İnsan da Vakf Olur

e-Posta Yazdır PDF

Allah’a ve Peygamberi’ne imandan sonra Müslüman’ın en büyük görevi farzların hakkını vermektir. Ne zaman ve kime hangi farz emrediliyorsa onu eda etmek Müslüman adı taşımanın en önemli belgesidir. Farzlarda boşluk bulunması, imanın doldurulması gereken açıklarla yürütüldüğünü gösterir. Bu anlamda farzlar Müslümanlığın varlık sembolleridir. Namazdan oruca, zekâttan cihada kadar din literatüründe ‘farz’ olarak anılan her şey, İslam renginin yansıması anlamına gelir. Farzlar üzerinde bir yarış da söz konusu değildir. Müslümanlardan biri için ‘beş vakit namazını ihmal etmez’ veya ‘zekâtını verir’ ifadesi övgü için kullanılamaz. Namazları camide kılmak da övülme vesilesi değildir aslında. Çünkü böyle bir övgü; namazını kılmayacak, zekâtını vermeyecek de ne yapacaktı, zaten erkek Müslüman namazını cemaatle kılar, şeklinde gizli bir itiraza haklılık doğurur. Bu çağda zevklere yontturulmuş İslam anlayışı yüzünden en öncelikli farzların bile edası, övgüye mazhar olmayı, iyi Müslüman olarak anılmayı beraberinde getirdi. Çünkü namazını aksatmayanla, namazla alakası olmayan aynı Müslümanlığı pürüzsüz bir şekilde paylaştıkları için namaz kılıyor olmak, zekât veriyor olmak, farz olan cihada aday olmak fanteziye dönüştü. Bu yaygın anlayış, ‘Süt veren inek gördüm.’ diyen bir çocuğun sözü kadar dikkat çekicidir. Müslüman zaten farzları eda etmenin gayreti içinde olan kimsedir. Bunu en açık bir şekilde Peygamber aleyhisselam efendimizin namazı tanıtan hadislerinde görüyoruz. O hadisleri bir bütün olarak aldığımızda ‘Namaz dindir, namazı olmayanın dini yoktur.’ hükmü açık seçik anlaşılmaktadır.



Farzlar yerine getirildikten ve farzlar kanalıyla Allah’a yakınlığın yolu açıldıktan sonra -ki bu yolu ancak farzlar açabilir- açılmış olan bu yoldaki koşunun hızını nafileler belirler. Nafileler Müslüman’ın Allah’a yakınlık arzusu ve iddiasının hızını belirlemektedir. Bu açıdan incelendiğinde nafileler, farzlar gibi ‘hesabı sorulacak’ yükümlülükler listesinde olmamalarına rağmen Müslüman’ın ahiretini hazırlayan önemli yatırım kaynağı olarak önümüzde durmaktadır. Çünkü nafilelerin olmadığı bir kulluk, en iyimser ifade ile donuk bir kulluktur. Dinî hayata bir yarış heyecanı katan unsur nafilelerdir. Biz bunu Ramazan ayı orucu ile diğer nafile oruçların karşılaştırmasında inceleyebiliriz. 

 


Allah Teala’nın dinini tanzim ederken farzlar/nafileler ayrımı yapmış olması şüphesiz -kulların takdirinin çok üstünde- bir hikmetler yumağı ile doludur. Emirlerinin tamamını farz veya nafile olarak bildirebilirdi. Ya da şimdi farz olanlar nafile, nafile olanlar da farz olabilirdi. Bu hali O’nun dilemesinin sonucudur ve muhakkak büyük hikmetlerle doludur. Dolayısıyla bir fakire verilen ve % 2,5 tutarında bir dilim oluşturan zekâtın cehennemden kurtaran, Müslüman olmayı belgeleyen seviyede değerlendirilmesi ile nafile olarak infak edilen ve % 2,5 ile ölçülemeyecek derecede büyük rakamlara baliğ olan sadakanın neye göre değerlendirildiğini çıplak gözle göremeyebiliriz. Bazı hadislerde infaka ve hizmete vaat edilen sevaplarda bu hikmeti yakalayabiliriz. Allah yolunda cihad eden mücahide –ki yaptığı iş en büyük farzlardan biridir- vaat edilen muazzam sevabı inceleyelim. Ardından da onun evinde kalan ailesinin ihtiyaçlarını karşılayan Müslüman’a vaat edilen sevabı inceleyelim. Sonuç büyük hikmete doğru bizi çekecektir. ‘Mücahidin ailesinin ihtiyacını karşılayan Müslüman, mücahid gibidir.’  Bu derin hikmetin önünde tıkanıp kalmamız için şu hakikati hatırlayalım: Din akılla değil vahiyle belirlenmiş kurallardan oluşmaktadır. Mükâfatlar ve cezalar, ihsanlar aritmetik rakamlarla değil ilahi kıstasla belirlenmektedir.



