağışlayan demektir. Cenab-ı Hakk’ın sonsuz ismi şerifi vardır. Kur’an-ı Azimüşşan’da bunlardan 99 tanesi zikredilmiştir. Bunlara “Esma’ül Hüsnâ” denir. Bu mübarek isimlerin içerisinden başka sıfatların zikredilmeyip de Kur’an-ı Azimüşşan’a başlarken Rahman ve Rahim isimleriyle, sıfatlarıyla başlaması, İslam Dininin temelinin iyilik olduğunu, şefkat olduğunu, merhamet ve rahmet olduğunu göstermektedir. Esasen İslam kelimesinin manası ise “silm” kökünden gelmektedir. Yani iyilik, barış, kardeşlik, selamet, huzur ve güven demektir. Ve yine Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) “Rahmeten lilâlemin” olarak gönderilmiştir. Yani “sadece insanlar, nebatlar ve hayvanlar için değil bütün âlemlere rahmet” olarak gönderilmiştir. Bütün bu temel esaslar İslam dinin temelinin iyilik olduğunu ve yeryüzündeki bütün insanların saadeti için gönderilmiş olduğunu açıkça göstermektedir.”


İmtihan Dünyası


- Dünya hayatımızın bir imtihan olduğunu sohbetlerinde vurgulayan Hocamız “O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı hususunda sizi imtihan etmek için, ölümü ve hayatı yaratandır...” (Mülk, 2) ayetini okur, “İmtihanı kazanmak itaat iledir.” İnsanoğluna Rabbimiz tarafından başka varlıklarda olmayan çok kıymetli meziyetler verilmiştir. Bu kıymetli meziyetlerin kendisine verilmesi dolayısıyla insanoğlu, “Rabbimiz Adil olduğundan imtihan edilmek mecburiyetindedir. Biz dünya hayatına, imtihan için geliyoruz. İmtihan oluyor ve fani dünyadan gidiyoruz. Cenab-ı Hak bu imtihanda hepimize yüz aklığı ve muvaffakiyet versin İnşallah. Amin. Peki bu imtihan nasıl oluyor? Bu imtihan; Bir insan, iyi midir, kötü müdür? esasına göre yapılmaktadır. Yani bu imtihan en ulvi, en kıymetli, en yüksek bir gaye bakımından yapılmaktadır. İyi insan olmak nasıl mümkündür? Bir Hadis-i Şerifte “Hayrun nas men yenfeûn nas” buyurulmaktadır. Yani “insanların hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” (el-Camiu’s-Sağır Şerhi Feyzül-Kadir, Hadis No: 4044) İyilik kendi kendine olmaz. Başkasına faydası dokunmakla olur. En büyük fayda, en büyük iyilik herkesin, bütün insanların iyiliğini isteme ve bu yolda elinden gelen gayretle çalışmaktır. Yani bütün insanların dünyada da, ahirette de mesut olmalarını istemek ve bu yolda bütün gücüyle çalışmaktır. Mareşallik meydan muharebesi kazanana verilir. Düşmanı yenip hak edeceksin, şeref madalyası takacaksın. Cennete gitmek için mücadele lazım.”

- Hocamız “imtihan” konusunda şunları da ifade ederdi: “Şu dünyaya gönderiliş gayemiz olan kulluk imtihanını başarabilmek için, üç tane temel ve birbirini tamamlayan esas vardır:

1- Her şeyden önce İslam’ı öğrenmek, İslam’ın her konudaki emrini bilmek,

2- Öğrendiğimiz İslami esaslara göre yaşamak, Kur’an’ın hükmünü hayatımıza tatbik etmek,

3- Her yerde, her halde ve her meselede, mutlaka İslâm’a göre, yani İslâmca düşünmek. 

Yani, itikat ve ilmihal konularını öğrendiği ve bildiği bir kısım ibadetleri yerine getirdiği halde, ticaret, siyaset ve devlet hayatında müşrikler gibi düşünen, olayları batılı ve cahili ölçülerle değerlendiren bir kimse, hakikat nazarında Mümin sayılamaz. Kişi Hak ile batılı ayıracak ve Hakk’a tabi olacak.

