DİN ESKİR Mİ?

e-Posta Yazdır PDF


Allah’ın kulları için razı olduğu, cennete girebilmelerinin şartı gördüğü din sadece İslam’dır. Allah’ın gönderdiği dinlerin sonuncusu ve en mütekâmili odur. İnsan eli değmemiş, vahyin berraklığını koruyan yegâne din odur.

Her ne kadar önceki dinler, Yahudilik ve Hıristiyanlık Allah’ın gönderdiği dinler ise de inananları emanete hıyanet edip Allah’ın kitabına insan kalemi soktular. Allah’ın emir ve yasaklarını kendi zevk ve keyiflerine göre yönlendirmeye kalktılar. Akılları ve arzularını put edinip peşinden gittiler. Cebrail getirdi, onlar tahrif etti. Din Allah için ise, O hangisini beğendiyse ona “din” denir. O ise bize din olarak İslam’ı seçti. Onu cennetin yolu olarak bize gösterdi. 

Allah’tan daha merhametli olup O’nun cehenneme uygun gördüklerini cennetlik göremeyiz.

Suçları basit değil!

Yahudilik ve Hıristiyanlık kaldırılıp yerine İslamiyet getirilirken, öncekilerin suçları -dinlerinin kaldırılmasını gerektiren suçlar- kalemle çizilebilecek cinsten suçlar değildi. Kitabımız Kur’an onların kabarık suç dosyalarından söz ederken, binlerce peygamberi öldürmekten, Allah’a eş ve oğul isnat etmekten, din adamlarını ilahlık seviyesine yükseltmekten, Allah’ın helal dediğine haram, haram dediğine helal demekten, zulmü desteklemekten, hakkı yalnız bırakmaktan ve daha nice her biri helaki gerektiren suçlarından söz etmektedir. 

Başlı başına Allah’ın emanetine hıyanet edip onu ucuz bir menfaate satmaları en çirkin suçları idi.

On dört asırdan beri, bizi de düştükleri bataklığa düşürmek için uğraşıyorlar!

Bazen içimizden kendilerine maşalar bularak, bazen de akla hayale gelmez hile ve zorbalıklarla Allah’ın emaneti olan dinimizi imha etmeye, onu beceremezlerse kendi dinleri gibi sulanmış bir din haline getirmeye çabalıyorlar. 

Kitabımızı kitaplarına, camilerimizi tapınaklarına, imamlarımızı papazlarına benzetmeye uğraşıyorlar.

Onlara imrenen hatta aşağılık hissine kapılan bir kitleyi oluşturmak için her şeyi harcayabilmekte, bir anlık benzeşme için yıllarca plân yapabilmektedirler. Ellerinden gelse ezanımızı çanla, seccademizi kiliselerindeki masalarla değiştireceklerdir. 

Hiç oruç tutmadıkları halde Müslümanların nasıl oruç tutmaları gerektiğini öğütlerler. Müslümanların zekâtlarını nasıl vermelerinin gerektiğini, kurbanı nerede kesmelerinin uygun olacağını, etini ve derisini ne yapacaklarını emretmeye kalkarlar. Hac gibi bir ibadeti nasıl eda etmelerinin uygun olacağına hükmederler. Çocuklarına dinlerini nasıl öğretmelerinin daha samimi ve kalıcı olacağını onlar belirlemeye kalkarlar. Oysa din ancak Allah’ın kullarını yönlendirmesi içindir.

Din, kulların kendi kendilerini yönlendirmeleri veya yaşam şekillerini belirlemeleri -daha derin ve hayali anlamı ile- Allah’a öğretmeleri için değildir, insanların zevklerini tatmin etmek için hiç değildir. Din zevkleri de akılları da Allah’a teslim etmektir. İman edenler Allah’ın ayetleri veya Nebisi’nin hadisleri okunduğunda “bana göre” ile başlayan ifadeler kullandıklarında dinin yıpranma süreci başlamış olur… Mü’min erkek ve kadınların Allah’ın ayetleri önünde seçenekleri yoktur.


Dini sulandırma nasıl olur?


Allah’ın kitabı Kur’an’ın şu veya bu şekilde değer kaybetmesiyle: Mezarlık kitabı veya geçim vesilesi haline getirilmesi gibi...

Dini  orijinalinden  anlamanın  en  temel  gereklerinden  olan Arapça’yı toplumdan hatta din eğitimi görenlerden uzak tutarak.

Yahudi ve Hıristiyanların yaptığı gibi, Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmına inanmayarak… 

Dini sembollerin sulandırılmasıyla…

Allah’ın hükümlerinin yürürlükten kaldırılmasıyla…

Peygamber aleyhisselam efendimizin şahsiyeti veya sünneti ile oynanmasıyla…

Dinin ilk iman edenleri olan ashabı kirama hor bakılmasıyla…

İslam’ın iki kaynağı Kur’an ve sünneti bilen-öğreten âlimlerin yıpratılmasıyla…

Bir araç olması gereken dünyanın kıble haline getirilmesiyle…

Dinin basit ve kişisel siyasi amaçlara alet edilmesiyle…

Allah’ın emri, kâfirlerden daha güçlü olmak, onlara karşı hazırlıklı olmakken, kâfirlerin önünde pasif ve boynu bükük kalmakla…

Dini yayıp duyurma, Allah’ın emir ve yasaklarını tebliğ etme görevini “din adamları”na havale etmekle… 

Dine ait kavramları evirip çevirerek kullanmakla. Mü’min yerine “inanan”, kâfir yerine “gayrimüslim” gibi asıl anlamı ifade etmeyen deyimleri kullanmak böyle bir sonucun başlangıcıdır.

