CİHADIN KIŞLASI; TASAVVUF

e-Posta Yazdır PDF

Tasavvuf’un Anlamı ve Önemi

 

“Tasavvuf; kulun vakt içinde o vakte en uygun şeyle baş başa olmasıdır. Tasavvuf; İslami esaslara uygun bir hayat yaşamanın gayretinde olmaktır. Tasavvuf; 6666 ayetin yaşanması çabasıdır. Bu noktada günümüze en uygun şey; tevhidi eğitim ve cihad şuurudur, dolayısıyla işimiz akide eğitimi ve çok yönlü sömürüye karşı cihad bilinci olmalıdır.”


“Var olmakla yok olmaya, yok olmakla var olmaya inanan insan sorumluluğunun bilincindedir. İnsan, Yüce Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. Hilafet ise, aslın yerine vazife yapmak, kulluk ölçüleri içinde tebliğ, davet ve cihadla Rabbimiz’in hükümlerini hayata geçirmek, yeryüzünde bir karış toprak bile İslam’la barışmamışsa bunun sorumluluğunu kendi üzerinde hissetmektir.”


“Zikir nedir? Yüce Allah’ın “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (A’raf 172) sözüne verdiğimiz “Evet Rabbimizsin” ahdine sadakattir, zikir… Toplumun acı ve sıkıntılı halini göz ardı edip beş yüzlük tesbihin şıkırtısıyla bir köşede yan gelip yatmak değildir, zikir. Zaman ve mekanına göre en uygun görevi yerine getirerek sufi meşreb, Rasulullah ahlaklı olup, sahasında uzman insan yetiştirmektir, zikir.”

 

“İlimsiz tasavvufa dalmak zındıklık, tasavvufsuz ilme dalmak ise fasıklıktır. İlim ile tasavvuf birleşirse hakikat doğar.” (İmam Malik) Şeriatsız bir tasavvuf küfürdür. İşin başında istikamet gelir. Tasavvuf; bir Salih ve kamil mürşidin yanında yaşanan güzellikler, Rabbimiz’in iradesine teslimiyet ile hissedilen doyumsuz mutluluktur.


Tasavvuf; “insanı kamil” yetiştirmeyi hedeflemektedir. Tasavvuf; nefsi cihadın yapıldığı maneviyat kışlasıdır.  Tasavvufun gayesi; nefsi dine râm, dini nefs için vicdan kılmak ve böylece iki cihan saadetini elde etmektir.  İçimizi ve dışımızı manevi ve maddi kirlerden temizleyip, güzel ahlaka ve akl-ı selime ererek cihanın sulhuna  ve hayatımızın İslam’la barışmasına gayret etmektir.

 

Tasavvufu Üstad Hasan el-Benna, “İslam’ın özü” diye nitelendirerek der ki: “Seyr-u sülûk denilen bu terbiye metodu İslam’ın özüdür. Ruhun tedavi ve terbiyesinde onun katettiği mesafeyi hiçbir hareket katetmemiştir. Çünkü mutasavvıflar şeriatı uygulamada, Allah’a yönelmede insanları planlı bir pratik uygulamaya sevketmişlerdir. Bu sülûk yolu şüphesiz kalplere, nefislere en büyük etkiyi yapmıştır.

İlk devirlerden sonra tarikat dediğimiz bu düşüncenin fiilî teşkilatlanma dönemine girilmiştir. Bunların kendilerine has usülleri oldu. Şüphesiz bu ekollerin İslam’ın Asya, Afrika (ve Avrupa-Amerika) da yayılmasında müstesna bir yeri olmuştur. Eğer yanlış düşünce ve hareketler bu yollara karışmışsa bilinsin ki düzelmeye, hataları terketmeye en yakın olanlar bunlardır. Yapılacak iş şudur: İhlaslı ve istikamet sahibi âlimler bu toplulukları inceleyip, sağlamlığına katkıda bulunsun, uyarıcı olsunlar.”

Merhum Said Havva da bu babta şu güzel açıklamaları yapar: “Çok denedim, çok gördüm. Ama İslam esaslarına uygun temiz bir tasavvufî terbiye almış kişiler dışında nefiste kemâl, sülûkta ihsan ve akıllıca muamele gücüne sahip nadir kimseler görebildim. Tasavvufî tecrübeden faydalanmadan hayat seyrini ve asrın hastalıklarının çoğunu tedavi etmemiz mümkün değildir.”