Örneğin, beş vakit namazı imamın arkasında ve tadil-i erkanıyla kılan bir insan, içinden “Camiden çıktıktan sonra, sattığım tarlanın parasını acaba hangi bankaya yatırsam?” diye geçiriyor ve rahatlıkla faiz yiyorsa, bu kişi İslamca düşünmüyor, demektir ve bu bir felakettir, Allah muhafaza.”


İslam Dini Şamil Ve Kamildir


- Erbakan Hocamız “… Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı beğendim…” (Maide 3) ayetini “Müslümanca düşünmenin üç temel esası” konusu içinde okur ve izah ederlerdi.

Müslümanca düşünmenin üç temel esası vardır:

1- Dünya hayatı, çok önemli bir imtihandır. Ahiret ise, dünya hayatının hesabı ve imtihandaki artı ve eksi puanların karşılığıdır. Nefeslerimiz sayılıdır, bunlar Allah yolunda harcanmalıdır. Çünkü ölüm bize, çok yakındır.

2- İslâm Dini, Allah yapısıdır. Bunun için mükemmeldir ve tastamamdır. Hâşâ, zerre kadar noksanı, fazlası ve hatası bulunmamaktadır. İslam şamil ve kamil bir dindir.

3- İslâm Dini, bir bütündür. Ona bir şey katılamaz ve ondan bir şey çıkarılamaz. Baştan sona Hak’tır, hayırdır ve hepsi, herkes için ve her yerde lazımdır. Çünkü İslâm, dünya ve ahiret saadetinin tek ilacıdır. İslam’sız saadet olmaz.

- Yine şu hatıra anlatılır: “70 öncesi yıllarda Muhterem Erbakan Hocamız’ın Erzurum’daki “İlim ve İslam” konulu konferansını dinleyen bir müftü efendi, daha sonra özel sohbeti sırasında Hocamız’a dönerek: -“ Sizi can-u gönülden tebrik ederim. Çok güzel ve önemli konulara temas ettiniz. Bendeniz de yıllardır vaazlarımda : “Dini ve ahlâki ilimleri bilmek yetmeyeceğini, Avrupa’nın fennini ve tekniğini de öğrenmek gerektiğini, hep söylerim” deyince, Erbakan Hocamız ona:

- Aman Müftü Efendi, herhalde sürçü lisan ederek, yanlış bir ifade kullandınız. Çünkü “İslami ilimler yetmez, Avrupa’nın fen ve tekniğini de almamız lazımdır” sözü, bilerek söylense, tecdidi iman gerektiren bir küfür lafzıdır. Zira bu söz Kur’an’daki en son indirilen “Artık dininizi kemale erdirdim. Hiçbir eksik bırakmadım (maddi ve manevi) nimetlerimi tamamladım. Din olarak İslam’ı seçtim.” mealindeki ayete ters düşmektedir. Sizin düşüncenize göre “İslam’da fen, teknik ve müspet ilimler yoktur. Bunları Avrupa’dan almaya ve öğrenmeye ihtiyacımız vardır. Dolayısıyla bu yönüyle İslam eksiktir” manası anlaşılır ki bu, farkında olmadan “Bugün dininizi ikmal ettim, maddi ve manevi hiçbir eksiklik ve kusur bırakmadım” buyuran Cenab-ı Hakk’ı yalanlamak (haşa) manasına gelir ve elbette yanlıştır.

Doğrusu ise, maddi ve müspet ilimlerin kaynağı Kur’an’dır ve bugün Batılıların elindeki bütün ilimlerin temel esaslarını ortaya koyan da bizzat İslam alimleri olmuştur. Elbette “Hikmet (fen ve sanat) Müslümanın yitik malı gibidir. Nerede bulsa alır ve kullanır.  Ancak İslam’ın müspet ilimlerle ilgisi ve bilgisi yok diye düşünmek tamamen yanlıştır ve yanıltıcıdır.” diyerek düzeltir.

- Hocamız’ın ; “İmani ve itikadi konularda başlayacak çok az bir şüphe ve sapma bile, insanı giderek İslam’dan uzaklaştıracak ve bu sapıklık, sonunda sahibini cennete değil, cehenneme taşıyacaktır.”, “Akıl; imanın ve İslam’ın emrinde en büyük nimet, nefsin ve şeytanın elinde ise, sebebi felâkettir.”, “İlhamını Kur’an’dan almayan hiçbir ilim ve teknik asla hayr-ı mahz olamaz, şerden ve zarardan arınmış sayılamaz. Mutlaka yeterli ve yararlı olduğu savunulamaz. Felsefelerin ve filozofların birbirini inkârı, ideolojilerin devamlı çatışması, beşeri kanun ve nazariyelerin eskimesi ve değişmesi, hatta yapılan ilaçların bile, bir müddet sonra yan tesirlerinin anlaşılması, hep bu yüzdendir.” sözleri, hep birer hakikattir. 


