MEKKE'NİN FETHİ

e-Posta Yazdır PDF

Fethin Sebebi:


Mekke’nin Fethi, Hicret-i Nebeviyye (s.a.v.)'nin sekizinci yılı, Ramazan ayı içinde gerçekleşti. Huzaalılar, Kureyş müşriklerinin haince bir saldırısına uğradı. Bir gecede yirmi ölü vermişlerdi... Bunun üzerine HuzâalıAmr bin Salim kırk kişilik süvariyle yola çıkıp, Resûlullah'a geldi. Durumu haber verdi. Uğradıkları felâketi anlattı. (Huzaa, Hudeybiye’de Müslümanların tarafında idiler.)


Bu kişinin (şiirle) anlattığı durumu dinledikten sonra Resûlullah (s.a.v.) ridâsını toplayarak kalktı ve “Benî Kâab'a (yâni Huzâalılara) yardım etmezsem, yardımsız kalayım... Kendime ve yakınlarıma yardım eder gibi hem de...” Ve devam etti. “Şu bulutun yağdırdığı gibi yardım edeceğim!...” (İbn Sa’d, İbn İshak)


Ebu Süfyan’ın arabuluculuk girişimi:


Kureyş hemen de yaptıklarının yanlışlığını kavradı. EbûSüfyân bin Harb'i, Resûlullah (s.a.v.)'a anlaşmayı yenilemesi ve müddetini uzatması için gönderdiler. EbûSüfyân, Resûlullah'a gelip durumu anlattı ise de ondan bir cevap alamadı ve iltifat göremedi… Bunun üzerine EbûSüfyân pişman ve yenik halde Mekke'ye eli boş döndü.


Öte yanda ise Resûlullah (s.a.v.) hazırlığa koyuldu. Ama mes'ele gizli tutuluyordu. Ve şöyle duâ ediyordu:   “Yâ Rab, beni, Kureyş'in gözünden sakla, gözlerini kör et. Bizi, iş olup bittikten sonra görsünler ancak!...” (İbn Sa’d, İbn İshak)


“Ey İnananlar, Benim Ve Sizin Düşmanınız Olan Kimseleri Asla Dost Edinmeyin.”


Resûlullah ordugâh kurunca da, Hâtıb İbn Belta'a ‘müslümanların saldırısına karşı uyanık olsunlar’ diye Kureyş'dekiakrabalarına bir mektup yazmıştı.


Hz. Ali (r.a.) der ki; Resûlullah beni, Mikdat ve Zübeyr'igönderdi. Bize gidip “Hah” bahçesi denen yerde bir kadının elindeki mektubu almamızı emretti. Hz. Ali diyor ki: Atlarımızla sür'atlice gittik, o bahçeye vardık. Gerçekten bir kadın var. Biz mektubu çıkar deyince, inkâr etti. Mektup yok, dedi. Çıkar mektubu, yoksa elbiseni soyup arayacağız deyince, saç örgülerinin arasından çıkardı. Mektubu Resûlullah (s.a.v.)'a getirdik. Bir de baktık ki; Hâtıb bin Belta'a, Resûlullah'ın hazırlıklarını Mekke müşriklerine, Kureyşlilere bildiriyor...


Resûlullah (s.a.v.): “Bu ne oluyor Hâtıb?” deyince Hâtıb:


- YâResûlâllah (s.a.v.)! Beni cezalandırmada acele etme, anlatayım:


Ben Kureyş asıllı değil, onlara sonradan katılmış, yâni kölelikten gelme mevalidenim. Halbuki, sizin çevrenizdeki öbür muhacirlerinherbirinin Kureyş arasında akrabaları var. Orada ailesi v.s. bulunanları o akrabaları hep himaye eder, mallarını korur. Benim ise orada bir yakınım yok ki, orada bulunan ev halkımı korusun. Bunu yapmakla, onlar nezdinde, yakınlarımı korumaları için bir ihtar yapmış olacağımı umdum. Yoksa ben bunu yapmakla hâşâ dinimden dönmüş değilim. İslâm'dan sonra da asla küfre rıza göstermem.


