Gelen Ebû Zerr Olsa

e-Posta Yazdır PDF

Ebû Zerr el-Ğifarî, Ğifar kabilesinden bir yiğitti. Eşkıyalığı, soygunculuğu, vurgunculuğu meslek edinmiş Ğifar’dan çıkan, ancak kavminin tüm ahlaksızlığını reddetmiş bir yiğit. Putlara tapardı Ğifarîler. Ancak Ebû Zerr’in aklı bunu da almadı; yüreği bunu da kabul etmedi. Tahtadan yontulmuş, taştan oyulmuş heykeller nasıl ilah olabilirdi! Bunu kavmine de sorardı. Cesur yürekli yiğit henüz Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem)’e Risalet görevi verilmeden evvel tek bir ilahın olduğunu kabul etmişti. İslam ile müşerref olduğunda kendisi şöyle diyecekti: “Ben İslam olmadan tam üç yıl evvel kendimce Allah’a ibadet etmeye başlamıştım.” Cesur yüreği, güzel yüreği onu doğru yolun yolcusu yapmıştı zaten. 


Bir gün Ebû Zerr’e, Mekke’de bir zatın ortaya çıktığını ve kendisinin peygamber olduğunu iddia ettiğini, insanları yeni dine davet ettiğini ve Allah’ın birliğine iman etmeleri, putlara tapmayı terk etmeleri konusunda halkı uyardığı haberi geldi. Ebû Zerr (radiyallahu anh) bu haberi duyunca içi kıpırdadı. Evet, bu yüreğinde hissettiği o boşluğu dolduracak biri olabilirdi. Toplumdaki ifsadı durdurmak için mücadele edecek bir elçi olabilirdi. Bunu anlamanın tek yolu vardı. Vakıayı tespit için yerine gitmek gerekiyordu.


İşin iç yüzünü öğrenmek üzere kardeşini Mekke’ye gönderdi. Kardeşi Üneys Mekke’ye gitti, orada araştırmalar yapıp öğreneceklerini öğrenip geri döndü ve abisine şöyle dedi: “Muhammed’ül-Emin denen bir zat peygamberlik iddia ediyor. Etrafındakilere iyi ve güzel ahlakı telkin edip kötülüklerden uzak kalmalarını öğütlüyor. Mekkelilerin bir kısmı ona “şair,” bir kısmı da “kâhin” diyorlar. (Ancak kendisi de bir şair olan Üneys): “Fakat ben şair ve kâhinleri çok iyi bilirim. Onun sözlerini, kâhinlerin sözleri ve şairlerin şiirleri ile karşılaştırdım, gördüm ki onun dedikleri hiç birine benzemiyor” dedi. Ve sözlerine şöyle devam etti:


- Orada gördüm ki, Muhammed denen zat gerçekten sadıktır, doğru söylüyor. Ona karşı gelenler de yalancı diyenler de esasen kendileri yalancıdır.


Ebû Zerr’in merakı daha çok arttı. Kardeşinin söyledikleriyle tatmin olmadı, daha çok bilgi gerekiyordu. Üneys’e şöyle dedi: “Sen gönlüme şifa olacak, benim yüreğimi tatmin edecek bir haber getirmedin!” Sonra da yol azığını hazırlatıp tek başına Mekke yollarına düştü. Günlerce yol aldıktan sonra nihayet Mekke’ye vardı. Kimseye sezdirmeden, kendini belli etmeden Peygamber olduğunu iddia eden bu zatı bizzat gözetlemeye başladı. Gündüzleri Mekke’nin çeşitli yerlerinde gezip dolaşıyor, geceleri de Kâbe’nin bir köşesine çekilip yatıyordu. 15 gün geçtiği hâlde Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’i bir türlü görüp tanıyamadı. Azığı bitmişti. Sadece zemzem suyuyla hayatına devam etmeye başlamıştı.


Açtı. Azığı yoktu.  Kalacak yeri yoktu. Ama Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’i görmeden, onun tebliğ ettiği, davet ettiği şeyi bizzat kendisinden dinlemeden geriye dönme niyeti hiç yoktu. 


Bir gün Hz. Ali (radiyallahu anh), Kâbe’nin yanından geçiyordu. Ebû Zerr takıldı gözüne. Halinden garip ve yabancı biri olduğu belliydi. Ertesi gün yine gördü Ebû Zerr (radiyallahu anh)’ı. Yorgun ve bitkin görünen bu yabancının aradığı, beklediği bir şey vardı sanki.


