Sebat Eden Kazanacak

e-Posta Yazdır PDF

Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdüli’llahi Rabbi’l âlemin ve sallallahu ve selleme âlâ seyyidina Muhammedin ve ala âlihi ve sahbihi ecmaîn.


Aziz Kardeşler,

Kitabımız Kur’an kıyamete kadar Allah’a iman edecek bütün nesillere yetecek örnekleri, kuralları, bilgileri vermiş bir kitaptır. Evet, Kur’an “Hacca gidin, Allah’ın insanlar üzerindeki haklarından biridir hac.” demiş ama bu sene hacca gideceklerin listesini vermemiştir. Evet, “Namaz kılmak Allah’ın size emridir.” demiştir ama “Namazın rükûsunda şöyle eğileceksin, onun için alacağın abdestte suyu şöyle dökeceksin.” dememiştir. İzahını Peygamber’ine bırakmıştır Allah Teâlâ. Ama anlayan için Kur’an’ımız her meselenin ipuçlarının bulunduğu bir kitaptır. Dikkatli bakan Kur’an’dan çok şey anlar. Yüzeysel bakan da sanki Kur’an görmemiş gibi yaşamaya mahkûm olur.

Tekrar ediyorum, Kur’an-ı Kerim’imiz her şeyin içinde bulunduğu bir kitaptır. Ama bu sene hacca gideceklerin, kurası çıkanların listesini de vermez. Orucu bozan şeylerin gıda dokümanını açıklamaz “Oruç tutun.” der. Peygamber aleyhisselama da kulak ver, ayrıntıları ondan anla diye.  


Kardeşler,

Bakara suresinin 246. ayetinden 252. ayetine kadar Allah Teâlâ, bugün mü’min olarak yaşamak isteyen, mü’min olarak ölmek isteyen, iman ettiği için yeryüzünde nasıl bir hayat yaşayacağını anlamak isteyen her mü’mine bir ipucu vermektedir. Bu hayatın iman etmekle ya da “İman ettim.” demekle herkesin cennet sebebi olmayacağını anlatan, hayat dediğimiz şeyin baştan sona kadar imtihan demek olduğunu anlatan muhteşem bir örnekle karşımızda durmaktadır. Ramazan-ı Şerif’te mukabele okuyarak veya hatimle teravih kılıp da bu ayetleri seri bir şekilde dinleyerek bu anlaşılmıyor olabilir. Ya da hatta tefsir dersine bile katılıp bu ayetleri tefsir dersi yapan birisinden dakikalarca dinleyip bir şey anlamıyor olabilir insan. Bu Kur’an’ın eksikliği ya da anlatma kabiliyetinin azlığından değil, bizim ilacı kullanmayı beceremeyişimizden kaynaklanıyor. 


Olay İsrailoğulları ile ilgili bir olay. Tâlût isimli bir zatın Allah için yaptığı bir cihatla ilgili bir ayrıntıyı anlatıyor. “Kur’an, İsrailoğulları’nın hatırat kitabı mı? Kur’an, İsrailoğulları diyerek kızına söyleyip gelinine mi işittiriyor yoksa hikâye mi anlattırıyor?” tarzında bir alt yapısı olmayan mü’min hikâye olarak dinler ama “Kur’an benim kitabımdır, ilk ayetinden son ayetine kadar Rabb’im bana bir şeyler söylemek istiyor.” diye düşünen mü’min kendisine ders çıkarır. Şu Bakara suresinin 246. ayetinden itibaren Rabb’imizin anlattığı şeyi tekrar özetleyerek bir anlatayım.


Mesele Musa aleyhisselamdan sonraki kuşaklar arasında cereyan ediyor, Kur’an bunu bize anlatıyor. Niye anlatıyor? Eh, onu vurgulamaya çalışıyorum. Bugünkü mü’mine kitap indirmiş Allah, bugünkü mü’min yaşasın bu kitapla diye dünkü olayı anlatıyor. Neden? Çünkü dünkü insanın ekmek ihtiyacı olduğu gibi bugünkü insanın da ekmek ihtiyacı var. Dünkü insanın oksijene ihtiyacı olduğu gibi bugünkü insanın da oksijene ihtiyacı var. Dünkü insanı şeytan nelerle aldatıyorduysa bugünkü insanı da aynı şeylerle ambalajını değiştirip aldatacak. Bütün dünyanın sorunları kadın, mal ve evlat üzerine kuruludur. Bu dünyada başka bir sorun yoktur aslında. Eskiden bu a, b versiyonlu bir sorundu; bugün de b, c versiyonudur. İnsanlar her hâlükârda dünü iyi anlarlarsa bugünü iyi yaşarlar. Dünü iyi anlayamayanlar, yani dünkü olayları o zamana ait zannedip bugün kendileri için Allah’tan başka bir imtihan çeşidi geleceğini zannedenler yanılmış oldukları için ancak ölümle gözlerini hakikate açmış olurlar ki iş işten geçmiş olur


Kardeşler,

Musa aleyhisselamdan sonra İsrailoğulları’nın içinde ciddi sorunlar oluştu. Bölündüler, parçalandılar, başkaları gelip onları ezdi, geçti, zulmettiler, zulüm gördüler, peygamberlerini öldürdüler. Tarihleri kabarık ve facialarla dolu bir millet. Şimdi bunlar mevcut peygamberlerine, o zamanki peygamberlerinden bir tanesine gidip demişler ki: “Şimdi biz filanca milletten çok zulüm görüyoruz, başımızda bir lider olsa da -Allah madem bizi kulu olarak seçti, bir lider tayin etsin bize- bu liderin etrafında biz de gidip hakkımızı arayalım.” Peygamberleri de onlara demiş ki: “Allah, Tâlût isimli bir delikanlıyı sizin lideriniz tayin etti.” Onun peşinden “Hadi çıkın bakalım.” dedi. Onlar böyle bir arzuda bulundular. “Çok siyasi baskılar altındayız, böyle bir baskı altında biz yaşayamıyoruz. Bize bir lider tayin et.” diye peygamberlerinden ricada bulundular. Peygamberleri de Tâlût isimli bir genci onların başına getirdi.


İlk itirazları çok kötü oldu. “Bu yakışıklı bir tip değil bir defa.” dediler. “Parası da yok, niye bunun peşinden gideceğiz?” dediler. Böylece asıl tıynetlerinin keyif üzerinde yaşamak, herhangi bir eziyete katlanmadan dünya ve ahireti kazanmak olduğu ortaya çıktı. Peygamberleri de -uzatmadan anlatalım- onlara: “Bunun peşinden gideceksiniz, bu size yeteri kadar kerametler gösterecek, siz bunun peşinden gidin.” dedi. Nihayetinde lütfedip Tâlût’u lider olarak kabul ettiler. Sonra da büyük bir ordu kurdu Tâlût. Bu bizim Mescid-i Aksa’dan Ürdün’e doğru olan bölgeye gelecekler. Bu Irak havzasında onlara baskınlar veren ve zayiata sebep olan bir devletle savaşacaklar şimdi.