Resûlullah bunun üzerine yanındakilere; doğru söyledi, buyurdu. Ömer (r.a.) söze katılıp; yâResûlâllah, bırak da şu münafıkınboynunu vurayım, diye çıkışınca:


- “O Bedir'de bulunmuş bir kişidir. Ne bilirsin, belki de Allah (c.c) Bedir mücâhidlerini tamamen serbest bırakmış; sizi tamamen afvettim, istediğinizi yapın demiştir?” buyurdu. Ve bu hâdise üzerine Cenâb-ı Hak şu âyetleri inzal buyurdu: “Ey inananlar, benim ve sizin düşmanınız olan kimseleri asla dost edinmeyin. Onlara sempati beslemeyin, yardım etmeyin. Halbuki onlar, size gelen Hak nizamımı reddediyor...” Buradan ta: “O normal yolu bırakıp sapık yola girmiş olur...” kısmına kadar. (hadis Müttefekun aleyh) (Mümtehine 1-9)


Fetih Ordusu Yola Çıkıyor


Resûlullah (bu sefer esnasında) Kelsum bin Huseyn'i Medine'ye vekil bıraktı. Ve Ramazan'ın onuncu Çarşamba günü ikindiden sonra hareket ettiler. Resûlullah (s.a.v.) çevre kabilelerine de gözcü ve elçiler çıkardı. Elsem oğulları, Gıfâr oğulları, Müzeyne oğulları, Cüheyneliler ve ötekilere. Hepsi de Zahran'da buluştu. Burası Mekke -Medine arasında bir yer. Müslümanların sayısı on bini buluyordu.

Henüz Kureyş'in hiçbir şeyden haberi yoktu. Ancak, EbûSüfyân’ın Medine'den yenik dönmesinden ötürü bir sürprizle karşılaşacaklarını umuyorlardı. Bu yüzden de, EbûSüfyân, Hakîm bin Hızâm ve Bedii bin Varaka'yıResûlullah (s.a.v.)'dan haber toplamak üzere göndermişlerdi. Bu hey’et, Merrizzahran'a varınca, muazzam bir ateş gördüler. Onlar aralarında bu (dağı taşı dolduran) ateşin ne olduğunu tartışa dursun; Resûlullah'ın ileri gözcüleri onları yakaladılar. Resûlullah (s.a.v.)’ın huzuruna çıkardılar. EbûSüfyân orada müslüman oldu. (Buhari)


Ebu Süfyan Müslüman Oluyor


İbn İshâk, Abbas (r.a.) 'dan EbûSüfyân'ın İslâm'a girişini şöyle anlatıyor: Sabah olunca, onu alıp Resûlullah'agetirdim. Resûlullah (s.a.v.) onu görünce “Yazık sana, Allah'tan başka ilâhın olmadığını anlaman için zaman gelmedi mi?” buyurdu. O da:


- “Vallahi galiba öyle. Çünkü Ondan başka ilâh bulunsa beni birtakım zararlardan korur, fayda verirdi” dedi. Resûlullah yine:


- “Yazık sana EbûSüfyân, hâlâ benim Allah elçisi olduğumu kavrayamadın mı?...” buyurdu. O da şöyle cevab verdi:

- “Anam, babam sana feda olsun, senden daha merhametli, güzel huylu ve akrabasını gözeten birini tanımadım. Ama ne var ki, benim içimde hâlâ ufak da olsa bir tereddüd var...”


Bunun üzerine Abbas ona çıkıştı: Yazık be, müslüman ol, şehâdet getir de “Allah'tan başka ilâh olmadığını, Muhammed'in Allah'ın Resulü olduğunu”, başın vurulmadan önce söyle!.. Denir ki, o an gerçekten şehâdet getirip müslüman oldu.


“Mekkeliler’den kim EbûSüfyân'ın evine sığınırsa, kim kendi evine kapanırsa,kim Kabe’ye sığınırsa  emniyette olacak.”


Yine Abbas (r.a.) der ki: Dedim, yâ Resûlâllah, EbûSüfyân övünç veren şeyleri sever, ona bir iltifatta bulun. O da: “Tabiî, dedi, o halde Mekkelilerden kim EbûSüfyân'ın evine sığınırsa emniyette olacak. Yine kim evine kapanır oturursa, kim Kabe'ye sığınırsa emniyettedir...”