Tasavvuf ve Sosyal Hayat


Tasavvufun ictimai hayatımızdaki rolü büyüktür. Tasavvufi düşünce bir çok bölgede İslam’ın yayılmasında motorize görevler icra etmiştir. İslam iki yolla fetihler gerçekleştirmiş, gönüllerle buluşmuş ve yayılma alanı bulmuştur; a) Cihad  b) Gönül Erleri’nin “gönül seferleri”. Zira insan üzerinde hal ve yaşantı, çoğu zaman sözden daha etkili bir tesir bırakmaktadır.


Özellikle 10. asırdan sonra tasavvufun müesseseleşmiş şekli olan tarikatlerin sosyal, siyasi ve iktisadi alandaki etkisi büyüktür. Selçuklular döneminde Anadolu’da çok sayıda tekke vs. mevcut ve genelde hükümdarlar bir şeyhe intisablıdır. Dolayısıyla şeyhlerin ve tekkelerin devlet ve halk nazarında önemli bir nüfuz alanı var. Örneğin Konya’da Şeyh Muhyiddin ibn’ül Arabi, Hamid el-Kirmani, Mevlana Celaleddin Selçuki ve Sadrettin Konevi, Tokat’ta Fahrettin Iraki, Kayseri ve Sivas’ta Necmettin Daye ve Hacı Bektaşi Veli ve bir çok zat tasavvufi hayatın tedrisini icra ediyorlar. Yine 11. yy.’da K. Afrika’da zahitlerin kurduğu Murabıtlar devleti ile sufi devlet şeklinin örneği sergilenmiştir.

Osmanlı’nın temelinde de tasavvufi düşünce mevcuttur. Zira Osmanlı’nın manevi kurucusu diye zikredilen Ahi Şeyhi Edebali Hazretleri, Devletin maddi kurucusu Osman Gazi’nin  kayınpederidir. Osmanlı’da Ahiler, Mevleviler, Kadiriler, Fatih Dönemi’nde Nakşiler ve diğer tarikatler çok etkilidir. 

 

Buradan hızlıca 19. yy. gelirsek, karşımıza Mevlana Halidi Bağdadi çıkmaktadır. Mevlana Halidi Bağdadi Hazretleri, Nakşiliğin Halidiyye kolunun üstadıdır. Tarikatı Orta Asya’dan Hindistan’a, Anadolu’dan Balkanlara bir çok bölgeyi etkisi altına aldı. Kendisi bizzat fiili cihatta bulunan Mevlana Halid’in ve daha sonra gelen şeyh ve müritlerin zalime karşı duruşu tarikatın önemli bir özelliğidir. Ruslara kök söktüren Çeçenya’daki sufizm’in etkisi ve diğer aksiyonlar düşünüldüğünde bu özelliği hemen fark ederiz. Şeyh Şamil’den, Şeyh Mansur’a vb. birçok fikir, zikir ve cihad adamını bünyesinde barındıran Nakşi /Halidi kolun üstadı Mevlana Halid Hazretleri  1826’da Şam’da vefat etmiştir.


Nakşi/Halidi meşrebin cihadı ön plana çıkaran niteliği pek dikkat çekicidir. Geçtiğimiz 200 yıllık dönemde Müslüman topraklardan Orta Asya, Kafkasya ve Balkanlarda işgalcilere özellikle kominizme karşı direnişi örgütleyen, direnen, yine Osmanlı’nın son zamanlarında özellikle “İslam Birliği Siyaseti”ni gündeme getiren ve bu siyasetin diğer ülkelerde yayılması ve benimsenmesinde etken Nakşiler ve diğer tasavvuf erbabı olmuştur.


Kurtuluş Savaşı sırasında tarikat şeyhlerinin ve müridanın düşmana karşı duruşu ve gayreti, Şeyh Senusi gibi zevatın bizzat halkın arasında motive edici çabaları, tekkelerin silah sevkiyatında ve depolanmasındaki rolü çok anlamlıdır. Birçok paşanın ve İstanbul’un işgaliyle kapatılan Son Osmanlı Mebuslar Meclisi üyelerinin ve mühimmatın Anadolu’ya sevkiyatında Üsküdar Özbekler Tekkesi Şeyhi Ata Efendi’nin yardım ve aracılığı buna bir örnektir. Yine Mevlevi şeyhi Abdülhalim Efendi’nin oluşturduğu “Mücahidan-ı Mevlevi’ye” alayının halkı cihada motive edici çalışmaları kayda değerdir.