İşte bin kişilik ordu kurdular, yani rakamlar net belli değil. Tahmini bir rakam olarak bin kişilik bir ordu kurdular. Tâlût onlarla yola çıktı işte. Güneşin altında yolculuk yapıyorlar. Günlerce kurak arazilerden yol aldılar. Nihayet Ürdün Nehri’ne doğru yaklaştıklarında Tâlût dedi ki: “Bakın arkadaşlar, biz susuz bir yoldan geliyoruz. Bu kuraklığımızın bize sıkıntı olduğunu Allah biliyor, biz de biliyoruz. Zaten kuraklıktan ve susuzluktan iyice çatladık. Ama önümüze bir nehir çıkacak, bu nehirden su içmeyeceksiniz. En fazla bir avuç su alıp içebilirsiniz. Eğer içerseniz bu oyun bozulur.” dedi. Onlar da: “He he.” dediler. Dereyi görünce de atladılar dereye. O bir avuç demişti, onlar bir kova anladılar. İçebildikleri kadar içtiler. Çok az bir grup, az, bin kişiydiler, yirmi otuz kişiye düştüler. Böyle kabul edelim. Yani binde beşe-ona kadar düştüler. Hepsi kovalarla su içtiler. Su içince de camışların su içip güneşin altında geğirdiği gibi “Kıpırdayamıyoruz Tâlût, kaldık burada.” dediler. Fıçı gibi oldu her biri.


“Su içenler bu tarafa geçsin.” dedi. Kur’an’dan okuyoruz. İkinci cüzün yirminci sahifesinde şu anlattıklarım. “Burada kalın siz.” dedi. “Şu beş-on kişi mi su içmediniz? Gelin benimle.” dedi. Kendisi de su içmedi ve yola devam ettiler. Düşmanlarıyla, Calut isimli düşmanlarıyla karşılaşınca da -hayâli bir şekilde yani yüz kişi kalmadılar- bin kişilik, beş bin kişilik orduyu perişan ettiler. Galip olarak geri döndüler ama zaferi beraberce kutladılar geri gelince. Su içenlerle içmeyenler.


Bu olayı Rabb’imiz Kur’an’da anlattıktan sonra: “Ey mü’minler! Bunu size şunun için örnek verdim.” demiyor. Tıpkı “Rabb’inizin sizin üzerinizde hac hakkı vardır, hacca gidin.” dediği gibi bunu da kapalı bir şekilde anlatıyor. Hacca gideceklerin listesini vermediği gibi “Bunun sonuçları da şöyledir.” de demiyor. Ama Kur’an ders kitabı olduğu için, mü’min bunu İsrailoğulları’nın bir hikâyesi olarak değil Allah için, mü’min olarak yaşayacak insanının temel sorunu olarak anlamak zorundadır.


Kim bütün kuraklığına ve içinin kavrulmasına rağmen önüne çıkan nehirlerden içmezse, sebat edip kazanırsa Rabb’inin imtihanını kazanır. Kim Allah için fedakârlıklara katlanabilirse onun Allah’tan zafer bekleme hakkı vardır. Hem hiçbir keyiften feragat etmeyeceksin hem klimanın altında olacaksın hem yemekler de zevküsefana uygun olacak, istediğin gibi de tatil yapacaksın ama çocukların da muttaki, ahlaklı, mücahit yetişecekler. Hem tatilden vazgeçemeyeceksin, tatile de gideceksin, geridebıraktığın çocuğa da “Kur’an ezberle sen ha!” diyeceksin. O seni tatilde bilecek, çocuk orada Kur’an ezberleyecek. Hem buradaki manzara daha güzel, bu ev daha iyi diye oturduğun semti terk edemeyeceksin hem de “Bu çocuk ahlaksızlığa bulaşmasın.” diyeceksin. Kim bir avuçtan fazla içmezse Tâlût’un ordusunda görev o alabilir.


Bizim bugünkü nehrimiz belki Ürdün Nehri değildir. Belki Tâlût’un ordusu değildir ama bunu alıp ölçü olarak kullandığımızda bu olayı (Şu Bakara suresinin 246 ile 252. ayetleri arasında Rabbimizin iki sahife anlattığı olay; Kur’an kaç sahifelik kitaptır bu iki sahifesi Kur’an’ın neredeyse üç yüzde biridir Kur’an’ın.) bizim önümüze örnek olarak konmuştur. Müslüman bir insan olarak alıp bundan kendi evimize, iş yerimize, hayatımıza, siyasi çalışmalarımıza, cihat anlayışımıza, dernekleşmeye/vakıflaşmaya, kooperatif kurup bir ev yapmak, üç tane daire yapmak için kooperatif bile kurarken bu manzaraya, şu Tâlût olayına yani “Bize bir adam getirin de o adamla Allah için biz iş yapalım.” diyen millete Allah adam gönderince onun tipine bakıp “Bu yakışıklı değil ya bunun arkasından gitmeyiz biz.” diyen tıynetin aslında insanoğlunun genetiğinden kopmadığını, herkesin aklında veya genlerinde böyle bir sıkıntının bulunacağını, yakışıklı liderin daha kolay seçim kazanacağını, yanında hanımıyla dolaşan, hanımını kuaföre götürdükten sonra kongreye gelenin daha kolay seçim kazanacağını, daha kolay kooperatif başkanı olacağını, insanoğlunun bu ayetlerden çıkarması lazım ki elimizde levhi mahfuzdan gelmiş, insan için indirilmiş Kur’an’dan istifade eden bir ümmet olalım.  


Eğer biz Kur’an’dan istifadeyi, ölülerimizi otomatik cennete göndermek için kargo ücreti olarak kullanıyorsak veya Ramazan-ı Şerifler’de Kur’an okumak sevaptır diye televizyon seyretmeye vakit bulamadığımız zamanlarda Kur’an okuyarak Kur’an’ı değerlendirdiğimizi zannediyorsak vay hâlimize! Elimizde Kur’an gibi bir kitap bulunduğu hâlde psikologlara gidip gelen, stresler içerisinde kavrulan bir nesil bunun için olduk zaten. Elinde Allah’ın devası var. Arştan gelmiş reçete var. Orada burada stresten, sıkıntıdan kavrulup giden bir nesil neden olduk bunun ayrıntısını Kur’an’dan, sadece bu örnekten bile çıkarabiliriz. 


Kardeşler,

Netice şudur: Biz ümmeti Muhammed’iz aleyhisselatu vesselam. İsrağiloğulları’ndan değiliz. Filan milletten değiliz ama insan olmamız ve Rabb’imizin cennetini isteyen, iman etmiş bir nesil olmamız bakımından İsrailoğulları’yla aynıyız. İnsanız. Onlara da Allah, imanın şartları olarak bunları gösterdi; bize de böyle gösterdi. Yani bizim cennet dediğimiz şey İsrailoğulları’ndan iman edenlerin gireceği cennettir. Onlarla aynı cennete gireceğiz. Onlarla imanımız aynı bizim. Aynı meleklere inanıyoruz. Aynı kadere inanıyoruz, aynı Allah’ın kullarıyız. Onlardan kâfir olanlar cehenneme girecek, bu Ümmet’ten de kâfir olanlar cehenneme girecekler. Dolayısıyla Kur’an onlara ait bir olayı anlatırken biz, “onların masalları” deyip geçiştiremeyiz. “Onlardan bize gösterilmiş örnekler” deriz. İşte, onlardan bize gösterilmiş örneklerden biri nedir? Çok büyük hedeflerin olduğu hâlde küçücük derelere takılıp kalma hastalığıdır.