Farzların sayısı oldukça sınırlıdır. Yüzlerce farzdan söz edemeyiz. Aynı şekilde farzlarda değişkenlik oranı da oldukça sınırlıdır. Örneğin, sılayı rahim bir farzdır. Bu farzın şu bu akrabaya diyerek açılabilme oranı oldukça sınırlıdır. Ama nafilelerde durum böyle değildir. Açılıp şekillendirildiğinde nafileleri yüzlerce başlığa bölebiliriz. Örneğin Peygamber aleyhisselam efendimiz bile sadakadan söz ettikten sonra sadaka çeşitlerini mal vermek, tesbih yapmak, güzel söz söylemek, selam vermek, bir işe yardım etmek… şeklinde çoğaltmaktadır. Bu da nafileler yoluyla Allah’a doğru iyi kul olmak için koşuşturan Müslüman’ın önündeki fırsatlar dizisinin kabarıklığını göstermektedir.



Bu denklem şu gerçeği ortaya çıkarmaktadır: Farzlardan bir farzı yapan Müslüman Allah’a giden yola girmiş demektir. Bütün Müslümanlar bu açıdan aynı durumdadırlar. Örneğin hac ibadetini eda eden bir Müslüman bu şekilde değerlendirilebilir. Hac farizasının alt başlığında ise onlarca nafile vardır. Hacılara su dağıtmaktan, tavaf eden bir hacının koluna girip ona yardım etmeye, yol sorana yol göstermeye, yanlış okuyana duanın düzgününü öğretmeye varıncaya kadar her biri zamana ve insana göre değişebilecek onlarca nafile, hac alt başlığında bulunabilir. Hac alt başlığında ele alınabilecek bu nafileler elbette hacca ‘muadil’ veya onun yerine ikame edilebilecek şeyler olamazlar. Ancak, haccın alt başlığında nafile olarak duran ve Allah’ın kullarından nafile hükmündeki istekleri, bu işlerin ecrinin bir fantezi şeklinde algılanmamasını gerektirir. Zira bu nafilelerin bütünü ele alındığında aslında haccın üzerinde durduğu iskeletin ortaya çıktığı görülecektir. Çünkü nafilelerden tecrit edilmiş haliyle eda edilen farzlardan bir din, donuk bir din olabilir demiştik.



Nafilelerin çok çeşitli ve her birinin diğeriyle orantılamayı gerektirmeyecek özellikte olması Müslümanlar için bir rahmettir. Ağzıyla bir nafile yapabilenin, yaptığıyla Allah’a koşması bir rahmettir. Eliyle yaptığı sayesinde koşmaya çalışanın koşusunun kabul edilmesi bir rahmettir. Malıyla bir nafileyi yaparak yarışa katılanın yarışının kabul edilmesi bir rahmettir. Kim ne yapabiliyorsa ve yaptığı, dinin temel ölçülerine uygunsa o yarışa katılmıştır. Böylece bir yandan farklı yetenek ve imkânlarla yaratılmış olan insanların aynı hedefe farklı açılardan koşmasına fırsat verilmiş olmakta, bir yandan da toplumun çok yönlü ihtiyaçlarının giderilmesi için fırsatlar üretilmiş olmaktadır. Başka bir değerlendirme noktası da nafilelerin toplum hizmeti statüsünde olmayan kişisel ibadetler olduğu zamandır. Bu durumda da rahmet tecelli etmektedir. Diliyle yaptıkları sayesinde ecir kazananların yanında, becerebildiği başka bir nafileyi yaparak ecir kazanan da fırsat kaçırmamış olmaktadır.



İslam Dini’ni çerçeveleyen en önemli kurallardan biri, ‘amellerin niyetlere göre’ değerlendirileceği kuralıdır. İster nafile olsun ister farz, Müslüman’ın yaptığı işin hacmi ve görüntüsü Allah katında değer ölçüsü değildir. Niyet ve ihlâs muteber kıstastır. Müslüman yasalarla sınırlandırılmaya gerek kalmadan kendisini imanı ve vicdanı ile sınırlandırdığı gibi, ortaya koyduğu işinde de -farz veya nafile- insanların takdir veya yermelerinden önce Allah’ın rızasını hedef almalıdır. Fasit bir niyetle veya riyakâr bir uygulama ile Allah’ınrızasına ermek mümkün değildir.