Doğu’da bulunan tekke ve dergahların Dünya Savaşı’nda ve Kurtuluş Savaşındaki yararlılıkları büyüktür. Milli Mücadele’nin daha kongreleri aşamasında birçok Şeyh Efendi bu çalışmalara fiilen katılmıştır. Bu direkt İman’dan kaynaklanan destek ve çaba, 2. TBMM’nin açılıp inkılaplar süreci başlayana dek sürmüştür. Ki bu dönemde Nakşi/Halidi meşrepten olan Şeyh Es’ad Erbili Hazretleri’ne ve yanındakilere yapılan zulmü, yine aynı damardan gelen Şeyh Muhammed Zahid el-Kevseri’nin yurt dışına mecburi çıkışı bazı şeyleri anlatmak için yeterlidir kanaatindeyiz…


Yakın dönem Türkiyesi’ne gelirsek… Son 43 yıla damgasını vuran, “İslam’ın bir bütün olduğunu ve İslam’ın hayat nizamı olduğunu”, “Hakk’ın Üstünlüğü’nü”, “Ahlak ve Maneviyat”ı, “Nefis Terbiyesi”ni, “Ümmet Bilinci”ni, “İslam Birliği Siyaseti”ni, “Cihadı ve Emperyalizmle Mücadele”yi, “SosyoEkonomik Kalkınma”yı merkeze alan Milli Görüş Hareketi’nin köklerinin ve Lideri Merhum Erbakan Hocamız’ın da tasavvuftan (Nakşi/Halidi meşrepten) feyz alması bu noktada mühimdir.


Ülkemizde tekkelerin ve şeyh efendilerin ilga edilmesinden sonra tasavvufi düşünce ve hayat kadim nüfuzunu kaybetse de halk tabanında derin bir dalga olarak etkisini sürdürmüştür. Siyonizm tarafından tarikatlere biçilen sistemin koruyucusu ve şakşakçısı (oy depoluğu) elbiselerine maalesef bazı istikametini şaşırmış tasavvufi yapılar izin verse de bunda başarılı olunamamıştır. Hatta belli dönemlerde bu topraklarda özellikle (güya) şeyhler ve tarikatler üretilmiştir. Emperyalizme, mandacılığa, ABD’ciliğe, AB’ciliğe ve işbirlikçiliğe alkış tutanlar olmuştur. Ancak kim ne yaparsa yapsın dün olduğu gibi bugün de var olan istikamet sahibi, siyasi cihadla nefisle cihadı meczetmiş Allah dostları, gönül seferlerine ve nöbet tutmaya devam ediyorlar.

 

Bu vesile ile bütün manevi bağları koparılmak istenen bu topraklarda adeta ab-ı hayat gibi vazife ikmal eden Esat Erbili Hazretleri’ni, Ali Haydar Efendi’yi, Palu’lu Haydar Efendi’yi, Süleyman Hilmi Tunahan’ı, Üstad Mehmet Zahid Kotku’yu, Sami Efendi’yi, Yahyalılı Hacı Hasan Efendi’yi, Bayburtlu Dede Efendi’yi, Harrani Hazretleri’ni, Zara’lı Abdülmuttalip Gökçe Efendi’yi, Havlucu Ahmet Efendi’yi, Bayburtlu Hacı Şaban Efendi’yi ve diğer muhterem zevatı,  hak ve adalet temelli “yeni bir dünya” için İslam Meddeniyeti’ni yeniden projelendiren Milli Görüş Hareketi’ne olan direk ve dolaylı desteklerinden dolayı hayırla yad etmemiz bir vazifedir. Onlar yolumuzun fenerleridir.

Sonuç


Evet, asrımızı inceleyen aklı selim sahibi kimseler sufi hareketlerin İslami uyanış ve ıslahın bir parçası olarak yerine getirdiği büyük rolü mutlaka görürler. Bu manada Senusi tarikatını ve Libya’da Ömer Muhtar’ı, Cezayir’de, Emir Abdulkadir Cezairi ve Şeyh Haddad’ı, Sudan’da Ahmet el-Mehdi’yi, Filistin’de İzzettin el-Kassam’ı, Türkiye’de Şeyh Es’ad Erbili’yi, Sami Ramazanoğlu Hazretleri’ni, Ali Haydar Efendi’yi, Mehmet Zahit Kotku Hazretleri’ni, vd. zatları zikredebiliriz. Onlar gece zikreder, gündüz cihad ederlerdi. Rabbimiz onlardan razı olsun.