Mü’min “Üç gün susuz kalsam da tıpkı Ramazan-ı Şerif’te, öğlende susadığım hâlde Rabb’im henüz iftar emri vermediği için ben orucumu bozamam.” diyebildiği gibi üç gün susuz da kalsa beş gün susuz da kalsa şu dereden su içmeyecek. Sadece avucunu doldurabildiği kadar ağzına su alacak, yoksa Allah’ın kurtuluş ordusu dediği ordunun adamı olamaz o. Aksi hâlde boğalar gibi, mandalar gibi suda iyice karnını şişirdikten sonra güneşin altında geviş getirmekten başka yapacağı başka bir şey yok onun. 


Bu husus kardeşler, illa Tâlût isimli birisinin çıkıp bizi buradan, İstanbul’dan hazırlayıp Kudüs’e kadar yürüyecek; Dicle’ye gelince, Fırat’a da gelince ”Sakın su içmeyeceksiniz buradan.” diyecek. Bu şekilde bir kopyalama yapmamız gerekmiyor. Her gün Allah bizi nehirlerin önüne çıkarıyor. Faiz önüne çıktığında o bir nehirdir. “Bundan yudumlamayacaksın.” diyor Allah. Kızın tam evlenme çağına gelmiş olduğu hâlde, erkeğin bin defa dikkatini çekecek çapta bir kız olduğu hâlde, üniversite fırsatı ona geldiğinde... Bir de Allah’ın hikmeti erkek çocuğu copla ders çalıştıramazsın, kız çocuğu da masadan kalkmaz ders çalışır. Ama kız çocuğunu iffetiyle okutturacağın bir yer yok. Erkek çocuğuna da yalvarır para verirsin gitmez. Bu işte(بنهرمبتليكم شربفمنمنه) “Önünüze nehir çıkacak, içmeyen gelecek. İçmeyen gelecek.” diyor ya Allah, ee sen hâlâ Ürdün Nehri’ni mi bekliyorsun? İşte nehir oydu! Nehir oydu, imtihan buydu. Bunu kazanabilen Rabb’inin yardımı ile yol alır. Onu artık ne siyonizm, ne komünizm, ne faşizm, ne kapitalizm çökertebilir bir daha.  


Ama eğer böyle bir imtihana hazır değilsen sen köyde iken şalvarlı, sakallı, allame dedesi, şöyle böyle idin; İstanbul’a geldiğinde ilk faiz fırsatında nehirden kovalarla su içip bir daha da onu idrar yoluyla atamayacağın için o faizle beraber yirmi sene önce köyün mollasıydın bugün banka müdürüsün. Bugün bankalar senden soruluyor. Dün, filanca haram yiyor, düğününde bira içti diye selam vermeyip köyünün önünden geçmiyordun. Allah’ın en büyük haramı, faiz senden soruluyor bugün. Neden? Çünkü Allah bir defa o dereden içip içmeyeceğine baktı senin. İstanbul’a ilk geldiğinde şöyle bir banka müdürüyle görüşmeyi bir kereliğine denedin ya, oydu işte o hastalık! Bir kere, her şey bir kere oluyor zaten. Ölüm de yedi kere insanın başına gelmiyor ki. “On yaşında bir öldü, on dokuz yaşında bir daha öldü, yirmi sekiz yaşında bir daha öldü.” deniyor mu? İman da böyle. Bir kere gidiyor zaten. Allah muhafaza buyursun. 


Bütün ümmeti Muhammed olarak şu Tâlût’un ordusuna katılıp katılmama sıkıntısında eriyen ve erimeyen olarak bütün ümmeti Muhammed, biz bu badireyle karşı karşıyayız. Filistin’deki mü’min kardeşimiz bir başka boyutuyla bu imtihanla karşı karşıya, filan yerdeki mü’min kardeşimiz de petrol kuyuları olduğu için o çeşit bir imtihanla karşı karşıya. Petrolü içecek mi, kullanacak mı? Allah bunu görmek istiyor. Buradaki mü’minin kızına güzellik vermiş, zekâ vermiş; onu öyle imtihan etmek istiyor. Bakalım kuaför görmeden meclise çıkamayacak çirkin kızına düşündüğü kapasite veya mantığı/geleceği, dünya güzeli kızı için de düşünebilecek mi? Yoksa çirkin kızını Kur’an kursuna Kur’an öğrenmeye, güzel kızını da doktor olmak üzere fakülteye mi savacak? Görmek ister Allah, görmek ister.


Allah önümüze ne nehirler çıkaracak. Sadece Tâlût’un yanındaki adamların önüne mi nehir çıkardı Allah? Kimin sabredebileceğini, kimin önüne nehir çıkınca midesine hâkim olup olamayacağını görmek istiyor Allah. Nehre daha on kilometre var. Ee, kaval çalmak kolay o zaman. Susamışken önüne nehir çıktığında kim delikanlı, kim “Allah bana yeter, Rabb’im beni kuraklıktan öldürmez.” diyecek, cesaretli kimdir bunu Allah görmek istiyor. Biliyor aslında kim bunu yapacak, yapmayacak da kıyamet günü kimsenin ağzında geveleyeceği bir mazeret olmasın istiyor Allah. Yoksa biz yaratılmadan binlerce sene önce sonumuzu biliyordu Allah. Biliyor. Neden? Olmamış şeyleri bilmektir Allah’ın bilgisi zaten. İnsan da olmuş şeyleri, gördüğü şeyleri biliyor. Allah’tır ki olmamış şeyler olacak olsa nasıl sonuçlanacak, onu biliyor Allah. Onun için bizim akıbetimizi, hangi derelerde yüzeceğimizi, hangi derelere de tenezzül etmeyeceğimizi Allah biliyor ama kıyamet günü çıkıp da “E, beni deneseydin belki de ben hiç sıkıntıya girmeyecektim.” dedirtmemek istiyor Allah. da “Çalışın peygamber görsün, bütün mü’minler görsün.” Kıyamet günü milyarlarca insanı huzuruna çağırdığında “Senin banka hesaplarında binlerce sekreterin imzası var.” desin Allah, kimsenin gıkı çıkmasın diye bu macera böyle yürüyor. Yoksa Allah her şeyi biliyor.   


Demek ki kardeşler, 

Rabb’imizin cennetinde onun cemalini göreceğimiz günler, bugün önüne çıkan derelere dalmayan, sabreden, sebat eden müminlerin ödülüdür. Her gördüğü dereye çullanan insan bu dünyada avans ala ala maaşından fazlasını almış olacağı için bir şey bırakmıyor ahirete. Sabreden mü’min, direnen mü’min, yılmayan mü’min ve ayakta durmayı becerebilen mü’min, Rabb’inin karşısına iyi kul olarak dikilecek bir mü’mindir.


Kardeşler, 

“Bütün dünya kurulduğundan beri yeryüzündeki sıkıntılar a,b,c,bir, yedi, sekiz diye sayılsa hepsinin ortalamasında üç sıkıntı vardır.” dedik. Yeryüzünde bir şehvet sıkıntısı var. Bu şehvet hep kadının üzerine yüklenir. Aslında kadın dünyasından bakıldığında da erkektir bu pencerenin adı. Ama teamül olmuştur. Sanki şehvet, cinsellik deyince kadın hep akla geliyor temel nokta kadın olduğu için. İffet, namus, ahlak kadının tacı olduğu için hep kadının üzerinden anılır.


