Aç Kurtların Sofrasında Din

e-Posta Yazdır PDF

Din, bizi dünya ve ahiret saadetine erdirmek için gönderilmiştir. Dini korumak hatta yaymak mü’min olmanın en tabii gereklerindendir. Her mü’minin, dinine neler kazandırdığı konusunda kendini muhasebe etmesi kadar tabii bir değerlendirme yoktur herhalde. Okunan ezanlara icabet ederek, sesinin yayılmasına destek vererek, Kur’an’ı okunan ve amel edilen bir kitap haline getirerek, onu başka insanlara da ulaştırmaya çalışarak dine destek olmak iman gereğidir.

Dinin bize ulaşması böyle olmuştur. Kendi açımızdan ve dinin bütünü açısından, dinimiz için neler yapabildiğimizi kesinlikle muhasebe etmeliyiz. Yeryüzündeki mü’min insan sayısının artması veya iman eden insan sayısının azalması bizim için oldukça yoğun ilgilendiğimiz işler olmalıdır. Elbette önce kendi imanımızı düşünür, değerlendiririz; ama bir kişinin daha mü’min olarak yaşaması çok önemlidir.


Yeryüzündeki her mü’minin en tabii hali bu olmalıdır. Bize dünya ve ahiret saadeti kazandıracak olan dinimizi seccademizle beraber düremeyiz. Dinimizin bize kazandırdığı ile bizim dinimize kazandırdığımız arasında bir mukayese belki mümkün olmaz şeydir; ancak bizim dinimize verme konusundaki arzumuz oldukça önemli bir göstergedir.


Müslüman’ın dini için düşünmesi gereken bu iken, bunun ötesinde dini üzerinden dünyevi menfaat edinmeye çalışması, dinini hırsına köprü edinmesi nasıl yorumlanabilir? Müslüman dinine zarar verebilir mi? Ya da dinine zarar veren nasıl Müslüman olur?


Ka’b radıyallahu anh hadisinden anlaşılan odur ki, bir Müslüman’ın mal ve makam hırsı onun dinini hırpalamaktadır. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem iki şeyi öne çıkararak Müslüman’ın dinine zarar verme noktasındaki tehlikeye dikkat çekmektedir: Mal ve makam.


Bu da gösteriyor ki, Müslüman’ın evinde veya köyünde takva bir hayat yaşaması ile mal ve makam sınavına tabi tutulacağı bir zemindeki takva düzeyi aynı değildir. Mal ve din, makam ve din bir araya geldiğinde büyük bir risk söz konusu olmaktadır. Bu riskin varlığı bir açıdan kaybetmeye, öbür açıdan da daha büyük ecir kazanmaya neden olmaktadır.


Başka bir ifadeyle mal ve makam söz konusu olduğunda daha büyük bir kazançla karşılaşmış olmaktayız. Kazanılacaklar büyüdükçe tehlike de beraberinde büyümektedir. Hayatın bütününe imtihan gözüyle bakan bir Müslüman için burada anlaşılamayacak bir durum yoktur. Nefsin daha çok öne çıkmak istediği ne varsa orada imtihan ağırlaşmaktadır. İmtihan ağırlaştıkça da beraberinde kaybetme riskini ve kazanınca da büyük kazanma umudunu getirmektedir.


İslam’a düşman cephelerin ona zarar vermesi, bir zarar olarak alındığında nasıl Müslüman o zarar vermeye karşı kendini savunma görevinde görüyorsa, burada dine zarar vermekten söz edilen hususlarda da dinini savunma mesuliyetini dikkate almalıdır. Buradaki savunma, zararın nasıl oluşabileceğinden başlayıp savunma için neler yapabileceğine kadar uzanmalıdır.


Kâfirlerin dine saldırmaları halinde dinini savunan Müslüman, kendisi veya başka bir Müslüman’ın mal ve makam eksenli bir hırstan kaynaklanan zararına karşı duyarsız kalamaz. Eğer zarar gören dinse, bu zararı bir kâfirin vermesiyle bir mü’minin vermesi arasında bizim dinimizi korumamız açısından fark görmüyor olmamız gerekir.


Kâfirlerin saldırısında camiler ve minareler zarar görürken, mü’minin mal ve makam hırsından kaynaklanan zararından direkt cami zarar görmüyor, minareler yıkılmıyorsa da en azından o mü’minin cami bağı, minare bağı zarar görmektedir. Meseleye dışarıdan saldırma veya içten çürüme mantığıyla bakıldığında da konu açık bir zeminde anlaşılır olacaktır.