“Cihad ve Zekat       Olmadan Ne İle     Cennete Gireceksin ?”


- Bir çok alimin ifadesiyle son yüz yılda cihadın anlamını ve önemini ümmete öğreten Erbakan Hocamız, cihadın üzerinde çokça durur ve Kur’an’da 500 küsur yerede zikredilen cihad ayetlerini okurdu: “İman edip de hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler, rütbe bakımından Allah katında daha üstündürler. Kurtuluşa erenler de işte onlardır.” (Tevbe, 20), “Ey iman edenler! Allah’tan hakkıyla korkun. O’na yaklaşmak için vesile arayın. O’nun yolunda cihad ediniz ki kurtulasınız.”( Maide, 35)…

- Muhterem Hocamız cihadın önemini şu hadis-i şerifi anlatarak izah ederdi: Birisi Peygamber Efendimiz (sav)’e geldi:  “-Yâ Rasûlallah uzat elini, sana biat edeceğim, sadakat sözü vereceğim, tebliğ ettiklerinin hepsi tamam. Ancak bir şartım var: Ben korkak bir insanım. Bana cihadı emretme. Bir de on tane devem var, çoluk çocuğum çok kalabalık. Bu develerin sütlerini sağıyoruz, ancak geçiniyoruz. Benden zekât isteme! Zekât istersen bu develer azalacak, zâten imkânım iyi değil...” dedi.

Peygamber Efendimiz(sav) ona elini uzatmadı ve dedi ki:

“-Cihad olmadan, zekât olmadan İslâm olur mu?.. Allah yolunda sadaka ve infak yok, cihad yok, o zaman sen ne ile cennete gireceksin?” (Kenzü’l-Ummal, VII,12)

Erbakan Hocamız cihada dair şöyle derdi:         “ İslam bir savunma dini değil, cihad dinidir. Cihad: C.h.d kökünden gelir. Cihad; Allah’ın kesin bir emir olarak; bütün insanların dünya ve ahiret saadetlerini sağlamak maksadıyla fert, toplum ve kurumsal olarak iyinin, güzelin, doğrunun, faydalının, adaletin  ve hakkın hâkim olup yaşanması ve yaşatılması, kötünün, çirkinin, yanlışın, zararlının, zulmün ve batılın menedilmesi ve kökünün kurutulması için, bütün gücümüzle, hep beraber, teşkilatlı bir şekilde çalışma mecburiyetini üzerimize yükleyen farzın adıdır. Cihad bütün insanlığı küfrün, nifakın, şirkin, zulmün karanlığından kurtarıp İslam’ın aydınlığına kavuşturmaktır. İnsanlardan hiçbiri cehenneme gitmesin, hepsi cennete gitsin şefkati ile çırpınmaktır. Cihadın amacı ifsat etmek değil ıslah etmektir. Günümüzde bu anlayış ve idrak Milli Görüş tarafından temsil edilmektedir. Biz siyaset yapmıyoruz, cihad ediyoruz. Cihad konuşulacak değil yapılacak bir iştir. Felakete doğru hızla giden insanlığın iki cihan saadeti için cihad delisi olmalıyız. Cihadı terk etmek zillettir, eda etmek ise izzettir. Bu görevi yapmak insanın Allah katındaki en büyük şerefidir.”