Es geçmedi! Küçük cüsseli, yaşı küçük ama aklı ve yüreği büyük Hz. Ali (radiyallahu anh). Yanına yaklaştı Ebû Zerr’in:


- Sen garip misin? diye sordu.

- “Evet.” dedi Ebû Zerr.

İçi elvermedi peygamber terbiyesi altında bulunan Ali’nin. İçi elvermedi. Öyle bakıp geçemedi. Öyle sorup geçmedi. 

- “Buyur, benimle gel, seni misafir edeyim” dedi Ali. Ebû Zerr kabul etti.

Hz. Ali (radiyallahu anh), “Akıl yaşta değil baştadır” sözünün doğru olduğunun kanıtı idi davranışlarıyla, zekasıyla. Sonra Ebû Zerr’e sordu: 

- “Belli ki yabancısın. Belli ki uzaklardan geldin. Doğru söyle, seni buraya getiren şey nedir?  Sen bir şeyler arıyor gibisin.”

- “Gizli tutacağına söz verirsen söylerim.”

- “Bundan emin olabilirsin.” dedi Ali (radiyallahu anh). Ebû Zerr sırrını açtı:

-“Bize buralardan birinin çıkıp peygamberlik iddia ettiği haberi geldi. Ondan haber getirmesi için kardeşimi gönderdim. Ancak kardeşimin getirdiği haber benim gönlümü mutmain etmedi aksine ilgimi ve merakımı artırdı. Bunun için bizzat gelip onunla görüşmek, konuşmak ve davet ettiği şeyin ne olduğunu kendisinden öğrenmek istedim.” Hz. Ali (radiyallahu anh) sevinçle şöyle dedi:

- “Ey Yabancı! Şüphesiz sen tam aradığın hakikatin içine düştün! Ben de şimdi onun yanına gidiyorum. Sen arkamdan gel, beni takip et. Yalnız müşrikler Rasûlüllah (sallallahu aleyhi vesellem)’in yanına giden, tebliğini dinlemek isteyen herkesi engellemeye çalışıp eziyet ediyorlar. Bu nedenle sana zarar gelmemesi için dikkatli olmalıyız. Eğer ben yolda sana zarar verecek bir durum görürsem, ayakkabımı düzeltir gibi bir duvara yönelirim. Sen de durmaksızın ilerler beni tanıdığını, benimle birlikte olduğunu belli etmezsin.”


Anlaştıkları gibi Hz. Ali (radiyallahu anh) önden, Ebû Zerr (radiyallahu anh) arkadan yürüdüler. Ebû Zerr’in kalp atışları neredeyse dışarıdan duyulacak gibiydi. Birazdan aradığı hakikatin yanında olacaktı. Heyecanlı bir yürüyüş oldu. Ve Rasûlüllah (sallallahu aleyhi vesellem)’in yanına vardılar. Ve hemen:


- “Esselâmü aleyküm” diyerek selam verdi. Bu selamı İslam’da bu şekilde veren ilk kişi Ebû Zerr (radiyallahu anh) oldu.


Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) selamını aldıktan sonra, aralarında şöyle bir konuşma geçti:

- Sen kimsin?

- Ğifar kabilesindenim.

- Ne zamandan beri buradasın?

- Üç gün üç geceden beri buradayım.

- Seni kim doyurdu?

- Zemzem’den başka bir yiyecek, içecek bulamadım. Zemzemi içince hem açlığım hem susuzluğum geçti.

- Zemzem mübarektir. Aç olanı doyurur.

- Ey Muhammed! (sallallahu aleyhi vesellem) İnsanları neye davet ediyorsun?

- Bir olan, eşi benzeri ve ortağı bulunmayan Allah’a iman etmeye ve kimseye ne fayda ne de zarar vermeye gücü olmayan putları terk etmeye, benim de Allah’ın Rasûlü olduğuma şehadet etmeye davet ediyorum.

Dikkatle dinledi Ebû Zerr ve bunun üzerine dedi ki:

- Bana İslam’ı bildir.

Peygamber (aleyhisselam) ona Kelime-i şehadeti okudu. Hiç tereddüt etmedi Ebû Zerr. Düşüneyim demedi. Hemen itaat etti. Hayatı boyunca da hep aynı kaldı. Hiç düşünmedi. Hiç yalpalamadı. Hep itaat etti. 

