Hicretimiz Mübarek Olsun

e-Posta Yazdır PDF

En  mübarek  yolcunun, en mübarek yolculuğu. Mübarek  şehir  olan Mekke den, başka bir mübarek şehir olan Medine ye… Yanın da mübarek  arkadaşı, yoldaşı  Ebu  Bekir (r.a.).  İlk durak  Sevr Mağarası. Üçüncüleri  Allah olan iki kişi. Sevr de.  Esma anne yemek taşıyor. Amir bin Fuheyre koyunlarını otlatıyor civarda. Mübarek ayak izleri kaybolsun diye. Zira yakalasalar öldürecekler. Ne yaptılarsa vazgeçiremedikleri  Rasulullah (s.a.v.)’i   durdurmak  için, tevhid  ile yıkılmasından korktukları şirk saltanatlarını korumak için öldürmeleri gerekiyordu çünkü. Böyle bir durum da  tedbirler alınmış takdir ise Yaradana bırakılmış. Yaradan ise mağara girişi önütne bir güvercin ve bir örümcek görevlendirmiş. Onlar dahi vazife başında tastamam hazır. Hemencik  örmüş ağlarını örümcek. Kurmuş yuvasını güvercin. Zira  emir büyük yerden.

Rasulullah muhacir. Vatan terk etmeyen bilmez nasıl acı olduğunu. Geride yüreğini, hatıralarını bırakmanın nasıl bir şey olduğunu, vatanından ayrılmayan bilemez. Rasulullah s.a.v.  seviyordu Mekke yi.   Doğduğu, çocukluk ve  gençliğinin  geçtiği bu çorak toprakları.  Mağaraya çıkarken bir ara döndü ve baktı MEKKE ye.  Ve dedi  ki; 


“Ey Mekke! Sen Allah katında yeryüzünün en hayırlı ve bana en sevimli yerisin. Eğer çıkmak zorunda bırakılmasaydım senden ayrılmazdım.” (İbn-i Mace, Tirmizi) 

 

Yol uzun ve meşakkatli  idi. Hava sıcak. İki yolcu uzun ve zorlu çöl  yollarında.  Menzil  Yesrib. Menzil Medine. Heyecan var Medine de.    Musab bin Umeyr in başöğretmeni olduğu, İslam’ı tebliğ edip evvelden yürekleri  fethettiği  Medine nin  kocaman yürekli insanları Ensar  heyecanlı. Gözcüler en yüksek  hurma   ağaçlarına tırmanmış ufukta belirecek  mübarek  yolcuların  sağ  alim geldiğini  ilk müjdeleyen olma yarışında. Ve beklenen an.  İşte beliriyor  en  büyük en mübarek muhacirler. Beliriyor ufukta iki dost.   Gözcülerden ‘GELİYORLAR, GELİYORLAR’ nidaları yükselirken dillerden   Taleal Bedru  dökülüyor.  Ve nasıl bir içtenlikle söylendi ise yüzyıllardır dillerden düşmüyor.


Ve Medine kavuşuyor sevdiğine.  Doğduğu toprakların halkı  öldürmek için can atarken, kendisini  hiç tanımayan   Medine’nin halkı  kucak açıyor Rasulullah (s.a.v.)’a.


Rasulullah (s.a.v.)’a ve hicret eden tüm muhacir sahabeye kucağını açıyor Ensar. Neyi varsa  bölüyor  kardeşi için. Çünkü Musab yüreklere   hitap etmişti. Çünkü  Musab  İslam’ın özünü tebliğ etmişti. 


Rasulullah (s.a.v)’ı hasretle kucakladırlar. Sanki Rasulullah  s.a.v.  vatanından ayrılmış  değil vatanına gelmiş gibiydi.  Rasulullah s.a.v  onların bu yürekliliğini, fedakarlığını, sevgisini karşılıksız bırakmadı.  En büyük vefa örneği sergileyerek   Mekke’nin Fethin den sonra dahi Medine de kalmaya devam etti.


Fetih gerçekleştiğinde  tedirgin olmuştu Medine’nin  bu yüce gönüllü insanları ‘Acaba Rasulullah s.a.v  vatanı olan Mekke ye döner mi diye?’