- Muhterem Hocamız cihada dair şu hadisi de hatırlatır ve anlatırlardı:  “Muaz İbnu Cebel (ra) rivayet ediyor:  Rasulullah (sav)bana sordu; “Bu dinin başını, direğini ve zirvesini sana haber vereyim mi?” “Evet, ey Allah’ın Resulü!” dedim. “Dinle öyleyse” buyurdu ve açıkladı: “Bu dinin başı İslam’dır, direği namazdır, zirvesi cihaddır!” (Tirmizi, İman 8, 2619)

“Kelime-i şehadet getirip iman etmekle işimiz bitmiyor, tam aksine kulluk imtihanımız yeni başlıyor. Yani kelime-i şehadet, bir nevi, Kuran programıyla yapılan kulluk imtihanına giriş belgesidir. Müslüman, Hakk’ın hâkimiyeti için ‘motor’, şerrin yok olması için ‘fren’ olma görevlisidir. Hakk’ı üstün tutmak her zaman saadet getirir. Fırtınalara yön veren kelebeklerin kanat çırpışıdır. İman varsa imkân da vardır. Milli Görüşçü asla vazgeçmez. Tarih dilenenlerin değil direnenlerin kazandığına şahittir. Bir çiçekle bahar olmaz. Ama her bahar bir çiçekle başlar. Hakk’ın tesisi için çalışmamakla batılın hâkimiyeti için çalışmak arasında fark yoktur. Cihad, sorumluluk bilinci, sadakat, aşk, azim ve Millî Görüş tekeden bile süt çıkarır.”


“Hakkı Batıl İle      Karıştırmayın”


- Hak yolda sabırlı ve kararlı olmak gerektiğini bilen Hocamız, “atınızı alanlar yolunuzu da almadı ya” derdi ve şu ayetleri okurdu:  “Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve beraberindeki müminler, Allah’ın yardımı ne zaman! dediler. Bilesiniz ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara , 214), “Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz.” (3/139) “Güçlü bir imana sahip olmalıyız ki zorluklar karşısında yılmadan mücadelemizi sürdürelim.”,  “Asıl marifet, yük altında ve hizmet esnasında sadık ve sağlam kalabilmektir. Yoksa, çay sohbetlerinde ve edebiyat kürsülerinde kahramanlık satmak kolaydır. İdeallerimiz için fedakârlık yapmalıyız. Davamız için maddi ve manevi fedakârlıkta bulunmak farzdır.”

- Konferans, seminer ve sohbetlerinde hak ve batıl kelimelerinin üzerinde duran Hocamız “Bilerek hakkı bâtıl ile karıştırmayın, hakkı gizlemeyin.” (2/42) ayetini okur ve şöyle derdi: “Hak ne demektir? Batıl ne demektir? Şarta bağlı olmaksızın mutlak olarak her şart altında doğru olan şeye “hak” denir. Her şart altında yanlış olan şeye ise “batıl” denir.” 


İman, Lider Ve Nefer


- Erbakan Hocamız her yıl Anadolu Gençlik Derneğimiz tarafından yüz binlerin katılımıyla yapılan Fetih Kutlamalarında şu önemli hadiseyi mutlaka anlatır ve dünyevileşme hastalığına yakalanan asrın Müslümanları için şu nasihatlerde bulunurdu. Ebu Eyyüb el Ensari Halid bin Zeyd (ra)… İşte bu mübarek insan, İstanbul surları önüne geldi. 90 yaşında 6 oğlu ile birlikte oklara karşı herkesten önce o atılıyor. Genç Kumandan “Ya Ensari, sen bize Allah Rasûlü’nün bir hediyesisin. Niçin bu oklara atılıyorsun? Sana birisi isabet ederse, biz ne yaparız? Niçin geride durmuyorsun?” Birkaç kere bunları kendisine söyledi. Ama onu durduramadı. En sonunda durdurmak için, sen şu ayetin manası bilmiyor musun? “Neden bile bile kendinizi tehlikeye atıyorsunuz?” (Bakara 195) dendiği zaman, işte Bizans’ın okları altında Ebu Eyyüp El-Ensari Hz., genç kumandana muharebe meydanında vereceği dersi verdi. Dedi ki “Evladım sen kaç yaşındasın? Bak gördün mü? O ayetin açıklandığı zaman sen daha doğmamıştın. Bu ayette söylenen nedir?” “Ey Müslümanlar hurmaların altını havalandıracağız, yapraklarını temizleyeceğiz diye dünyalık işlere dalıp, hakkı, adaleti hâkim kılmak ve bütün herkesin saadeti için çalışmaktan yani Allah yolunda cihaddan kendinizi alıkoyarak, bile bile kendinizi tehlikeye atmayın. Unutmayın ki asıl tehlike hakkı ve adaleti hâkim kılmaktan geri durmaktır” dedi. 