Daha sonra, Resûlullah Mekke'ye doğru harekete başlarken Hz. Abbas (r.a.)'a dedi ki, “EbûSüfyân'ı götür ana geçidin ağzında durdur. Allah'ın ordusu önünden geçerken seyretsin.” Abbas (r.a.) der ki: Aldım onu, götürüp vadinin dar boğazında durdurdum. Tam Resûlullah'ın dediği gibi. Ve kabileler bölük bölük bayraklarını çekip geçmeye başladılar. Her kabile geçince; yâ Abbas bunlar kim? diye soruyor, ben de, meselâ bu Süleym oğullarıdır diye cevap veriyorum. Bu sefer o; Süleymlilerle aramda mes'elemiz yok, diyor...


Böyle geçiş devam etti. Nihayet Resûlullah (s.a.v.) başlarında olduğu halde Ensâr ve Muhacirlerden oluşan bir alay geliyor. Âdeta baştan ayağa demirle donanmışlar gibi. EbûSüfyan: “Sübhânallah ey Abbas, kim bunlar?” diyordu. Ben de, işte Resûlullah, Muhacir ve Ensâr arasında değil mi?     “- O da, bu güce kimsenin karşı dur¬ma ihtimali yoktur. Ey EbâFadl (Hz. Abbas'ın lâkabı), yeğenin çok büyük melik olmuş..” deyince, onu uyarıyordum; “hey EbâSüfyân, bu meliklik değil nübüvvettir” diye. Ve hemen EbûSüfyandüzeltiyor: “Evet, tabii öyle...” (İbn Sa’d,…)


Daha sonra Abbas (r.a.) diyor ki, “haydi, kavmini kurtar..” Ve EbûSüfyân konuşuyor. Resûlullah oraya ulaşmadan Mekke'ye girip son sesiyle bağırıyor: “Hey Kureyşliler, işte gelen Muhammed'dir. Öyle bir güçle geliyor ki karşı koymaya imkânımız yok... Bu durumda, kim EbûSüfyân'ın evine sığınırsa emniyette olacak.”


Fakat karısı Hind onu karşılıyor, onu sakalından tutup; “şu kocamış alçak bunak herifi öldürün”, diyordu..EbûSüfyan ise yine onları uyarıyor: “Aman, hisleriniz sizi aldatmasın, sakın. O öyle bir güçle geliyor ki, asla karşı duramazsınız. Çıkar yol, EbûSüfyân'ın evine sığınıp emniyete ermektir.” “Allah kahretsin seni” diyorlar, “senin evinde ne var ki bizi kurtarsın?...” O bu sefer de, “kim evine kapanır oturursa yine emin olur. Kim Beyt'e sığınırsa emniyette olur.” Bunun üzerine halk dağılıyor. Kimi evlerine, kimi Mescid-i Haram'a gidiyor. (İbn İshak)


Rahmet Ordusu, Mekke’de


Ordunun boğazı geçmesi esnasında,             Sa'dIbn Ubâde'nin, EbûSûfyân'a; “Bugün destan günü. Bugün Kabe'nin helâl olduğu gün...”, yollu bir şey söylediği haberi Resûlullah (s.a.v.)'a ulaştı. O bu sözü tasvip etmedi. Ve şöyle tenkid etti: “Bugün aksine rahmet günü, bugün Kabe'nin şerefini Allah'ın yücelttiği gündür!..”


Ardından da birlik komutanlarına kesin emir verdi; “kimseyle savaşılmayacak, sadece karşı duranlarla…” (Buhari) Ne var ki altı erkek, dört kadının da, nerede bulunursa öldürülmesini emretmişti. Bunlar: İkrime bin EbîCehl, Hebbar bin el-Esved, Abdullah bin Sa'dEbi Şerh, Mikyes bin Sababetü'l-Leysî, Huveyris bin Nukayz, Abdullah İbn Hilâl, Hint bintiUtbe, AmrîbnHişâmın cariyesi Sâre, Fertena ve Kureyna adlı, İbn Hilâl'in şarkıcıları... (ki bu iki câriye hep Resûlullah (s.a.v.)'ı hicveden şarkılar söylerlerdi) (İbn İshak,…)


Resûlullah (s.a.v.) Mekke'ye üst taraftan (Ki'da) giriyordu. Hâ-lid bin Velid'e de şehrin alt tarafından (Kûdâ) girmesini emretmişti Öbür müslümanlar da hep emredilen yerlerden şehre girdiler. Bu girişte hiçbir mukavemetle karşılaşmamışlar, ancak Hâlid bin Velid’e rastlayan İkrime bin EbîCehl ve Safvan İbn Ümeyye grubu çarpışmaya tutuşmuş; Kureyş'ten yirmi dört kişi, Huzeyl kabilesinden de dört kişi ölmüştü. Resûlullah (s.a.v.) uzaktan kılıçların parıltısını görünce, durumu soruşturduğunda, Hâlid İbn Velid'in savaştığı haber verilince: “Allah'ın takdirinde bir hayır vardır, elbette..” (İbn Sa’d) buyurdu.