Hani bazı malzemeler vardır... Filanca şeyi bakkaldan istiyorsun, “Şunu ver diyorsun.” Aslında dediğin, bir firmanın adı. Mesela mendil demiyorsun da o firmanın adını diyorsun. O kadar meşhur olmuş ki ilk defa o malzemeyi o çıkarmış, ondan sonra o markadan başka yüz tane marka bunu ürettiği hâlde sen, o diyerek onu çağırıyorsun gibi. Aslında kadın değil bu cinayetin sorumlusu. Ama kadın bu işin ana nüvesini oluşturduğu için, ilk hücre o olduğu için dünyadaki şehvet hep kadının üzerinden isimlendiriliyor. Mesela “kadın fitnesi” diyor hadis-i şerif, biraz sonra göreceğiz. Esasen şehvet fitnesi demek istiyor. Erkekte de var bu kadında da var. Ama erkek dünyaya saçılsa, reklamını yapsa, mesela bir araba lastiğinin kenarına erkeğin bedeni çırılçıplak konsa şoförler o lastikten bir daha almazlar. Ama kadının kolunu sadece reklam yapıp işte o lastiği kaldırıyor yapsa o lastikten bir daha bulunmaz, şoförler onu ararlar en iyi lastik diye. Yani cazibe kadının üzerinde var. Erkeğin üzerinde cazibe yok. Böyle yaratmış Allah Teâla. Bu nedenle hadisi şerifler, Kur’an ayetleri kadından bahsettiği zaman ortak noktamızın marka ismini söylediği için “kadın” diyor. Erkek de bu fitnede aynı sorumluluğu taşıyor.


Mesela Efendi’miz aleyhisselatu vesselam ne buyuruyor? “Benden sonra kadınlar gibi bir fitne, sorun bırakmadım size.” diyor. “Vay nasıl kadınları bu kadar…” Ya ne alakası var? On yaşından itibaren herhangi bir çocuk, kadın düşünmüyor mu bu dünyada? Eskiden on yaşından itibarendi, şimdi beş yaşından itibaren bir sevgili derdi olmayan var mı veya kadınlar kendilerini düşünmedikleri bir dakikaları var mı? Hayat kadının üzerinde dönüyor. 


Evet, yeryüzünde biz bin çeşit gıda yiyoruz ama “Niye burada, İstanbul’da çalışıyorsun?” dediğimizde “ekmek kavgası” diyoruz. Ekmekten başka bir şey yemiyor musun? Ne yersen ye adı ekmek bunun. Ekmek kavgası, ekmek kavgası… Bir ekmek tutturduk, gittik. Allah bilir bir haftadır ekmek yediği yok, pasta yiyor ama “ekmek” diyor. Sembol olmuş, simge hâline gelmiş. Kadın da bu demek. Yeryüzünde insanlığın Âdem aleyhisselamdan beri önüne çıkan nehirler -Tâlût’un nehirleri gibi- ayakta kalıp kalmayacağımızı Allah’ın test ettiği şeyler: 


1. Kadındır, 2. Paradır, 3. Evlattır. 

Parayı derken malı da kastediyoruz. Neyi kastediyoruz? Tarla, para demek. Para eden şey demek. Bu köyde hayvancılık üzerinden düşünülür, şehirde ev üzerinden düşünülür veya mesela şunu da örneklendirelim: İnsanlar filan seçime girebilmek, milletvekili olabilmek veya işte, devletin üst kademelerinde söz sahibi olabilmek için birbirini kırıyorlar. “Bu koltukta ne var kardeşim? Bunda oturan fazla mı yaşıyor?” demeye gerek yok. Herkes biliyor ki o koltuk da nihayetinde meşin kaplamalı bir şey. Evdeki koltuklar daha iyi üstelik. Ama o koltuğa oturunca paraya hükmediyorsun. İnsana hükmediyorsun, insan sana para getiriyor. Esasında mal var. Mala hükmeden ortam siyaset olunca siyaset değerli, mala hükmeden ortam mandıra olunca mandıra değerli. Çok bir şey değişmiyor. Bu nedenle “Yeryüzünde insanlığın Allah ile arasının açılmasına en büyük üç nedenden biri kadındır.” dedik. Kadınla neyi kastettiğimizi vurguladım. Hadisi şerifler kadın dediği için kadın dememiz gerekiyor. Maldır ve evlattır. Allah bir mü’mini kıyamet günü karşısına diktiğinde mü’min ya kadından dolayı sorun yaşayacak ya maldan dolayı sorun yaşayacak ya da evladından dolayı sorun yaşayacaktır.  


Binaenaleyh biz bu üç şeyi ve dünyayı sembolize eden bu üç değeri -yani dünya hayatını, ahireti cennet olarak kazanmamıza engel bir ortam hâline getiren bu üç şeyi; kadını, malı ve çocuğu- önümüze çıkan nehir olarak göreceğiz. Bol keseden cihat lafları yapıyordun, senin oğlun akil baliğ oldu, sakalı bitti. Senin on sene önceki edebiyatlarını nereye gömdün sen? Demek ki anne olmadan, baba olmadan edebiyat yapmak kolaymış. Ne zaman ana oluyorsun, baba oluyorsun, edebiyat dersine bile katılamıyorsun bırak edebiyat öğretmenliğini. Daha laf da anlamıyorsun, laf da konuşamıyorsun. Başkalarına kahramanlık edebiyatı yapabiliyorsun, kendi çocuğunun önünde gık edemiyorsun korktuğundan, acıdığından. Sebebi önemli değil ama insan mangalda kül bırakmaz, oğluna söyleyecek laf bulamaz. Düğünlerde İslami edebiyat konuşmak kolay. Senin kızın büyüdü, gel bir konuşma yapsana. Unuttu, ne diyeceğini unuttu. Çünkü insanoğlu önüne nehir çıkmadan kolay konuşur. “Geliyoruz! İsrailoğulları’nı, ezenleri ezeceğiz” falan. Orduyla karşılaşmadan dere bitirdi işlerini.


Aynı ortam kıyamete kadar farklı isimlerle, farklı alıntılarla bütün insanlığın karşısına çıkacak kardeşler. Çünkü Allah hiç kimseyi insan hakkı sonucu olarak “Şöyle bir gitsin zavallı, dünyada bir yaşasın.” diye buraya göndermedi. Mükellef olarak buraya geldik biz. Mükellef ne demek? Sorumlu demek. Hepimiz kuluz, kulluğumuz bize sorumluluk yüklemiştir. Dünya yaşama yeri değildir. İmtihan yeridir. Yaşanacak yer, havzı kevserin etrafıdır inşallah. Orada yaşayacağız. Buralar yaşanacak yerler değil aslında. Buradan kiralık yer bile tutmak doğru değil. Bırak sen kooperatif kuracaksın, bina yapacaksın! Hele tapulu yer hiç alınmaz buralardan. Buralar hem istimlak edilmiş yerler. Buraları Allah istimlak etmiş, dağıtacak, pamuk tarlası gibi dağıtacak Allah buraları. Buradan yer alınmaz. Ee, bir gün bir daha hiçbir insanın susamayacağı şekilde su içeceği havzı kevserin etrafında Muhammed aleyhisselamla, Ömer bin Hattab’la oturduğun gün mülk almaya değer yere gelmiş olacaksın. Dünyayı böyle tanımak lazım. Dünya budur ama Rabb’imiz “Bu imtihanı burada kazanacaksınız.” dedi bize.