Muhterem Hocamız sözlerini şöyle sürdürürdü:  “Peygamberimiz (sav) İstanbul’un Fethi’ni Hendek Savaşı’nda müjdelemiştir. Ve müjdeye Fatih Sultan Mehmet Han nail olmuştur. İslam aleminde bugün de görülmemiş zulümler, soykırımlar yaşanıyor. Bu yüzden dünya yeni fetihler bekliyor. Geliniz ey ezilenler, elbirliği ile zulümleri durduralım. Ve azmedelim. Bunun hazırlıklarını yapalım. İstanbul’un Fethi’ni; Peygamberimiz (sav) müjdelemişlerdir. Hendek harbinde, hendekler kazılırken, kimsenin kaldıramayacağı bir büyük taşa rastlandı. Mü’minler dediler ki ‘Ya Rasûlullah biz bu taşı kaldıramıyoruz.’ Bunun üzerine Peygamberimiz (as) besmele çekti ve kazmayla taşa vurunca, taş parçalandı ve 3 ayrı taş parçası 3 ayrı istikamete gitti. Bu sıçrayan taşlar, 3 fethi simgeliyordu. Bunlardan birisi İstanbul’un fethi, öbürü İran’ın fethi, bir diğeri de Mısır’ın fethi’ni müjdeliyordu. O günden beri, asırlar boyu İstanbul’un fethi için sayısız seferler yapıldı. Fakat Cenab-ı Allah, fethi Sultan Fatih’e nasip etti. İşte Efendimiz (sav)’in mübarek hadisi şerifleri böylece gerçekleşmiş oldu. Bu hadisi şerifle ne büyük bir müjdeye mazhar olunmuştur. Hem Sultan Fatih, hem onun ordusu ve hem de evlatları olarak bizler bu hadisi şeriften elbette gurur ve şeref duyuyoruz. 

Bir başka Hadis-i Şerif’te ise Peygamberimiz (sav); “ İstanbul mutlaka fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan; ne güzel kumandan, onu fetheden asker, ne güzel askerdir” (Müsned,4/335) buyurmuştur. (Erbakan Hocamız bu hadis-i şerifi arapça metniyle birlikte yüz binlerce fetih sevdalısına okurlardı.) Bu hadis-i şerif ne gösteriyor bize; İstanbul mutlaka fetholunacaktır. Bundan dolayı, alacağımız ilk ders şudur ki, bir çağı kapatıp, bir çağı açabilmek için kuvvetli bir inanç, iman lazımdır. Öbür taraftan; fetih için kumandan, lider lazımdır, fetih için imanlı ve inançlı askerler lazımdır. Bu gerçekleri hepimiz biliyoruz. Fethiniz mübarek olsun.”


Lidere Biat Ve İtaat Farzdır


- Muhterem Hocamız “baş başa bağlı, baş da Allah’a bağlı” inancıyla çalışmaların yapılması gerektiğini ifade eder,  lidere, emire itaat konusunda şu mühim ayeti okurlardı. “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine (idarecilere) itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız onu Allah’a ve Resûl’e götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” (4/59)

- Hocamız şöyle anlatırdı: “İtaat; bir Müslümanın kendilerinden olan emir sahiplerine, maruf olan her emrine hoşuna gitse de gitmese de itaat edeceğine dair yaptığı bir sadakat yeminidir. Peygamberimiz(s.a.v) bu hususta bizlere şu tembihatta bulunmaktadır: “Müslümanlar hoşlarına giden ve gitmeyen her konuda, kendilerinden olan emir sahiplerine itaat etmekle yükümlüdürler. Ancak günah işlemeleri emredilirse itaat etmezler.” (Buhari, Ahkâm: 4) Siyonizm’in ve işbirlikçilerinin menfi telkinlerine boyun eğerek biat ve itaat farzlarını terk edenlerin “Cahiliye ölümüyle ölmeleri” kaçınılmazdır. Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur. “Her kim biat etmeden ölürse cahiliye ölümü gibi bir ölümle ölmüş olur.” (Müslim, İmâre, 51) Müslüman hoşuna gideni, aklına geleni, nefsinin arzusuna uyanı yapan kimse değildir. Müslüman Allah’a teslim olan insandır.” 