Nafilelerin geniş bir zaman ve çerçevede ele alınmasının önemli gereklerinden biri de Müslümanların yaşadıkları inişli çıkışlı şartlara göre ihtiyaçların da farklılaşmasının etkisidir. Suya ihtiyacın doruğa ulaştığı bir zamanda su üzerine, ordu techizinin aciliyet kesbettiği bir zamanda da onun üzerine mülahazalar beyan eden Peygamber aleyhisselam efendimizin sözlerinden anlaşılan budur. Zor zamandaki ihtiyaç, kimsenin bulunmadığı durumlardaki kimseler bir nafileyi eda etmiş olsalar bile büyük iş yapmışlardır. Böylelerinin yaptığı işin nafile olması Allah’tan elde edecekleri ecrin değerini düşürmez. Daha sonra eda edilecek nice farzlar o gün eda edilen nafilenin üzerine kurulduğunda kimi nafilelerin farzlara zemin hazırladığı anlaşılmış olacaktır. Bunun sonucu da en az farzlar kadar değerli ve önemli olmasını gerektirmektedir. Hadid suresinin 10. ayetinde bu mesaj çok açıktır:




“Niçin malınızı Allah yolunda harcamıyorsunuz? Oysa gökler ve yer Allah'a miras kalacaktır. İçinizden Mekke fethinden önce mal harcayanlar ve savaşanlar, daha sonra mal harcayanlar ve savaşanlarla bir değildirler. Onların derecesi daha sonra mal harcayıp savaşanların derecesinden daha üstündür. Bununla birlikte Allah her iki gruba da en güzel ödülü vaat etmiştir. Allah sizin neler yaptığınızı bilir.”



Bir eylemin Allah katında değer taşıması o eylemde ibadet karakterinin hassasiyetle korunmasına bağlıdır. Namaz için abdestin korunması, oruç için ağzın muhafaza edilmesi ne anlam ifade ediyorsa, mal üzerinden uygulanan bir nafilenin Allah katında ‘makbul’ olması da malla ilgili ölçülere uyulmasına bağlıdır. Maldaki en önemli kuralların başında kaynak saflığı kullanım anında mubahlık veya helallik sınırlarına riayet gelmektedir



Bir görevin ifası gibi bir nafilede ise en hassas ölçü emanete riayettir. Emin olmak Müslüman’ın genel karakteri olmakla beraber, görev üstlenenlerde öncelikli aranan şarttır. Ancak emanet kelimesini İslam’ın o kavrama yüklemiş olduğu geniş dairede anlamış olmamız çok önemlidir.



İslam’ın vakıf kavramına yüklediği anlamla Allah yolunda bir ‘iş’ yapma arzusundaki müslümanın gayretleri birleştiğinde ortaya çıkan eylemin adı çok tabii olarak ‘Vakıf İnsan’ eylemidir. Bu, vakıf anlayışımızın binalara ve çuvala daraltılmasının ötesinde bir seviyedir şüphesiz. İnsanların hayır adına kendilerini vakfetmeleri, ceplerindeki malı, beton yığınlarını vakfetmelerinden daha önemlidir. Zira insan ihtiyacı bina ve gıda dolu çuval ihtiyacından daha çoktur. Vakıf etrafında oluşacak olan nafileler zinciri aslında ‘fakirler’ adına da kurulmuş değildir. ‘Vakıf İnsan’ yüreğine insaniyeti basmış insandır. Fakirler kadar zenginler de o insanın müşfik ellerinden alacak bir şey bulurlar. ‘Vakıf İnsan’ın cinsiyeti, dili, ülkesi, toprağı yoktur. O göklerden yere su indiren melekler gibidir. Müslümana, kâfire, iyiye kötüye herkese uzanan bir elin sahibidir. Hele hele samimiyet ve emanetle özdeşleşmiş bir ‘Vakıf İnsan’ asırların özlemidir. Esir ettiği haçlı sürülerindeki askerlere bile insan muamelesi yapan Salahaddin’den beri ‘Nev’i hilkatine’ “Vakfedilmiş İnsan” özleniyor.