Rasulullah; Vakûr ve Mütevazı


Rasûlullah (s.a.v.) Zituva'ya gelince, bineği üzerinde, başında Yemen işi bir sarığıyla bulunuyordu. Başını Allah'ın huzurunda eğmiş, Feth’i kendisine nasib etmesinden ötürü minnet ve şükranını bildiriyordu. Öyle ki, neredeyse sakalının ucu hayvanın yelesine değiyordu. (İbn İshak,..)


Abdullah bin Muğfil: “Mekke Fethi’nin ilk günü, baktım “Resûlullah (s.a.v.) devesinin üzerinde, Fetih sûresi’ni yüksek sesle okuyor. Eğer halk çevreme toplanmasa, ben de onun gibi yüksek sesle okuyacaktım.” (Buhari)


Rasulullah (sav) Kabe’de…“HAK geldi, bâtıl zail oldu. Muhakkak batıl yok olacaktır.”


Resûlullah (s.a.v.) Mekke'ye girer girmez Kabe'ye yöneldi. O zaman Kabe çevresinde 360 kadar put sıralanmıştı. O elinde öd ağacındanasâsıyla, birine önden, birine arkasından dokundukça, patır patır yüz üstü düşüyorlardı. O da, “Hak geldi, bâtıl zail oldu” buyuruyordu. Yine “Hak geldi, artık bâtılın açığa vurması veya tekrar gelmesi imkânsız...” (Müttefakun aleyh) diyordu. Kabe'nin içinde de putlar vardı. Onun için Resûlullah oraya ilkin girmedi. Emretti, hepsi dışarı atıldı. Bu arada, ellerinde fal okları, güya Hz. İbrahim ve İsmail'in resimleri de çıkarıldı. Resûlullah (s.a.v.) onlar için de: “Allah onların canını alsın, çok iyi bilirler ki, bu iki zât asla bu falları kullanmadılar.”


Bundan sonra Kabe'nin içine girdi, dört tarafında tekbir getirdi ama namaz kılmadan çıktı. O sırada Kabe'ninhâcibi (görevlisi) bulunan Osman bin Talha'ya, Kabe'nin anahtarını getirmesini emretmişti. Ge-tirince Beyt'i açtı. O da, Beyt'e girip çıkınca tekrar Osman bin Talha'yı çağırıp anahtarı ona teslim etti. Ve şöyle buyurdu: “Alın ebediyyensâhib olun. Ama bunu ben vermiyorum size (Kabebekçiliğini) Allahü Teâlâ veriyor. Onu bundan sonra zâlimlerindışında kimse alamaz.” Bu sözüyle de Cenâb-ı Hakk'ın: “Allah size emânetleri ehline vermenizi kesinlikle emreder” (Nisa,58) ayet-i celilesine işaret ediyordu.


Halk fevcfevc Allah’ın Dini’ne giriyor


O sırada Resûlullah (s.a.v.), Bilâl (r.a.)'i çağırdı. Bilâl, Kabe'nin üstüne çıkıp namaz için ezan okudu. Halk bölük bölük geliyor ve Allah'ın Dini’ne giriyordu, İbn İshâk der ki; Resûlullah (s.a.v.) Kabe kapının iki sövesini tutup, ne yapacak diye çevresine merakla toplanıp bekleyen halka, şöyle hitab etti: (Taberi,..)