- “Müslüman insan, insanlığın dünya ve ahiret saadeti için vereceği mücadeleyi ittifak ederek, biat ve itaat şuuruyla, tek bir ümmet halinde yürütmekle görevlidir.” hakikatini bir ömür boyu haykıran Muhterem Hocamız, “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslam’a) sımsıkı yapışın; sakın ayrılıp parçalanmayın.” (Ali İmran, 103), ayetini okurdu ve şöyle derdi: “İslam ancak iman ve cihad ile yaşanır. Müslümanların tek vücut olmaları zorunludur. Ümmet olmak demek bir  lider etrafında toplanarak insanları hayra davet etmek, iyiliği emredip hâkim kılmak, kötülüğü men edip kökünü kurutmak için çalışan şuurlu bir topluluk olmak demektir.” “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir ümmet bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Ali İmran, 104). Allah (c.c) bu topluluğu insanlık için çıkarılmış hayırlı bir ümmet olarak övmüştür. “Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah’a inanırsınız...” (Ali İmran, 110). “Müslüman, itaat, sadakat, ihlâs ve irfan sahibi olmalıdır. Tefrikadan kaçınmalıyız. Dava arkadaşlarıyla çekişerek faydalı olunmaz. Esas mesele cemaat ruhuna sahip bir şekilde İttifak halinde olmaktır. “Bunlar iyi hizmet yapmıyor, eksik? Daha iyisini yapacağım” deyip dahi tefrika haramdır.  “Ve la teferragu” (Hiçbir şekilde tefrika yapma)İslam’ı hakim kılmak zordur, hep beraber yapılır. Sahiden bu hakkı hakim kılacak topluluk burası mı ya hu? Bunu Bush biliyor da sen mi bilmiyorsun?” 

- “El küfrü milletün vâhidetün” yani “Küfür tek bir millettir.” hadisini Hocamız izah ederlerdi: “Yeryüzünde nefsine esir olup Hak ve adalet için değil, kendi sömürü ve tahakkümleri için çalışanlar dağınık değildirler. Organize bir güçtürler. Birbirleriyle irtibatlı bir bütündürler. Bir millet gibidirler. Küfür bir merkezden yönetiliyor. Siz bunların başka başka soylardan geldiklerine, haritada başka başka renklere boyandıklarına bakmayın. Bunlar bir merkezden yönetilir. Bunları yönetenler, Siyonizm ve ırkçı emperyalizmdir. O halde Hak yolunda çalışan bizler de ilahi emir gereği bir ve beraber olmalıyız ve teşkilatlı olarak çalışmalıyız.”

- “(Yapacağın) işlerde onlara danış (istişare et), bir kere de azmettin mi, artık Allah’a dayan. Muhakkak ki Allah kendine dayanıp güvenenleri sever.” (Al-i İmran 159) Erbakan Hocamız ayetini okur,  ilme ve istişareye çok önem verir ve “İlmi esaslarla istişare ederek çalışmalıyız. Çalışmalarımızı istişare ile yürütmeliyiz. İşlerini istişare ile yürüten toplumlar pişman olmazlar.” buyururlardı.

- “İnsan için sadece çalışmasının karşılığı vardır” (Necm 39) Hocamız derdi ki; “Hakkın hakimiyeti için bütün gücüyle cihad etmek konuşulacak bir şey değil, yapılacak bir görevdir. Çalışmayanlar çareyi konuşmakta buluyorlar. Akıl vermeye başlıyorlar. Bu hataya düşmemeliyiz, kardeşlerimizi ikaz etmeliyiz. Birlikte hizmet ettiğimiz arkadaşlarımızla ihtilaf ve çekişmeye girmemeli, safları kenetlenmiş halde bulunmalı, uyumlu insan olmalıyız. Sadık olmalıyız. Davamıza ve liderimize bağlı olmalıyız. Vefa çok üstün bir vasıftır.”

- “İyi ahlak sahibi olmalıyız. Gıybet, dedikodu, haset, kibir, kin, iftira ve kulis yapmak gibi hastalıklardan uzak olmalıyız. Nefsimizi terbiye etmeliyiz. Milli Görüş nefse esareti değil nefis terbiyesini esas alır.” prensibini “temel esaslar” sohbetlerinde anlatan Erbakan Hocamız  “Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma. Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin.” (İsra, 37) ayetini hatırlatırdı.

Kunut Duasında Ne Söz Veriyoruz ?