Şuna dikkat ediniz kardeşler, yani Allah Teâlâ bizi tuzağa düşürmüyor. Allah şiddetle hem Kur’an’da hem de Peygamber aleyhisselam efendimizin hadisi şeriflerinde -çok dikkat ediniz- “Aman bölünmeyin ha bölünmeyin, bölünmeyin aman! Beraber olun.” diyor. Sonra da Kur’an’ı Kerim ev yülbisekumşiaa diyor. “Sizi parça parça da edebiliriz, hazır olun.” diyor. Neden? Çünkü Allah “Bölünmeyin.” diyor, neden diyor “Böleceğim ben sizi bölünmeyeceksiniz.” diyor. Ev yelbisekum şia. “Sizi parçalayacağız dikkat edin.” diyor. “Ya, baba-oğul beraberdik, evde iki mezhep olduk. Akrabalarda dört mezhep çıktı.” Siyasetten bölünürsün, etnik olarak bölünürsün, ahlakta farklı görüşler… Ya Allah “Bölünmeyin.” diyor. Niye “Bölünmeyin.” diyor? Böleceği için bölünmeyin diyor. “Önünüze nehir çıkaracağım, içmeyeceksiniz ondan.” diyor. Mantık bu. Şimdi biz şöyle diyemeyiz: “Mademki mal imtihandır bırak malı mülkü çeksin gitsin bu dünyadan, malsız kalalım.” Asla diyemezsin.


Enes ibni Malik radıyallahu anh Peygamber aleyhisselam efendimizi mutlu ettiği, sevindirdiği bir pozisyonda açmış ellerini “Rabb’im bu Enes’e çok mal ver, çok çocuk ver.” diye dua etmiş sevindirdiği için onu. Dua ederken başının belası olacak, cehennem olacak bir şeyi ona dua eder mi? Demek çok mal sahibi olmak, çok çocuk sahibi olmak bir kötülük değil. Mala çok tamah etmek, malı Allah’tan çok sevmek kötülük. Malın esiri olmak kötülük. Önüne nehir çıkacak, bir avuç suyunu alıp “Eyvallah!” deyip yoluna devam edeceksin, nehir sana sıkıntı vermeyecek. Kovayla su içersen, hortumu ağzına takar da patlayana kadar içersen eh o zaman helak olursun. Demek ki Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hiçbir şekilde ashabı kirama “Fakir kalın.” demedi. Bilakis ne dedi? “Aman aman dikkat edin fakirlik diye bir dert kalmayacak ha ben fakirlikten korkmuyorum, bilakis çok zengin olmanızdan korkuyorum. Dikkat edin dünya tatlıdır, yemyeşildir. Bu dünya size açıldığı zaman vay sizin hâlinize.” diye ashabı uyarmış. “Bakın dünya yeşildir, tatlıdır aman ha dikkat edin.”dedikten sonra da buyurmuş ki: “Gözünüzü açın, İsrailoğulları’nın ayağı kadın yüzünden kaydı dikkat edin.” Bize ne İsrailoğulları’ndan ya? Geçmiş, gitmiş lanetli bir millet. Yok, canım onlar da insandılar. İsrailoğulları demek hepsi namazsız, oruçsuz, zekâtsız, sarhoş demek değil. İçinden ibadet eden insanları da vardı. Dinliyorsunuzdur hele menkıbe kitaplarında: “Seksen sene şurada namaz kıldı, yetmiş sene hiç orucunu bozmadı...” Bu adamlar hep İsrailoğulları’nın adamları. Öyle dua ettiği zaman, duasına yok denmeyecek adamlar da varmış. İsrailoğulları binlerce senenin ümmeti. Binlerce sene binlerce peygamber geldi bunlara. Bu kadar çok uzun bir zamanda geniş bir coğrafyada yaşadılar. Dolayısıyla İsrailoğulları’nın hikâyesi bizim için çok basit değil.


Anlatıyor, “Size fakirlikten korkmuyorum.” diyor. Hadisi şerife dikkat edin şimdi. “Fakirlikten korkmuyorum.” diyor. Sahih hadisi şerif bu. Müslim’den naklediyorum. “Zengin olmanızdan korkuyorum. Dünya yeşildir, çok caziptir dikkat edin.” diyor. “Tatlıdır dünya. Ama Allah sizi imtihan etmek için karşınıza dünya nimetleri de çıkaracak. Ve dikkat edin İsrailoğulları’nın ayağı kadından kaydı.” diyor. Ne anlatıyordu, ne çıkardı ortaya? Demek ki dünya, fakirken sen seni bir kadınla baş başa mahkûm olmaya razı ediyor. Kimsenin kızına mızına baktığın yok zaten. Baksan ne olacak ki çul yok ayağında, ayakkabı yok. Dünya zenginleşmesi ortaya çıkınca şeytan malzeme bulduğu için kadını kışkırtacak, seni kovalattıracak. Mal gelince kadın çıldıracak. Kadın patlayacak. Tıpkı havalar soğuk gittiği için toprağın üzerindeki meyvelerin, bahçelerin hep böyle kupkuru ot gibi duruyor, sonra baharda birden güneş açıyor, yağmur yağdıktan sonra toprak kuduruyor. Yemyeşil oluyor her şey, çiçekler filan. Böyle bakmaya doyamıyorsun. Fakir fukara iken açlık çekerken takım elbisen mi var ne ile fors atacaksın? Köy meydanından geçmeye utanıyorsun zaten sen. Kadın da köy meydanından geçmek istemiyor, erkek de istemiyor. Yani “Zoraki köyden geçmesem, millet yırtık pantolonumu görmese...” diyorsun. Dünya coşunca, her şey bollaşınca şeytan kadını bir taraftan “Çık, çık, çık.” diye toprağın üzerine atıyor; erkeğe de bir taraftan “Bak ne kadar yeşil.” diyor. İsrailoğulları’na böyle yapmış. Canım Peygamber’im de benim, aynı tuzağa düşmesin Ümmet’i diye yalvarıp duruyor bize. “Aman dikkat edin, İsrailoğulları böyle kaydı.” diyor.


Demek ki kardeşler Allah sebat edenleri, ayakta durabilenleri istiyor ama şu da çok önemli bir nokta ki: Allah, ayakta durup duramayacağımızı test etmek için de ayağımızın altına karpuz kabuğu koyuyor bakayım kayacak mısın diye. Yani toprağın üstünde dimdik dur bakalım, duruyorsun. Kay bakalım kayacak mısın? Kayılmayacağı belli bir şey burada. Ayağının altına buz koyacaklar, karpuz kabuğu koyacaklar ki kayıp kaymadığın belli olsun. Dümdüz yolda yürürken kaymadın diye ödül mü verecekler sana? Karda yürü, buzda yürü ve kayma. Ee, kara çıkmayayım, buza çıkmayayım. Yok! Ekmek almaya çıkacaksın, camiye gideceksin. İlla karda yürümen lazım. Güneşte çarpılmadan güneşe yürüdüğünü görmek ister Allah,  karda da ayağın kaymadan yürüdüğünü görmek ister. Ne güneş olsun ne kar olsun! Mezarda var öyle yerler. Ayırttırabilirsin. Mezarda ne güneş var ne kar var. Mezarın üstünde iken kar var, güneş var, çamur var, yağmur var, çakıl var. Her türlü imtihana hazır olacaksın.