Fetihten sonra ensâr kendi aralarında:


- Cenâb-ı Hakk, Rasûlüne doğup büyüdüğü vatanının fethini müyesser kıldı. Artık bizimle döner mi, yoksa buraya mı yerleşir, diye endişelerini belirtmişlerdi. Rasûlüllah (s.a.s.) bunu duyunca:


- Böyle bir şeyden Allah’a sığınırım. Ben memleketinize hicret ettim. Hayatınız, hayatım; ölümünüz ölümümdür, buyurdu. (Zâdü’l-Meâd, 2/397; Müslim, 3/1405 – 1406)


Allah Rasulü s.a.v   Medine den ayrılmadı. Son nefesini de kendisine kucak açan bu mübarek insanların  şehrin de verdi.


Peki  şimdi biz bu hicret olayını sadece  bir kıssa bir hikaye olarak  dinleyip geçecek miyiz? Bizim payımıza düşen bir hisse yok mudur?


Elbette var.   Elbette var ama bu hisse, sadece bu güne özel resimli  mesajları birbirimize yollamak değil.   Asıl yılbaşı budur diye bir kutlama merasimine dönüştürmek değil. Hicret yalnızca bir mekandan başka bir mekana göçmek te  değildir.  Peki ya nedir?   Cevabı Rasululllah  s.a.v.  veriyor;


“Müslüman, elinden dilinden Müslümanların selamette olduğu (zarar görmedikleri) kimsedir. Muhacir de, Allah’ın yasak ettiği şeylerden uzaklaşıp onları terk edendir.” (Buhari, İman 4-5; Müslim, İman 64-65)

 Vuslat İçin Ayrılmanın Destanı: Hicret

Hicret, kişi veya kişilerin bulundukları yerden bedenle, dil veya kalp ile göç ederek ayrılmasıdır.


En fazîletli hicret, Allah’ın haram kıldıklarını terketmek, helâllere yönelmek, diğer insanları da başta şirk ve zulüm olmak üzere tüm haramlardan, fitne ve fesattan uzaklaştırmaya çalışmaktır. Bir adam, Rasûlullah (s.a.s.)’a sordu: “Yâ Rasûlallah, hangi hicret daha fazîletlidir?” Allah’ın elçisi buyurdu ki: “... Allah’ın yasakladığı/haram kıldığı şeyleri terk etmendir.” (Nesâî, Biat 12, hadis no: 4148)


Bazen gıybet edilen bir ortamı güzel bir uyarıdan sonra hala yapılmaya devam edildiği takdir de terk etmek olur hicret. Herhangi bir  haramın işlendiği bir mekanı terk etmektir  hicret.  


Hicret gayretin adıdır. Hicret, imkanların tükendiği yerden imkanların üretileceği yere taşınmaktır. 


Hicret düşmanla, hem de gücünün son noktasına kadar sınanmaktır. ‘Devrim Dağı’nın yani Sevr’in tepesine, en tepesine, ‘bittim noktası’na çıkmaktır. Tepede gelecek yardım, eteğinde de gelir diyerek süklüm püklüm oturmamaktır. “İlahi yardımın ne zaman?” diye göğün kapılarını sarsmak, açılması için de Ğayûr’u gayrete getirecek bir çaba ve gayret sergilemektir. O yardımın en tepeye çıkmadan gelmeyeceğinin Allah’ın sünneti olduğunu bilmektir. 


Hicret hiç bitmeyen belli bir vakit ile sınırlandırılmamış olan  ibadettir. Bir kaçış ve sığınıştır; küfürden imana, şirkten tevhide, Şeytan’dan Rahman’a, günahtan sevaba, haramdan helale.


Hicret   secdeye aşk ile baş koymaktır. Hicret malayaniden uzaklaşmak Allah ın zikrine koşmaktır.


Hicret sadece göçmek değil, aynı zaman da İslam ı yaşamanın, yaşanılır bir ortam tesis etmenin adıdır.


Şimdi yeni bir hicri yılın başında düşünelim. Ellerimizi şakaklarımıza koyarak hem  de.  Bizim hicretimiz nereye?


Bu vesile ile hepimizin hicri yılı mübarek olsun. Rabbim bizi en büyük muhacir olan, günahlardan sevaplara hicret edenlerden kılsın.