- Muhterem Hocamız, Kunut Duasında ne okuduğumuzu anlatırdı: “İmanla küfür bir kalpte birleşmez ve barışmaz. Her gece en son kıldığımız vitir namazındaki kunut duasını okurken, Allah’a şu sözü vermeden başımızı yastığa koymuyoruz: “Ve nahleu ve netrükü men yefcürük. Sana isyan içinde olanlardan uzağız; onlara katılmıyoruz.” Ya Rabbi, facir ve fasık kimselerle bütün bağlarımızı kestik ve Senin dinini yıkmak isteyenleri terk ettik.” diyoruz... Facir; itikâdı bozuk, görüşü batıl olan kişilerdir. Fasık ise, ameli bozuk, ahlâkı berbat kimseler demektir. Acaba biz müslümanlar, Allah’a verdiğimiz bu sözü tutuyor muyuz ? Allah’a kul olmayan, davasına er olamaz.”


Niyet Ve Gaye Çok Önemli…


- “Ameller, niyetlerle tartılır.” hadisini Hocamız şöyle izah ederlerdi: “Yani yapılan işler ve ibadetler niyetlere göre değerlendirilir. Neyi elde etmek istediğimiz ve neleri gaye edindiğimiz önemlidir. Cenab-ı Hakk’ın, bizlerin sadece tavır ve davranışlarımızı değil, bu hareketleri hangi maksat ve niyetlerle yaptığımızı da devamlı kontrol ve murakabe ettiğini unutmamalıyız. Her hâl ve hareketimizdeki niyetimiz, samimiyet ve ihlasımız, ciddiyetimiz ve gayretimiz devamlı olarak bir otomatik beyinden bin kere hassas İlâhi bir murakabeye (kontrol ve değerlendirmeye) tabi tutulmaktadır.”, “Bir insan kendi kusur ve kabahatlerini düşündüğünde, utancından başkasının yüzüne bakmaya mecali kalmayacaktır.”

- Hocamız İslam’ın beş temel esas üzerine bina edildiğine dair hadisleri de şöyle izah etmektedir: “İslam beş temel üzerine bina edilmiş bir hakikat sarayıdır ve hayat programıdır. Yoksa sadece bu beş şeyden ibaret zannedilmesi hatadır. Zira, sadece bir kısmına inanmak ve yaşamak İslam değildir. İslâm bize ve zamana uymaya mecbur değildir. Ama herkes ve her zaman, İslâm’a uymak mecburiyetindedir.”, “Akıl, bir işin sonunu düşünmektir”. Yani kârını, zararını çok iyi hesap ederek bir işe girişmektir. Çünkü son pişmanlık para etmeyecektir. Ve “ah keşke” sözleri, akılsızlığın neticesidir.”, “İslamsız akıl, tek başına ilk ve mutlak doğruları bilemez, hayır ve şerri tayin edemez. İslamsız bütün nimetler ve saadetler eksiktir ve yetersizdir. Akıl; imanın ve İslam’ın emrinde en büyük nimet, nefsin ve şeytanın elinde ise, sebebi felâkettir.”


Kur’an Ve Sünnet    Bütünlüğü


- Kur’an ve sünnet bütünlüğüne dikkat çeken Merhum Hocamız “diğer bir gaflet ve cehalet örneği de, sadece Kur’an’la hüküm ve amel etmeyi yeterli zannedip, sünnete ve hadislere itibar etmemektir. Halbuki Allah’ın belirlediği Kur’anî hükümleri, Resul-ü Ekrem (sav) bizzat yaparak ve yaşayarak bizlere göstermişlerdir. Efendimiz (sav) öğretmeseydi ve örnek teşkil etmeseydi, nasıl mesela abdest alınacağını ve ne şekilde namaz kılınacağını dahi bilemezdik.” diye anlatır ve şu ayet ve hadisleri hatırlatırlardı: “Benim ve Rasulüm’ün çağırdığı şeyde sizin için hayat (dirilik) vardır.” (Enfal 8/24), “Siz, Allah Rasûlü’nün verdiğini alın, yasakladığından da uzak durun...” ,  “Sana vahyolunana sımsıkı sarıl!.. Siz hepiniz, zamanı gelince (ona uyup uymadığınızdan dolayı) mutlaka hesaba çekileceksiniz.” (Zuhruf 43,44) Rasulullah (sav) şöyle buyuruyor: “Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetçe asla sapıtmayacaksınız: Allah’ın Kitab’ı (Kur’an-ı Kerim) ve Resûlü’nün Sünnet’i.” (Muvatta, Kader)