Ebû Zerr Müslüman olmanın verdiği büyük heyecan ve aşkla dedi ki:

- Ya Rasûlallah! Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki, Müslüman olduğumu Kâbe’de müşrikler arasında yüksek sesle herkese haykırmadıkça ben kabilemin yanına dönmeyeceğim.

Ve Ebû Zerr dediğini yaptı. Hep dediğini yapardı ve hep dediğini yaptı. Doğru bildiğini söylemekten çekinmez, sonunun ne olacağını hesap etmezdi. Kâbe’nin yanına gidip, yüksek sesle:

- “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Rasûlüh” diye haykırdı.


Bunu duyan Mekke müşrikleri hemen üzerine hücum ettiler. Taş, sopa ve kemik parçaları ile öyle dövdüler ki, kanlar içinde yere yığıldı.


Bu hâli gören Hz. Abbâs (radiyallahu anh) yetişti. Ebû Zerr’in yanına geldi. Ve onu döven müşrikleri en hassas noktasından yakalayarak vazgeçirmeye çalıştı. Maddi kaygıları ile.


- Bırakın bu adamı, ne yaptığınızın farkında değilsiniz, neredeyse öldüreceksiniz! O sizin ticaret kervanlarınızın geçtiği yol üzerinde oturan Ğifar kabilesindendir. Bir daha oradan nasıl geçeceksiniz? Ticaretinizi nasıl yapacaksınız?


Maddi kaygı ön plana çıkınca, sözde put sevicilik ve sözde din gayreti askıya alındı. Ebû Zerr’i bıraktılar.


Böylece Hz. Abbas, Ebû Zerr (r.a.)i müşriklerin elinden kurtardı.


Bu olaydan sonra Rasûlüllah (sallallahu aleyhi vesellem) Ebû Zerr’e şöyle dedi: “Şimdi kavminin yanına dön! Benden sana bir haber ulaştığında, onu kavmine haber ver! Onları Allah’ın birliğine, imana davet et. Her ne zaman ki; Ortaya çıktığımızın, daveti aşikar yaptığımızın haberi sana gelir işte o zaman yanımıza dön!”


Aldığı bu emri derhal yerine getiren bu güzide sahabi hemen kabilesine geri döndü. Durur mu Ebû Zerr… Durmadı elbette. Kabilesine tebliğ etti İslam’ı. Başta kardeşi olmak üzere herkese anlattı. Kâbe’de korkmadan haykıran Ebû Zerr, kabilesine anlatmaya hiç korkmadı, çekinmedi. Ta hicrete kadar kavmi içerisinde tebliğe devam etti. Başta kardeşi ve kabile reisleri olmak üzere çoğu Müslüman oldu. Kalan az bir kısmı da Rasûlüllah (sallallahu aleyhi vesellem)’i görüp Müslüman oldu.


İşte komşusunu hakka davet etmeye çekinen biz ve işte tüm kavmini, tek başına, korkusuzca davet eden Ebû Zerr…


Bir müddet sonra artık o da Medine’ye hicret etti. Rasûlüllah (sallallahu aleyhi vesellem)’in en yakın Ashabı arasında yer aldı. Onun hizmetinde bulundu. Geç saatlere kadar yanın da kalır ve sohbetlerinde bulunurdu. Rasûlüllah’ın hastalığında da daima yanında duran ve son nefesinde yanında bulunan sahabelerden biri de Ebû Zerr idi. Allah Resulü’ne o kadar yakındı ki, bazen ondan “dostum” diye bahsederdi. Ondan bir söz nakledeceği zaman “dostum dedi ki” diye başlardı.

“Benim kalbim yalnız Allah azze ve celle’nin ve Resulünün sevgisiyle doludur” derdi. Bu sevgisini de kayıtsız şartsız itaatiyle gösterirdi.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) onun hakkında, “Yalnız gezer, yalnız yaşar, yalnız ölür” buyurmuştu. O hayatını gerçekten hep bu ifadenin doğrultusunda yaşadı.


Ve sıcak bir yaz günüydü. Tebük Seferi için Ebû Zerr de hazırlanıyordu. Ancak devesi çok yaşlı idi. Ordudan geri kalıyordu. Ebû Zerr ne yaptı ne ettiyse yine de hayvanını yürütüp orduya yetişemedi. Orduyla arası epeyce açıldı. Bu arada bazıları da çeşitli bahanelerle bu zorlu seferden geri kalmışlardı.