Mal Makam Hırsı


Mala yabancı değiliz. Allah Teâlâ’nın bünyemize yerleştirdiği şehvetlerden biri de mal şehvetidir. O bizi sevmese de biz malı çok severiz. Malı seviyor olmamız da bizi ‘kötüler’ listesine sokmaz. Çünkü tehlikeli olan malı sevmek değil, malı hedef haline getirmektir. Mal düşkünlüğü çığa dönüşüp mü’minin dinini ezmeye başladığında sakınca da başlamıştır. Bunun dışında mal, diğer şehvetler gibi bir şehvettir. Değil kötü olması, daha iyi bir Müslümanlık için gereklidir de.


Gözü kör eden bir mal hırsı helak eder. Karunlaşma sürecine giren bir mü’minin, gitgide dinini ezmesi mümkündür. Şüphesiz böyle bir mü’min, dinini inkâr ederek onu ezmiş olmaz. O zaman zaten mü’min değildir. Dininin malla ilgili hükümlerini yok saymaya başladığında mal hırsı dinine zarar veriyor demektir. Faizle ilgili hükümlerde gevşeme belirtileri bunun bir örneği olarak ele alınabilir.


Fıkıh hükümleri açısından hesabı verilemeyen her kuruş buna bir örnek olarak görülebilir. Kuruşun bir birim olarak küçüklüğü veya büyük kabul edilen bir birim olması da çok önemli değildir. Önemli olan şudur: Allah’a kulluk sözü veren mü’min bir insanın, bu sözünde gevşeme anlamına gelebilecek bir meyil gösterip göstermediğidir. Damlaların göl oluşturduğu gibi kuruşlardan da haram bir servet, kulluğu hırpalayan bir yaşam tarzı oluşabilir.

Hırsın Dini Hırpaladığı Tutumlar:


a- Helal sınırlarında kalınmış olsa bile malın tek hedef haline gelmesi, ömrün en bereketli fırsatlarını sadece malla geçirme tutumu: Böyle bir tutum, önce nafile ibadetleri yok saymaya götürür. Farzlarla yetinen bir anlayışla yaşar bu tutumun sahibi. Nafilelerden tecrit edilmiş dini bir hayatın devamında farzların da ihmal edilmesi vardır.


Farzların ihmali de, mü’min olarak içi doldurulması gereken kavramlarımızın boş bırakılmasını getirir beraberinde. Meseleyi sadece namaz örneğinden anlamazsak daha geniş bir açıdan bakmış oluruz. Çünkü nafile ve farz kavramları sadece namaz için kullanılan kavramlar değildir. Mal hırsıyla kapanmış gözlerin kendi doğurduğu çocuklarını bile görmesi mümkün olmaz. Hassas bir örnek olarak, çocukları için mal kazandığını söyleyen, ama mal kazanma uğruna çocuklarıyla aylarca ilgilenemeyen bir aile reisini inceleyebiliriz. İddia, çocuklar ve aile üzerine kuruludur; ama en çok ihmal edilen ailedir, çocuklardır. Ailenin ihmaline gösterilecek mazeret de yine aile olur. Hedefle engelin aynı şeyler olması kör bir gidişin işaretidir.


Bu örneği hayatın başka alanlarına da taşıyabiliriz. Allah için iş yaparken Allah’ın hükümlerine ters düşülen ne varsa o burada iyi bir örnektir.


b- Haram sınırlarının yok sayılma tutumu: Mal sahibi olma hırsı önce kişinin sıhhatini ve dengesini yıpratır. Malı uğruna bedenini feda eder. Ardından haramlar kişinin gözünde hafifleşir. Bir haram iki haram diye açılan taviz kapısından haramların tümü geçmeye başlar. Bu sadece faiz haramıyla da kısıtlı kalmaz. Önce faiz veya başkasına ait haklar üzerine kazanma hırsıyla açılan kapıdan, malla direkt bağlantılı olmayan diğer haramlar da geçer.


Erkek kadın ilişkilerindeki haramlar hafifleşir, ibadetlerde gevşeme ve onu terk başlar, alkol bile mal kazanma uğruna taviz listesine girer. Neticede kişinin dini hırpalanmış olur ki temelde yatan mal hırsıdır. Hadisi şerifte buyrulduğu gibi mal üzerindeki bu hırs neticede kişiyi kan akıtmada sakınca görmeme seviyesine kadar indirebilir. Önceki ümmetlerin helakini hazırlayan nedenlerden biri de bu hırs olmuştur. (Müslim, Edeb, 15; 6519)


Müslüman’ın, böyle bir noktaya gelmeyi çok uzun bir süreç olarak düşünmesi ise tuzağa yakın olduğunun işareti olabilir. Haramlardan herhangi birini basit görmek, bir defalığına verilecek bir tavizin tehlikeli olmayacağını düşünmek önemli bir tehlike belirtisidir.


c- Makam ve şöhret hırsı mal hırsından daha tehlikelidir: Çünkü makam ve şöhret hırsının içinde mal da vardır. Her mal beraberinde makam ve şöhret getirmez; ama her şöhret ve makamın beraberinde mal olma ihtimali çok yüksektir. Müslüman’ın bir makama talip olması aslında yasak olan bir istek değildir. Müslüman da yönetici olabilir; hatta olmalıdır da. Yöneten olmak, sorumluluk almak Müslüman için bir tür ibadettir.