“Allah'tan başka ilâh yok. O birdir, ortağı yok. Va'dini yerine getirip, kulunu zafere erdirdi. Tek başına bütün kabileleri yendirdi. Dikkat edin, câhiliyyeden kalma övünülen, her kan dâvası ve mal dâvası şu iki ayağım altındadır. Sadece Beyt'inperdedârlığı ve hacılara su verme hariç... Ey Kureyşliler! Allah sizden câhiliyye gururunu ve atalara ta'zim alışkanlığını giderdi. Bütün insanlar Âdem'dendir, Âdem ise topraktandır.” Ve ardından şu âyet-i kerimeyi okudu: “Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yaratıp, millet ve kabilelere ayırdık ki, her birinize âitdeğişik kabiliyetler açığa çıksın, birbirinizi kıymetiyle tanıyasınız. Allah nezdinde en değerliniz ise şübhesiz dininde en samimî olanınızdır.” Söze devam etti ve sordu:


- Kureyşliler! Size ne yapacağımı tahmin ediyorsunuz?.. Onlar da: - “Hayır bekleriz. Sen kerim bir kardeş, kerim bir kardeşoğlusun” dediler. O da, “O halde gidiniz, hepinizi bağışladım, özgürsünüz” buyurdu.


Yine Şeyhayn, EbûŞüreyh el-Adevî'den rivayet ediyor: Resûlullah (s.a.v.), Fetih günü hitabesinde şunları söyledi: “Mekke'yi haram bölge kılan Allah'tır, insanlar değil. Allah’a ve âhiret gününe inanan bir kimseye orada ne kan dökmesi, ne de kavga ve zorbalık helal olmaz. Resûlullah'ın oradaki geçici çarpışmasını kendisine ruhsat edinmek isteyen olursa, ona şöyle deyin: Allah sadece Resulü’ne izin verdi, size değil. Üstelik ona izni de bir günde bir saat içindi. Şimdi ise; eski yasaklığı tekrar avdet etmiştir... Bunu hazır olanlar gaib olanlara da haber versinler...”


Hanımların Rasulullah’a Bey’atı


Daha sonra Mekke'deki halk Resûlullah (s.a.v.)'a; Allah ve Resûlü'nün direktiflerini dinleyip itaat etmek üzere bey'at etmek için toplandı. Erkeklerin bey'atını bitirince, Resûlullah, bu sefer de kadınlardan bey'at almıştı.


Kureyş kadınlarından bir grup oraya toplanmıştı. Aralarında Hint bintiUtbe de vardı. Yüzünü kapatarak kendisini gizliyordu. Zira Hz. Hamza (r.a.)'ya ettiğinden utanıyordu…Sonra Ömer (r.a.)'e emretti: “Allah Resulü adına onlardan beyat al ve istiğfarda bulun.”


O güne kadar da, o gün de Resûlullah kadınlarla asla musafaha etmemiş, bir kadının eli eline değmemiş-tir. Ancak kendine Allah'ın helâl kıldığı müstesna. (İbn İshak)


Resûlullah (s.a.v.)'ın kanını heder ettiği (öldürülmelerini emrettiği) adamlara gelince, bir kısmı öldürüldü. Bir kısmı ise af diledi ve sonradan bağışlanınca, müslüman oldular. İbn Hişâm'ın rivayetine göre, Fudâle bin Umeyr el-Leysî, Resûlullah (s.a.v.)'ı öldürmeye kalkmıştı. Bu fetih yılında ve Kabe tavafı esnasındaydı. Yaklaşınca Resûlullah (s.a.v.) ona:

- Sen Fudâle misin? diye sordu.

- Evet, dedi, Fudâle'yimyâResûlâllah! Bu sefer sordu:

- Peki ne konuşuyordun, kendi kendine? 


Adam, “birşey yok”, dedi. “Allah'ı anıyordum.” Resûlullah (sa.v.) gülerek:

- “Allah'a sığın, tevbe et”, buyurdu ve elini onun göğsüne koydu. Kalbi yatıştı. Bundan sonra Fudâle hep söylerdi:

- “Vallahi O (sas) elini göğsümden çektiği an sanki dünyada Allah'ın yarattığı hiçbir şey yoktu, O’ndan daha çok sevdiğim.” Fudâleoradan ayrılıp evine dönerken, seviştiği ve konuştuğu kadına uğradı. Kadın onu zorluyordu: Hadi konuşmaya devam edelim. O şâir zât irticalen şunları söyledi:

“O bana durma, konuşalım der, ben hayır. Allah bana İslâm’dan başkasına izin vermez. 