Rabb’imize imtihan edilmeye razı olduğumuz için iman ettik biz. Kimse çıkıp diyemez ki “Ben iman ettim ama sıkıntı istemem ha, gelmem ben öyle şeylere.” Öyle yok, öyle değil. Peygamberler bile bundan muaf tutulmadılar. Evlat acısı onlar da çekti. Görmüyor musun Nuh aleyhisselam nasıl gözyaşları akıtıyordu? İbrahim aleyhisselamı görmüyor musun babası için nasıl gözyaşı akıttı kardeşleri için? Onlar da aile sıkıntısı yaşadılar. Ashabı kiram da malla imtihan edildiler. Kadınla, erkekle herkes imtihan edildi. Hiç kimse Allah’tan muafiyet beklemesin.


Kardeşler,

Dedik ki şu yeryüzünde şeytan tarafından, bizim ayağımızın kayması için, sebatımızın engellenmesi için kullanılacak malzemeler ya şehvetimizdir ya maldır ya da evlattır, yani aile konusudur. Bütün bunlara karşı da Allah iki sigorta sistemi kurmuştur. Birincisi sabredeceksin, ikincisi de kendini ibadetsiz bırakmayacaksın. İbadetsiz kalmak demek, bahçeyi susuz bırakmak demek. Güneş kavurur, berbat eder seni. Sulamayı ihmal etmeyeceksin. Sabah namazı sulamak demektir. Ramazan’da oruç tutmak, bahçeni sulamak demektir. Haccetmek bu demektir. Kur’an okuyup zikir yapmak, Allah’ı anmak, ilim meclislerine katılmak yani ibadet olarak yapılan şeyler bahçeyi sulu tutmak demektir. Güneş ne kadar kavurursa kavursun, sen sabah namazında suladın mı bahçeni Allah’ın izniyle meyven de olur bahçen de kurumaz. Ama bir gün sulamayı unutunca o gün salatalıklar odun gibi oluyor ya hani bahçelerde. Bir gün sabah namazı kılmadı mı öyle oluyor işte insan. Bir gün sulamamış oluyorsun. Güneş elli dereceyi bulmuş, güneşte yürünmüyor. Ağaçlara bakıyorsun; yaprakları morarmış, dökülmeye başlamış. Ne oldu bu ağaca? Sulamıyorsun kaç gündür. Kaç sabah namazı kaçırdıysan o kadar yaprak döküldü senden demektir.


Ayak kaymasına karşı yani sebatı sağlama teminatı olarak iki silahımız vardır bizim: Biri sabırdır, Rabb’imiz sabrımızı isteyecek. Biri de kulluk için gerekli olan ibadetleri yerli yerinde yapmaktır. Sabır ne demek? Harama karşı sabredeceksin, sıkıntılara karşı sabredeceksin, küfrün tuğyanına karşı sabredeceksin. Kimse çıkıp da kıyamet günü  “Ya Rabb’i! Bilâl’i sen gönderdin, iki kırbaç yedi sabretti; ee, internet vardı bizim zamanımızda çok kötüydü ya Rabb’i. Hem de internet kablosuzdu, her yer doluydu ya Rabb’i. Onun için biz zinaya düştük. Yoksa bizim kötü niyetimiz yoktu.” Böyle mi diyeceğiz kıyamet günü? Bilâl’in Ebu Cehil’i vardı bizim de internetimiz var. Orada Ubey ibni Halef vardı melun, burada da medyası var. Bir şey olacak. Allah bir şeyle imtihan edecek.


Kıyamet günü diyebilir mi müşriklerden biri: “Ne yapalım ya Rabb’i Ebu Cehil çok güçlü adamdı, biz ondan korktuk onun için peygamberine iman edemedik.” Böyle diyemeyeceğin için, mü’min böyle diyemeyeceği için ashap döneminde, bu dönemde de çıkıp “Ne edeyim ya Rabb’i billboardlarda da kadın reklamı vardı. İnterneti açıyorsun bedava kadın. Ben de zinaya düştüm ne yapayım ya.” Öyle dersen çok iyi olur! Konuşma hakkı yok kimsenin kıyamet günü. Neden yok? Çünkü Allah “Nehirleri karşınıza çıkaracağım.” demişti, Kur’an’ın ikinci suresinde iki sayfa ayırmıştı. Allah, nasıl insanların önüne ırmaklar çıkarıyor susuz kaldıkları bir günde? Kimseye tuzak kurduğu yok Allah’ın. Hiç kimseye tuzak kurmuyor. Her şeyi açık seçik, planlı bir şekilde Allah yapıyor ve bu planını da kullarından gizlemiyor. “Çok üstü kapalı bir program olacak, savaş taktiği gereği açıklamıyorum; herkes hazır olsun.” demiyor. “Size şeytan başınızın belasıdır, demedim mi?” diyor Kur’an-ı Kerim. Kıyamet günü böyle diyeceğiz diyor.(الشيطانتعبدواالاادميابنياليكماعهدالم) “Ey ademin çocukları, bu şeytana aman dikkat edin, demedik mi size?” diyeceğiz, diyor AllahTeâlâ. “Babalarınızın hikâyelerini niye anlattık size? Niye Âdem’in cennetten çıkarılışını anlattık?” diyecek Allah Teâlâ. “Size evlat veriyoruz, çoluk çocuk veriyoruz ama bunlar fitnedir. Peygamberlerinin başına bile bela oldular dikkat edin ha.” dedim diyecek AllahTeâlâ.


Malı koyacak yerin yok, zekâtını verecek kimse bulamıyorsun, bu mal çokluğu da bir imtihandır. “Fakirlikten daha tehlikelidir, dedik.” diyecek AllahTeâlâ. Hiç kimseyiAllah, tuza düşürmüyor. Hiç kimse çıkıp da “Ya Rabb’i siyonizm’i bir bilsen ne bela bir şeydi, ah siyonizm çok kötüydü. Bizim zamanımızda adamlarda hem silah vardı hem medya ellerindeydi hem çok kötü istihbarat teşkilatları vardı onun için biz bataklığa düştük.” diyemez. Allah’ın her zaman yarattığı bir siyonizm vardır. Bu siyonizm hiç eksik olmadı. İsmi şimdi siyonizm oldu. Başka zaman da başka bir ismi vardı. Bu sebeple kardeşler hiç kimse Allah’ın huzuruna çıkıp da eften püften mazeret söyleyemez. “Çok tehlikeliydi bizim zamanımız.” Her zaman aynı tehlikeler var. Sabredenler ve bahçesini sulamayı unutmayanlar, sırayla düzenine uyup bahçesini sulayabilenler cennet meyvelerini yiyecekler. Ama şu gün şuradaki sulamayı unuttun, bugün misafirliğe gittiğin için bahçeyi bıraktın, eh herkes ettiğinin karşılığını bulacak.