Tasavvuf; ruhu bedene hakim kılmak mücadelesidir. Zira ruhunu rehin verip nefsiyle yaşayan hayvandır. İbadetlerimizden duyacağımız lezzet, gönül iklimimizdeki ilerleme ve terakkiye bağlıdır. Tasavvuf hal ilmidir, tecrübidir, yaşanarak anlaşılır, anlatmakla anlamak epeyce güçtür. Bundan dolayı görünüş itibariyle tasavvuf kaygan bir zemindir. Tasavvuf asla gevşeklik pısırıklık, çökmüşlük ve uyumsuzluk değildir. Yine tasavvuf; ihmalkarlık, kayıtsızlık ve değersizlik de değildir.


Tasavvufun nefis ve nefsin gaileleriyle olan cihada yoğunlaşması, fitne yerlerinden, heva ve dünya ehlinden uzak kalmaya çalışması, ne müşteşriklerin ne de onlar gibi düşünen araştırmacıların tasavvufu, düşmana karşı yapılan savaş ve mücadelelerde gevşeklik göstermek, zayıf kalmak, boyun eğmek ve olumsuz tavır takınmakla suçlanmalarını haklı göstermez. Elbette her şeyin sahtesi ve yanlışı olduğu gibi tasavvufun da vardır, ancak nasıl ki sahte paralar var diye gerçek paraları yok saymıyorsak, tasavvufu da yok sayamayız ve tasavvufi düşünce ve aksiyona iftira atamayız. Tasavvufun sözden ve yazıdan ziyade ilm-i hal yani yaşanan bir hal, yaşanmakla öğrenilen, bilinen bir durum olması üzerinde fazlaca doğru ya da çokça da yanlış konuşulmasını beraberinde getiriyor. Hani demişler ya, ‘tatmayan bilemez’. İşte tasavvuf öyle bir şey olduğu kanaatindeyiz… Buradan da hareketle şunu da eklemekte fayda var, tasavvufi eğitimden konuşarak hatta sadece severek  istifade etmek zor bir iştir. Kişinin kamil (ilim ve istikamet sahibi, icazetli) bir şeyhe intisab edip, tasavvufi eğitimin metod ve usulüne göre yol alması istifade açısından gereklidir.


Tasavvuf, kuvvet, aksiyon ve mücadeledir. Tasavvuf, onurlu ve izzetli bir hayatı hedefler. Bunu yaparken de diğer ilimleri asla devre dışı bırakmaz. Elbetteki tasavvufi düşünce de diğer ilimler gibi gelişme, ilerleme ve gerileme etkenlerinden etkilenmiştir. Ancak zihni ve fiili fonksiyonunu ve kalitesini asla kaybetmemiştir.


“Müslümanların hayatındaki en büyük ve korkunç tehlike, memleketlere saldıran düşmanlar değil, kendi içimizde barındırdığımız bizi kendimize ve kardeşlerimize düşman kılan nefislerimizdir. Nefisleri dünya ve dünyevi arzularda mücadele vadisinde kaybolmuş halde, dil ve sözleri bir takım dava ve şiarlar vadisinde olursa Müslümanlar nasıl başarılı olabilirler?”


Ezcümle tasavvuf nefiste ve fertte hakkı bütünüyle hakim kılmak, siyaset ise hakkı toplumda ve devlette hakim kılmaktır. Bu açıdan sahih tasavvufla, İslami siyaset birbirinden asla ayrılmaz, daima birbirine destek verir. “Zikir ve aksiyon (eylem) yanyana... Cihadı ve aksiyonu ön plana çıkarmayan bir tasavvuf, sahte bir tasavvuftur ve böyle bir tasavvuf yoktur. Tasavvuf, Resulullah'ın cihadıdır, Fatih'in cihadıdır, Halidi Bağdadi Hazretleri’nin cihadıdır. Ve bugün dünyanın her yanında mücâdele veren Müslüman’ın İslamî  hareketi ve hakkın hakim kılınması siyasetidir.” Vesselam


Yazımızda Yararlandığımız Eserler; Tasavvuf ve Tarikatler, Selçuk ERAYDIN, Tasavvuf, Mahir İZ, Hakikat Önderi Yahyalılı Hacı Hasan Efendi, Komisyon, Kemal’e Dair Sohbetler, Ali Ramazan DİNÇ, Sufiler ve Aksiyon, Es’ad el-Hatib.