Eğer ben Muhammed'i ve Fetih günü, putların kırıldığı günü, O’nun azametini görmesem, belki.

Elbette, Allah’ın dini kuşluk gibi apaydın. Zulmün suratı ve şirk ise kapkaranlık.”


Buhâri'nin İbn Abbas'tan nakline göre Resûlullah (s.a.v.), Mekke’de ondokuz gün kaldı. Namazı kısaltarak, iki rek'at olarak kılıyordu. 


MEKKE’nin FETHİ’nden İbretler Ve Öğütler


Şimdi gördük, Allah'ın kendi Elçisi’ne ve O'nun dostlarına ikram ettiği Büyük Feth'i. Artık o günkü da'vetin değerini net görebilir, ondaki sırları ve ilâhi hikmetleri gözümüzün önünde rahatça canlandırabiliriz. …ve Allah yolunda malı, canı, aileyi, kabileyi, milletini, toprağını, vatanını feda etmenin derecesini. İslâm baki kaldıkça da bunların hiçbirinin zayi olmayıp boşa gitmediğini kavrarız. Aksine İslâm ortada kalmayınca da bunların hiçbirinin sahibini kurtaramadığım anlarız. Yine şimdi, bu büyük Fetih olayı üzerinde derin derin düşünüp; cihadın, şehâdetin ve fetih öncesi yılların getirdiği çile ve sıkıntıla¬rın önemini kavrarız. Bunların hiçbiri boşa çıkmamış, müslümanın bir damla kanı boşa akmamış, müslümana asla gücünün yetmiyeceği yüklenmemiştir.


…Gerçek İslâm olmadan zafer olmazdı. allah'a kulluk olmadan islam olmazdı. Can feda etmeden, kurban vermeden, kapısında kul olup yolunda savaşmadan da kulluktan söz edilemezdi... 


Hatırlayalım, Resûlullah (s.a.v.) 'in vatanından, Mekke'den çıkışını: Gizlice kabilelerinin, sevdiklerinin bağrından kopup Hicret ediyor Yesrib'e. Önceden ve sonradan da onu bir avuç ezilmiş, horlanmış sahabesi, aynı göçle sıyrılıp kaçarak onunla buluşuyorlar. Sırf dinlerinin korunması uğruna, malını, ailesini, yerini yurdunu terk ediyorlar. İşte onlardır şu an vatanına, aile ve malına dönenler. Az iken çoğalmışlar, zayıf iken kuvvetlenmişler. Dün onları kovanlar bugün onları, yenilmiş ve boyun eğmiş durumda karşılıyorlar.


Mekke halkı bölük bölükmüslümanlığa giriyor. Bir zamanlar Mekke sokaklarında müşriklerin işkence ettiği Bilâl-i Habeşi de dönüp gelmiş. Mübarek Kabe'nin damına çıkmış, yüce sesiyle haykırıyor : “ALLAHÜ EKBER - ALLAHÜ EKBER.” Bu ses idi, işkence kırbaçları altında “Birdir, birdir, birdir...Allah” diye fısıldayan. Şimdi ise Kâbetullah üzerinden dalga dalga göklere, yeryüzüne yayılıyor: “Lâ ilahe illallah, Muhammedün Resûlulla”- diye. Ve herkes boynu bükük onu saygıyla dinliyor.


Dikkat edin! bu ikinci bir örneği olmayan tek gerçektir. O İslâm'dır. İnsan ise ne ahmak ve cahildir ki: islâm'dan başkası uğrunda mücadeleye fedakârlık ve kahramanlığa yeltendiği zaman, sadece vehmiyle asılsız ve boyutsuz boş dâva ile uğraştığını bile anlamıyor.