Sadece bir örnek olması bakımından bir sahabinin hayatından alıntı yapmak istiyorum kardeşler. İsrailoğulları nasıl tuzağa düştüler? Nehirden nasıl kovalarla su içtiler? Bunu örnek verdik Musa aleyhisselamın ümmetinden. Bir de Muhammed aleyhisselamın Ümmet’inden, bir delikanlıdan örnek vereceğim. Beyhaki’nin Şuabu’l İman isimli hadis kitabından ki bu kitap, bundan tam 1100 sene önce yazılmış bir kitaptır. Yeni bir menkıbe kitabından, hikâye kitabından anlatmıyorum, hadis kitabından naklediyorum.


Ömer bin Hattab radıyallahu anh Abdullah ibni Huzafe isimli sahabiyi -Peygamber aleyhisselam döneminde genç bir çocukmuş, genç bir sahabiymiş- Rum diyarına göndermiş. Yani Medine’den bugünkü bu Anadolu topraklarına cihat etmek, oradaki insanları Allah’a davet etmek için göndermiş. Abdullah ibni Huzafe radıyallahu anh ve yanındakiler esir düşmüşler. Rum hükümdarı bunları esirler olarak önüne toplamış, bunlara demiş ki: “Hayatınızı kurtarmak istiyorsanız Muhammed’in dinini bırakın, gelin Hristiyan olun; kurtarayım sizi, affedeyim sizi.” demiş. Esirler işte kaç kişiyseler Abdullah ibni Huzafe de “Bize sadece canımızı değil şu Arap topraklarının krallığını versen biz Muhammed’i bırakmayız.” demiş, sallallahu aleyhi ve sellem. Hadis anlatıyorum arkadaşlar, hadis anlatıyorum, hikâye anlatmıyorum. Zaten biliyorsunuz hikâye biiznillah anlatmıyorum. Anlatırsam da bu hikâyedir, fıkra diye anlatırım diyorum. Ama hadis bu, Beyhaki’nin Şuabu’l İman isimli kitabından naklediyorum. Bu Rum hükümdarı bunun bu dik başlılığından rahatsız oluyor, “Bunu asın bir yere, ok yağmuruna tutun.” diyor. Asıyorlar, okçulara da diyor ki: “Ürkütün ama öldürmeyin bu adam bana canlı lazım.” Muhammed’in adamı çünkü. Diğerleri sahabi değil esirlerin. Bunu pes ettirecek, “Tamam senin dinine geçtik.” diyecek, oradaki yüz-iki yüz ne kadar Müslüman varsa onlar da “Sahabiden biri döndüyse biz de döneriz.” diyecekler. Sonra da öldürecek onları elbette. Adamın derdi “Muhammed’den adam çaldım.” demek. Din kavgası yapıyor adam.


Neticede ok bir sağına, bir soluna atıyorlar bakıyorlar ki bu ürkmüyor hiç. Sonra bu adamların hepsini yakmak üzere “Bir kazan kurun, ateş yakın, yağ dökün içine.” diyor. Yağı kaynatıyorlar, kaynatıyorlar. “Esirlerden iki kişiyi -işte sahabi olmayan iki kişiyi- atın bu kazanın içine.” diyor. Atar atmaz kemikleri kalıyor, gerisi eriyor ateşte. Hepsi görüyorlar bu manzarayı. “Dönüyor musun bizim dinimize?” diyor. “Yok!” diyor. “O zaman atın bunu.” diyor, “Bu kazana atın Abdullah ibni Huzafe radıyallahu anhı.” O da kazanın başına getiriliyor, elleri bağlı ağlamaya başlıyor. Hükümdar ya da kral “Aklı başına geldi.” diyor. “Tamam, döndün bize değil mi?” diyorlar. “Yok, dönmedim.” diyor. “Niye ağladın?” diyor. “Bildiğin gibi değil.” diyor. “Şimdi beni buraya atacaksın, yanacağım ben. Kısa bir zamanda yağ olup gideceğim, bir can bu. Bunu verdin gitti. İnsanın şöyle başındaki saç kadar canı olacak ki zevkle hepsini bu ateşe atacaksın. Bu fırsat bir defa geliyor insanın eline!” diyor.


Bakıyor ki deli. Bununla uğraşılmaz. Evet deli, insan canını kurtarır! Diyalog yap, bir şeyler yap işte kurtul! Tamamdır de, bir şeyler de. Radıyallahu anh. Yaa ayağının altındaki buza bak sen. Hâlbuki Kur’an, ruhsat verip diyor ki: “Öyle bir durumda -nitekim Ammar radıyallahu anh yaptı bunu- içinizdeki iman, kor ateşi dursun; tamam tamam dediğin doğrudur, de kurtul.” Ama bu Muhammed aleyhisselam görmüş. Sahabi bu. Sen İsrailoğlu mu zannettin, kovayla su içip de peygamberini yalnız bırakacak? Yoo öyle değil. Bunlar Muhammed aleyhisselamın medresesinden mezun olmuş mücahitler. Allah onlardan razı olsun.


Hükümdar bu delikanlılıktan hoşlanıyor, “Muhammed’in adamı, öp saçımı seni serbest bırakayım.” diyor. Yani bir jest yapacak şimdi. “Bir şartla senin saçını öperim. Bunların hepsini serbest bırakacaksın. Bütün arkadaşlarımı.” diyor. Kral da “Hepsini serbest bırakacağım.” diyor. Saçını öpüyor hükümdarın, onları serbest bırakıyor, Medine’ye geri geliyorlar. Ömer bin Hattab radıyallahu anha bu manzarayı anlattıklarında kalkıyor mescitte, “Müslümanlar! Her Müslüman’ın bu Abdullah’ın başını öpmesi gerekir. Bu öpülecek bir baş sahibi adam.” diyor. Kendisi de kalkıyor, Abdullah ibni Huzafe’nin başından öpüyor. Ashabı kiram da kucaklıyorlar, bağrına basıyorlar. Delikanlılık örneği. 


Kardeşler, 

Bunun adına işte “sabır” deniyor. Sabır bu. Kıvırmıyorsun, evirmiyorsun. Abdullah ibni Huzafe’nin karşısına çıkan şey hani bir diploma kavgası, memurlukta sürülme filan gibi basit bir şey değil. Kaynayan kazana atılma savaşı yapılıyor orada. Atılınca da yüzde elli yanarsın, yüzde elli yanıkla hastaneye kaldırırlar seni diye bir şey yok. Kaynıyor altında, odunlar ateşi kaynatıyor; atılınca kemiklerin kalacak, et gidecek ortadan. Ama Allah için tam yüz can verme fırsatıymış ki “Yazık, bir canım var.” diyor. 