Ve İslam ordusu Tebük’e yakın bir konak yerine varmış biraz dinlenmeye çekilmişlerdi. Ebû Zerr de görünürlerde yoktu. Sahabeler, geride kalanlar hakkında konuşmaya başlamıştı. Ebû Zerr’in de olmadığı konuşulduğunda Rasûlüllah (sallallahu aleyhi vesellem) buyurdular ki: “Bırakın onu. Eğer onda bir hayır varsa Allah onu size ulaştırır.” Çünkü Rasûlüllah (sallallahu aleyhi vesellem) Ebû Zerr’i biliyordu. Onu hiçbir bahanenin geri bırakamayacağını da.


Bir öğlen vakti. Ordunun gözcüsü: 

- “Ufukta bir adam var. Tek başına bu tarafa doğru geliyor!” dedi. Rasûlüllah (sallallahu aleyhi vesellem), “Ebû Zerr mi acaba? Onun olmasını isterdim. Gelen Ebû Zerrr olsa” buyurdu.


Sahabe toplanmış, tek başına gelen bu kişiye bakıyor, kim olduğunu merak ediyorlardı. İyice yaklaşınca anladılar Ebû Zerr olduğunu.


Gerçekten de gelen Ebû Zerr idi. Devesinin yürüyecek takati kalmayınca onu bırakmış, yükünü sırtına yüklenmişti. Tek başına aç susuz ve bineksiz yollara düşmüştü. Nihayet bin bir güçlükle İslam ordusuna yetişmişti. Rasûlüllah (sallallahu aleyhi vesellem) Ebû Zerr’i görünce sevindi ve “Allah Ebû Zerr’e merhamet etsin. O yalnız başına yürür, yalnız başına yaşar, yalnız başına ölür.” buyurdu.


Ebû Zerr, bitkin bir haldeydi. Rasûlüllah (sallallahu aleyhi vesellem) onu şu dua ile taltif etti: “Ey Ebû Zerr! Bana gelip kavuşuncaya kadar attığın her adımına karşılık, Allah senin bir günahını bağışlasın.”


Ebû Zerrr. Yalnız yürüdü, yalnız yaşadı ve yalnız öldü. Rasûlüllah (sallallahu aleyhi vesellem)’in gelmesini arzu ettiği kişi oldu, dostu oldu.


Ebû Zerr’in nasıl bir mübarek insan olduğunu anlatmak için Rasûlüllah (sallallahu aleyhi vesellem)’in şu hadisi şerifi yeterlidir aslında. Buyurdular ki: “Ebû Zerr’den daha doğru ve düzgün sözlü hiç bir kimseyi, ne yeryüzü taşımış ne de gök kubbe gölgelemiştir.” (Tirmizî, Menâkıb, 19)

Ve Ebû Zerr;  Rasûlüllah (sallallahu aleyhi vesellem)’den aldığı ve “dostum bana yedi şeyi emretti” diye naklettiği şu hadisi şerife uygun olarak yaşamış ve bu emirlerden hiç taviz vermeden sürdürülen bir hayatın sonunda yapayalnız bir şekilde rahmeti Rahmana kavuşmuştur.


Hz. Ebû Zerr el-Ğifarî (radiyallahu anh) hakkın da yazılacak çok şey var elbette ancak şimdilik bu kadarı ile iktifa edelim. Ve dostumdan aldım dediği yedi nasihat ile bitirelim.


Ne mutlu “kefenim dahi devlet malı olmasın” diyen bu yiğit sahabeye… Rebeze’nin yalnız muhacirine ve onun gibi yiğitlere… Selam selam olsun.


“Dostum Rasûlüllah (sallallahu aleyhi vesellem) bana yedi şey emretti:

1- Yoksulları sevip onlara yakın olmamı,

2- Kendimden aşağı olanlara bakıp, yukarı olanlara bakmamayı,

3- Kimseden bir şey istememteyi,

4- Yakınlarıma karşı sıla-i rahimde bulunmayı,

5- Acı da olsa hakkı söylemeyi,

6- Allah yolunda hiçbir kınayanın kınamasından korkmamayı,

7- “Lâ havle velâ kuvvete illâ billah” (Güç ve kuvvet ancak Allah’tandır) sözünü çokça söylemeyi.”


(İbn Hanbel, V/159,173; İbn Sa’d IV/229; Zehebî, Siyer, II/57,64; Ebû Nuaym, Hılye 11/159,160)