Bu kısa takdimden sonra deriz ki: Büyük Fetih, aynı zamanda birçok işaret, hüküm ve sayısız ilkeler ihtiva etmektedir. Bunları  iyi görmek için üzerinde durmak zarureti var. Biz şimdi, olayın seyrine göre, elimizden geldiği ölçüde bunları hatırlatacağız: …


- Hâtıb bin Ebi Beltea ve yaptığına dairi


a) Biz şimdi, Nübüvvetin başka bir görünüşü karşısındayız. Yüce Rabb'in onu vahiyle nasıl yakından desteklediğini seyrediyoruz. O, sahabelerine emrediyor: -Gidin, Hah bahçesinde develi bir kadın bulacaksınız. Onda bir mektup var, alıp getirin!...” Bunu ona haber veren kimdi? Yolcu kadınla Hâtıb bin Ebî Beltea arasında cereyan eden olaya O, nasıl muttali oldu?.. Bu vahiydi elbet, işte bu nübüvvet cilvesidir. Ve Allah'ın Nebisi’ne ve müslümanlarava'dettiği o Büyük Feth'i tahakkuk ettirmek için ona destek ve plânın gerçekleşmesi için ihbardır.…


b) Resûlullah'ınHâtıb'a sorusu ve onun cevabı ardından da, o yüzden nazil olan âyeti okuması bize şunu gösteriyor: Hangi şart altında olursa olsun, müslümana, allah'ın düşmanlarıyla dost olması yaraşmaz. Onlara bir meyil ve yardım hissi taşıması da asla caiz değildir. Onlara dostluk ifade eden sözle mukabele de uygun olmaz. Hâtıb'ın Kureyş arasındaki yakınlarını, kendisi aslen Kureyşli olmadığı sebebiyle, himaye eden olmadığından, bir iltimas beklemediği için mazur görülmesini istemesine rağmen bu böyledir...


Çünkü Kur'an âyetleri nazil olup, açık olarak, mü'minlerin, Allah'tan başkasını veli edinmemesini, yalnız O'ndan himaye beklemesini emretmiştir. Ve kim olursa olsun, kiminle olursa olsun, insanlarla ilişkisini bu esasa dayandırması, bu yüce dine uygun olarak kurması emredilmiştir. Aksi halde, bir kimsenin yâni müslümanın, malını, canını Allah yolunda harcaması; yerini aile ve imkânını onun için terketmesi nasıl düşünülebilir ki?...


İşte çağımızda, kendi kendine düşmanlık eden müslümanların çıkması budur: Namaz için mescidlere koşar, zikir ve virdleri sürekli tekrarlar. Misbahı elinden bırakmaz... Ama halkla ilişkilerini hâlâ akrabalık bağı, ırkî yakınlık hissi, mal ve makam arzusu ya da bazı hayvani arzu ve isteklerini tatmin esasına göre yürütür. Ve bu suretle, Hakk’ı bâtıla satmış olmaktan veya geçici dünya için Allah'ın dinini bir paravan olarak kullanmaktan çekinmez…


3- EbûSüfyânmes'elesi ve burada Resûlullah'ın tutumu:


Fetih günü, EbüSüfyân'ın durumu garipti gerçekten; İlk defa Resülullah'a savaş açanların başı ve öncüsü iken, o gün, O'nun dininefevcfevc girenlerin önünde ve ilki oldu. Halbuki, bugüne kadar Mekke'den çıkan her muharib ve her ordu onun teşviki, onun öncülüğü ve onun coşturmasıyla olmuştu ancak... Hikmet-i İlâhi, Mekke Fethi'nin kansız olmasını gerektirmiş, daha önce O'nun Resulü’ne (s.a.v.) ezâ edip harb açarak oradan çıkaran halkının İslâmlaşmasını murad etmişti… Ebu Süfyan Müslüman olunca hemen Mekke halkına koştu, onların kafasından ve gönlünden savaş düşünce ve arzusunu silip attı. Mekke atmosferini teslimiyete hazırladı. Câhiliyye şirkini yere gömerken, İslâm ve Tevhid tohumunu da ekmiş oluyordu.


Nitekim,Resûlullah (s.a.v.) 'in ona ilânını tenbihlediği şu emir de bunun başlangıç ve belgesiydi: “Kim Ebû Süfyân'ın evine sığınırsa emniyettedir”. Tabii bu taltif, onun müslüman oluşu, İslâm'a ısınıp kalbinin karar kılmasından sonraydı... Bilirsiniz ki, İslâm, dinin inanç ve ameli ahkâmına tam uyup boyun eğmektir. O halde, bir müslümana gerekli olan, imanın kalbine sirayet etmesidir. Bu da tabiî islâm prensip ve erkânına sürekli uyumla gerçekleşir. Sürekli ve ısrarlı olarak birtakım meşru vesileler ve sebeblere kalbini alıştıran kimse, gitgide imanı kalbine oturtur. İslâm onun tabiatı olur, iman kökleşir. Artık, fırtınalar onu sarsamaz, saptıramaz...