Sabır... Allah onlardan razı olsun. İsrailoğulları’nın ödlek nesli, Muhammed aleyhisselamın yürekli nesli. Ve inşallah ümmeti Muhammed’den kıyamet sabahına kadar bu nesil yok olmayacaktır. Şimdi Abdullah ibni Huzafe’yi konuşuyoruz. Herkesin cevabı hazır. “Ya ashabı kiramdı onlar.” İyi, Said Nursi de mahkemeye çıktığında “Saçlarım sayısı kadar başım olsa, koparsanız taviz vermem bu dinden.” dedi. Elli senelik olay. Mahkeme tutanaklarında var. Abdullah ibni Huzafe radıyallahu anh hadi masal. Hadi, hadi. Önümüzde şimdi. Yarım asır geçmedi üzerinden. “Başımdaki saçlarım sayısı kadar başım olsa, koparsanız dönmem davamdan.” dedi. Mahkeme tutanaklarında var. Demek ki bu iman nesli, kıyamete kadar var. Ödlekler de bulunduğu gibi... Ödlekler de İsrailoğulları’ndan beri var. Her gördüğü dereye çullanan da var. Yüz sene yürüse de Allah izin vermedikçe iftar etmeyen yürekli mü’minler de var. Her iki örneği de Allah kıyamete kadar canlı tutuyor.  


Demek ki kardeşler, Rabb’imiz bizi imtihan edecek. Bu imtihanı da gizli saklı yapmıyor Allah. Bakalım ne çıkar bize kuradan? Yok. Ne çıkacağı belli, dere çıkacak önüne. Soğuk sular çıkacak. Kadın çıkacak, yakışıklı delikanlı çıkacak, Yusuf çıkacak önüne. Yusuf çıkacak. Kıyamete kadar hep çıkacak bunlar. Fırsat çıkacak. Bir senede, iki senede gurbetten geldiğin köyüne patron gibi dönme fırsatları çıkacak. Ama “Haram!” deyip kenara çekileceksin. Eh, Abdullah ibni Huzafe’nin nesli devam ediyor demek ki. Filan hoca izin veriyormuş, caizmiş bu diyecekler, “İşin içinde şüphe var ya kalsın çocuklarım ve ben kuru ekmekle idare ederiz.” diyeceksin. Al sana bir Abdullah ibni Huzafe işte. Senin başın öpülesi değil, yalanası bir mü’minsin sen o zaman. Bir genç kız, girdiği her imtihanla belki de ülkesinin en iyi puanlarını alacak kudrette olduğu hâlde “Rabb’imin rızası olmayan bir imtihana da girmem, onunla elde edeceğim fırsatları da ayağımla teperim.” diyor ya. Ayağı öpülecek bir kız o. Ayağı öpülecek biri.


Bir kız “Bu zekâmı ben Allah’ın kitabına harcayayım, başkaları da doktor olsun, doktor ben olmasam insanlık hastalıktan mı ölecek?” diyor ya... Subhanellah. Al sana Abdullah ibni Huzafe işte. O kaynayan bir kazan değil kaynayan bir ülkedeki bataklığa batmamış mü’min, mücahide bir hanım. Allah ondan razı olsun.  

Öyle her gördüğün fırsatı kaçırma, o Kadir gecesi de büyük bir dua töreni... Melekler seni bekliyorlar. Bekliyorlar ama nerede beklediklerini bilmiyorum. Bir yerde bekliyorlar melekler.  


Kardeşler,

İki korkuyu atmadıkça sabretmek mümkün değil: Birisi ecel korkusu, birisi de azınlık olma korkusudur. İnsanları bataklığa düşüren bu iki şeydir. Ecel korkusu, sanki o korkarsa daha fazla yaşayacak. Hani herkesin son saniyesi bile Allah’ın garantisindeydi? Niye Abdullah ibni Huzafe korkmadı? Niye mahkeme salonlarında çıkan o yiğit adam “Kıllarım sayısı kadar kafa koparsanız benden, size taviz vermem.” dedi?  


Kardeşler, 

Ecel korkusuyla, çoğunluk olmaya gerek var mı yok mu endişesini attın mı, tek kalmaya razı oldun mu “Ben bir kişi de olsam Rabb’im benimle ya, nasıl bir kişiyim ki ben? Benimle Allah var.” diyebilenin mağlubiyet şansı yoktur, o galiptir hep. Şunu hiç kimse zannetmemelidir. Yani İslami gelişmeler büyüdü, elhamdülillah okullarda Kur’an dersimiz var vesaire. Artık yüzde doksan beş hepimiz sakal bırakırız. Herkes çarşaf giyecek... Sakın böyle zannetmesin kimse. (الشكورعباديمنوقليل) Yeryüzünde Allah diyenler asla çoğunluk olmayacaklar. Kur’an’ın açık seçik ayetleri var arkadaşlar. En az altı-yedi tane ayet var ki Kur’an’da mü’minler hep azınlıktırlar, çoğunluk olmaz. Hiçbir zaman vurduğun her kürek altın olarak çıkmaz. Bir dağı kaldırırsın, bir kürek altın çıkar. Her doğanın mü’min olarak yaşayıp ölmesi söz konusu değil. Binde bir, milyonda bir rakamlarından söz ediyor aleyhisselatu vesselam efendimiz. Çok küçük rakamlar... Dolayısıyla mü’min olarak ölmek için sebat edip ayağı kaymadan, Allah’ın cennetine kadar nefes almadan yürümeye razı olanların kabul etmesi gereken iki şey vardır: 

1. Ben Rabb’imin yazdığı kadar yaşayacağım, beni doktorlar fazla yaşatamazlar. “Filan ottan yersen, şu ilacı yaparsan, filan ağacın kökünü yersen çok yaşarsın!” Çok beklersin sen öyle. Ağaç kökü yiyerek çok mu yaşanıyor? O zaman çok ağaç kökü yiyen tarla fareleri bir milyon sene yaşamaları lazım. Nerede kim bir ot bulursa bununla çok yaşarsın, diye kandırıyor bizi. Kimse bir saniye bizi fazla yaşatamaz. Rabb’imiz ne yazdıysa ebediyen odur kural.


2. Ve ikinci gerçek de kalabalık aramıyoruz, Allah’ı arıyoruz biz. Rabb’imizle berabersek biz, bütün insanlıktan daha kalabalığız. Değilsen Allah’la beraber, sen garipsin. Mezarda da yalnızsın, dünyadada yalnızsın. Çünkü paran kadar, malın kadar, forsun kadar arkadaşın var. Onlar gidince sıfırlanacaksın. Kimse selam vermeyecek sana. Ama Rabb’inle berabersen zenginken de fakirken de sefilken de sürünürken de Allah seninle ve kâinatın en kalabalığı, en büyüğüsün sen o zaman. Eceli ve kalabalık stresini atmayanlar, sabır nedir bilemezler. Sabır bilmeyen ibadetten lezzet alamaz, ibadetten lezzet alamayan da sebat etmekte zorlanır. Onun bahçesindeki yapraklar hep kurur. Bu sebeple bu Ümmette önceki ümmetlerde Rabb’imiz yarattığı her kulunu imtihan edecek, muhakkak önümüze nehirler çıkacak. Ama Dicle/Fırat/Ürdün Nehri diye aramasın kimse, evimizin içinden ne nehirler akıyor! Caminin içinden nehir geçer. Yürüdüğün yollar hep nehirdir. İş yerin koca bir nehir olarak akıyor zaten. Allah İsrailoğulları’nı denedi de bizi mi denemeyecek? Deneyecek elbette. Bu Ümmet’ten Abdullah ibni Huzafeler çıkacak. İnşallah kadınıyla, erkeğiyle, genciyle, ihtiyarıyla bu derelerden içmeden havzı kevserden içmeye gideceğiz.


Ve’l hamdüli’llahi rabbi’l âlemin.