- “Mezheplerin birleştirilmesi fikri de, ırkçılık gibi, bir siyonist şeytan şırıngasıdır ve insanlarımızı ibadet disiplininden ve takva dairesinden koparmayı amaçlamaktadır” ve “Yanlışın en tehlisi, doğruya en yakın olan yanlıştır. Çünkü, doğruyla karıştırılması ve insanların daha kolay aldatılması ihtimali taşımaktadır.”

- Muhterem Hocamız “Allah ve melekleri, Hz. Peygamber’e salat etmektedir… Ey inananlar! Siz de O’na salatü selam (dua) ederek derecesinin yükseltilmesini isteyin. O’nu hayırla yad edin, kendiniz O’nun rehberliğine tam bir teslimiyetle girin.” (Ahzab 33/56) ayeti gereği söz ve hayatlarında sünnete çok önem verirler ve ne zaman Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in adı anılsa dudakları kıpır kıpır olur ve Efendimiz’e salat-ü selam okurlardı. Allahümme salli alâ Muhammed…

- Yegane güç ve kudret sahibinin sadece Rabbimiz olduğunu hatırlatan Erbakan Hocamız, Yüce Allah’ın şu ayetini okurdu: “Şüphesiz onlar düzenlerini kurdular; oysa dağları yerinden oynatacak olsa bile, bu düzenleri hep Allah’ın elindeydi. O halde, sakın Allah’ın peygamberlerine verdiği sözden cayacağını sanma! Çünkü Allah mutlak üstündür, kimsenin yaptığını yanına bırakmaz. ” (İbrahim 46,47) 

- Hocamız ayet ve hadislerden mülhem olarak “Bizim davamızda kimse kendi için yaşamaz, Herkes kardeşi için yaşar. Menfaati ve bencilliği öldürmenin en kolay yolu budur.” buyurur ve şöyle devam ederdi: “İslâmi tebligatta muhatabımız istisnasız bütün insanlardır. Öyle ise görüşü ve görüntüsü ne olursa olsun, davamız herkese anlatılmalı, davet her kesime yapılmalıdır. Tebliğ ve davet bizden, hidayet Allah’tandır. Cenab-ı Hakk’ın en sevdiği insan, sorumluluğunu bilen ve kendi görevini en iyi şekilde yerine getiren insandır.  Görevini ciddiyet ve titizlikle yapmak “İhsan” makamıdır. Biz, başkalarının değil, kendi muhasebemizi yapmak ve hesabımızı sağlam tutmakla mükellefiz. İhsan sahibi olmalıyız. Görevlerimizi Allah için yapmalıyız. Çünkü O bizi görüyor.”

- Hocamız ayetlerde buyurulduğu gibi dua eder ve daima Rabbimiz’e sığınırdı: “O (yiğit) gençler mağaraya sığınmışlar ve: Rabbimiz! bize tarafından rahmet ver ve bize (şu) durumumuzdan bir kurtuluş yolu hazırla! demişlerdi.” (18/10),  “Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla! Bize acı! Sen bizim Mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!” (2/286), “(Onlar şöyle yakarırlar:) Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla. Lütfu en bol olan sensin.” (3/8) Ya Rabbi sen bize hakkı hak olarak göster. Ya Rabbi sen bize batılı batıl olarak göster. Hakkı tutmayı nasip et. Batıldan kaçınmayı nasip et.

- “Bütün gücüyle ve tüm imkanıyla inandığı Hak yolunda çalışarak manen ve maddeten kalkınmış ‘Yeniden Büyük Türkiye’nin’ kurulmasında, insanlığın özlediği medeniyetin tesisinde ve bütün insanların Refah, Saadet ve Selamete ulaşması yolunda hizmeti geçenlere ne mutlu!”

- “Ben kesinlikle inanıyorum ki önümüzdeki yıllarda bütün dünyada en gür sada Hakk’ın ve Hakk’a inananların olacaktır.” “Ve’l akıbetülil muttakin, Güzel akıbet (nihai zafer) muttakilerin (Allah’tan hakkıyla sakınan müminlerin)dir.” (A’raf 128)