İslam hep tazedir, her yer ve her zamanın dinidir. Çünkü onun ruhu olan Kur’an taptaze bir mucizedir. İndiği gün gibi korunagelmiş, milyonlarca hafızı onu ebediyen koruyan mucizenin canlı şahidi olmuştur. Kur’an’a açılan yol olan sünnet eşsiz bir nurdur. Kur’an ona tutunanları dünya ve ahiret saadetine erdirdikçe o taptazedir. Onun Kur’an’ı bugün inmiş gibi bıkmadan usanmadan okundukça, hafızalara kaydedilip hayata geçirildikçe taptazedir.

Neden önceki dinler gitti de İslam geldi?

Çünkü:

Kitapları tahrif edildi.

Ebu Bekirleri, Halidleri olmadı.

Peygamberlerinin bir tek hadisini duyurmak için deve üstünde bir ay yol kat edecek ve bundan hiçbir dünyalık beklemeyecek mü’minleri bulunmadı.

Allah’ın emaneti olan Kitab’ını ezberleyip korumayı, bir kelimesine bin can vermeyi hayat kabul edecek delikanlıları olmadı.

Doğup büyüdükleri toprakları, ana babalarını, mal mülklerini terk edip, daha iyi din yaşayacakları yerlere hicret edecek Muhacirler’i; o muhacirlere evlerini, bahçelerini açacak, mallarını ortak edecek Ensarlar’ı olmadı.

Tuzağa dikkat!

İslam’ın dengi yoktur

İslam’ın, aynı masayı paylaşacağı bir din yoktur. Ezanın benzeri çan değildir; onun gür sesinin muadili yoktur. Kur’an ile şimdiki İnciller ve şimdiki Tevrat denk değildir. İslam, Yahudilik ve Hıristiyanlığın uzantısı veya aynı şartlarda gelmiş benzeri değildir. İslam, onları kaldırıp yerlerine gelmiş bir dindir. Peygamber katillerinin asırlar sonra, kimi siyasi maksatları için samimi dindarlar görünmeleri aldatmacadır.

İslam ve diğer muharref dinler aynı masaya oturduğunda, etrafında dönülebilir yeni Kâbeler, selam için ziyaret edilen peygamber kabirleri de buldurulabilir.

İslam, şahıslarla ayakta durmaz, şahıslar onunla ayakta kalabilirler. Bunun için de birilerinin varlığı ile şerefi yükselmeyeceği gibi, kimsenin yokluğu ile de şeref yitirmez. Kim İslam nimeti ile buluşmuş ise o en büyük şerefe ermiştir, İslam ile kazanmıştır. İslam kimseden bir şey kazanmaz.


Bidatsiz bir dindir


Dine ilave yoktur. Yöresel ve coğrafi ibadetleri, uygulamaları yoktur. Arş’tan Mekke’ye, oradan da tek bir insanın yaşadığı her yere aynı özelliklerde ve şartlarda gelmiştir. Sonradan uydurulmuş ve ibadet havasında yapılan şeyler Allah katında geçerli değildir. Peygamber aleyhisselam ve ashabının gittiği yol, tek geçerli olan yoldur. Hele hele ona imanı olmayan düşmanları tarafından şekillenmiş bir din, Allah’ın kulları için razı olup beğendiği İslam değildir. 

O eskimez. Çünkü yenilenen hayatın her alanıyla yenilenen, tarihte eskiyip kalmayan şeriatı vardır.

İlmi kendilerine ruh bilmiş binlerce müctehid alimin gayretleri, Kur’an’ın kurtaran billur ayetleri, kınayanın kınamasına aldırmadan “Rabbimin dini” diyerek canını dişine takıp çalışan, bütün insanlığı bağrına basacak geniş yürekli, sabır taşı mü’minleri, malını Allah yolunda harcamaktan kazanmak kadar haz duyan cömert zenginleri, etrafında kelebekler gibi milyonların döndüğü Kâbe’si, feyiz saçan Ravza’sı bulunduğu sürece o eskimez.

Eskiyip yıpranan, insanların düşünceleridir. Dinden, kendilerine göre küçük gördükleri tavizleri kopara kopara sonunda en ağır hükümlerini bile insani düzeyde tartışabilir, bir bölümünü beğenmeyebilir hale geldiler.

Ama kaybeden kimdir?

Şüphesiz insanlardır. Ellerindeki İslam nimetini zayedenlerdir.

Çünkü imtihan olan, Allah’ın dini değil, kullarıdır.