Resûlullah (s.a.v.)'ın risâlet hikmetinden birisi de îşte, Ebû Süfyân'ın, müslüman olduğunu ilânını müteakip; Hz. Abbas'a emrederek vadinin çıkış yerinde tutmasındadır. Oradan bütün İslâm ordusu, alaylar, taburlar halinde geçecek, o da İslâm'ın gücünün ne noktada olduğunu görecekti. Nihayet, Mekke'den paramparça, ezik, yenik kaçan müslümanların nasıl bir inkılâp ile yenilmez kuvvet oluverdiğini anlayacak….


Gerçekten de Ebû Süfyân bu nizamî orduların geçişi karşısında düşünüyordu. Gördükleri karşısında çarpılıyor, şaşkınlıkla Hz. Abbas'a dönüyordu. Tabii henüz câhiliyye düşüncesinden de sıyrılamamış, o kafa ve gönülle değerlendirme yapamıyordu: “Gerçekten, yeğenin çok büyük bir hükümdar oluvermiş yâ Abbas!”diyordu. Tabii Abbas (r.a.) onu bâtıl kalıntısı düşüncesinden uyarmaya çalışır; “EbûSüfyân, dikkat et! Bu hükümdarlık değil peygamberliktir! Neden söz ediyorsun?...”


Esasen o, bir zamanlar siz Mekkeliler teklif ettiğiniz halde, mülkü de, malı da, makamı da ayak altına almış, sizin işkence ve hakaretlerinizi de hiçe saymıştı. Siz değil miydiniz, hem ona sunduğunuz bunca dünyalığı reddedip, Risâlet görevine tercih etmediği ve sizi imana çağırdığı için, onu ülkesinden çıkarmaya mecbur eden?. İşte nübüvvet böyledir!


Bilinsin ki, Resûlullah (s.a.v.)'ın daveti, bazılarının uydurup gevelemeye çalıştığı gibi; ne saltanat, ne akar, ne ırk kaygısıyladır. Bu, Resûlullah'ınbaştan başa hayatını kaplayan bir sayhadır. İlâhi ikazdır. O’nun ömrünün her ânı, damla damla konuşur bir armonidir. O (sas), Allah yolunu ve O'nun nizamını tebliğ için gönderilmiştir insanlığa. Yeryüzünde nefsinin saltanatına zerrece pay yoktur!.


4- Resûlullah'ın Mekke'ye giriş tarzı üstüne düşünceler


a) Resûlullah (s.a.v.) Mekke girişinde Fetih Sûresi’ni okuyor. Okuyuşunda terci' yapıyordu Terci' ise kırâette bir tarzdır. Okuyan coşarak onu terennüm eder sanki... Bu da şunu gösteriyor; O, Rabbi’nin emrini yerine getirmiş olmakla kullukta tamlanış ve kulluğu   başarmanın   şükrü   içindedir. Ve kavminden çektiği bunca çileyi, kendisini zorla çıkardıkları bu beldeye, Allah'ın nasıl bir zaferle, şeref ve izzetle döndürmekte ol¬duğunu gözlemekte... Evet, bu an Allah'a en kâmil mânâdahamd ve şükür dolu gönülle yönelme ânı; bu mekân ona kulluğun son haddine taşırılma makamıdır.


Tabii bu bu her mü'minden beklenecek haldir esasta. Yâni,  genişlik ve darlık  ânında hep allah'a mutlak ubûdiyyette kalmak. Bollukta kıtlıkta, güçlü iken de, zayıf iken de hep mutlak kulluk... Yâni müslümana, sadece sıkıntıya düştüğü, belâya uğradığı za¬manda darlık gitsin, zarar kalksın diye kulluk gösterisi asla yakışmaz. Çünkü geniş ve mutlu günlerin huzur ve refahı, sarhoş ederse, isyana düşer, gözü birşey görmez. Öyle kimseler ilâhi emir ve ahkâmın yanından teğet geçmeye başlar. Öyle ilgisiz olur ki, sanki o dar günlerinde yalvaran ve boyun büken o değilmiş...


Fıkhu’sSire (Ramazan el-Buti) adlı eserden istifade ile hazırlanmıştır.