Makam ve şöhretin sakıncalı olması, Müslüman’ı Allah korkusundan uzaklaştırması, hakkı yerine oturtamamasındadır. Her makam bir sorumluluk getirmektedir. O sorumluluğun hakkı verildikten sonra ortada ne dine ne de Müslüman’a zarar olur. Ama ele geçirilen makamın kazandırdıkları elden gitmesin diye dinden taviz verilmeye başlandığında dini hırpalama devreye girer.


Kişi, tıpkı mal örneğinde olduğu gibi bir iki sözle başlayan tavizlerinin sonunda haramları, kuralları yok saymaya başlar. İşte bu noktada Müslüman, makam ve mevki hırsıyla dinine zarar vermiş olur ki bu zararı iki aç kurdun bir sürüye verdiği zarardan daha az olmayan zarar olur.


Sözü edilen bu makam, siyasi niteliği bulunan bir makam olabileceği gibi, ilmi bir makam da olabilir. Hatta dinle direkt bağlantılı bir makamın adı da bu iş için kullanılmış olabilir. Mesela bir fetva makamında kalabilmek için o makam dine zarar, makam sahibine yarar sağlama ölçüleriyle kullanılabilir. Bunun örnekleri ne yazık ki yakın tarihimizde pek çoktur.


Allah adına fetva veren, din öğreten bir Müslüman’ın, Allah’ın vereceği mükâfatı düşünerek hareket etmesi gerekirken, basit bir koltuğu ve basit bir maaşı gözünün önüne koyarak hareket etmesi bunun adıdır. O koltuk öyle birinin gözünde dinden değerli hale gelir. Haramların standardı değişir, olurlar olmaz, olmazlar olur hale gelir. İşte bu makam sahibinin o makam yüzünden dine verdiği zarar iki aç kurdun bir süreye daldığında verdiği zarardan aşağı kalmaz.

İlim adamlarının, fetva makamı sahiplerinin Allah’ın rızası dışında bir maksatla iş yapmalarının sonucu budur.


Makam ve şöhret hırsı sadece dine zarar vermekle da kalmaz. Kişinin ahirete ait zararları yanında şahsiyetini törpüleyen bir hastalığa neden olur. Çevresindeki ikiyüzlülerin geçici takdiri dışında asıl bağlı bulunduğu akrabasını ve din kardeşlerini kaybeder. Alkış alır, dua almaz. Hayatı fitneden fitneye sürüklenerek devam eder. Allah katında kendisine sevap olarak yazılmayan işleri yaparak ömrünü tüketir.


d- Dine ait mukaddesatın menfaat için kullanılması, dini içinden sömürmektir: Bir yolla dini muhtevalı bir görevi ifa edenlerin din üzerinden sömürü yapmaları ise tam anlamıyla dinin erimesidir. Hacdan kurbana, cenazeye kadar insanların dini duygularının sömürülmesi anlamına gelen tutumlar, dine zarar vermede iki aç kurdun bir sürüye verdiği zarardan aşağı kalmaz zarardır. Basit bir menfaat için insanların elindekilere tenezzül eden bir kişinin, makamı ne kadar yüksek olursa olsun o insanlara emri bilmaruf ve nehyi anilmünker yapması mümkün değildir.


Dini hizmetlerde bulunanların, bulundukları mevkileri geçim kaynağı gibi görmeleri, namaz kıldırmayı, ezan okumayı, tavaf ettirmeyi fabrika işçiliği gibi görmeleri büyük bir afettir. Allah’tan beklenecekleri kullarından beklemeleri, ebedi olanı bırakıp faniye tenezzül etmeleri onların akıbetini hazırladığı kadar dinin insanlar tarafından basit görülmesine de neden olmaktadır. Bu bir afettir. Dine hizmet ederken onu batırmak bu olsa gerekir. İnsanlara söylediği sözlerle tavırları arasında çelişki bulunan birinin dinine verebileceği zarardan başka ne olabilir?