Tarih Algımızı Yenilemek

e-Posta Yazdır PDF

Kur'an'ımızda geçen konuların, haber bültenlerindeki konular gibi tutulması şüphesiz kabullenebilir bir zafiyet değildir. Kur'an'ımız, bütün muhtevası ile mukaddestir ve bağlayıcıdır; böyle inanıyoruz, böyle amel ediyoruz. Cenneti cehennemi anlatan ayetlerde bulunan, doğrudan bize yönelik ikazlara verdiğimiz önem,  Kur'an'ımızın her ayeti için aynı derecede geçerli olmalıdır. Onun hikâyesi bildiğimiz hikâye değildir. Öğüdü sıradan bir öğüt değildir. Kur'an, iman kitabıdır ve her harfi iman edilme gerekliliği açısından aynı derecededir. Muhtevasından bir bölümünü diğerinden daha üstün tuttuğumuz Kur'an, elimizden zarar görmüş Kur'an olur.

Bizden önceki ümmetlere ait bilgileri Kur'an 'dan nasıl anladığımız üzerinde zihin yoracak olursak, Kur'an'ın belli konularını nasıl ikinci derecede konular durumuna getirmekte olduğumuz da anlaşılacaktır. En kolay örnek olarak Fil suresindeki konuyu ele alabiliriz. Pek çok Müslüman'ın sure olarak ezber bildiği, muhtevasını da çok küçük yaşlardan itibaren hikâye şeklinde dinlediği bir suredir Fil suresi. Bu sure ezberlenir, okunur... Peygamber aleyhisselam ile özdeş duruma gelmiş bir konuyu ihtiva etmektedir.

Kur'an'ımızın inişinden on dört asır sonra bugün Fil suresinden ne kalmıştır, şeklindeki bir soruya verilecek cevap, bu surenin çocukların bile ezbere bildiği, milyonlarca Müslüman'ın namazında okuduğu bir sure olması şeklinde gerçekleşecektir. Onca açık beyana rağmen bu surenin anlattığı olaydaki incelik unutulmuş gibidir. 'Kuşların yok ettiği filler' diye özetlenebilecek bir senaryoya kaydırılmış Fil suresinin, indiriliş maksadı yakalanamamış demektir. 'Kuşların yok ettiği filler' yerine, 'Allah'ın kudreti önünde zorluk yoktur. Çok basit zannedilen şeylerle gözümüzde büyüttüklerimizi dize getirmek Allah için kolaydır' mesajı alınamadıkça bu sure gerçekten okunmuyor demektir. Çocuklarımıza ezberlettiğimiz ya da hikâye olarak anlattığımız bu sureyi esasen unuttuk demektir. Bugün ve yarın, kıyamete kadar bütün mü'minler başları dara girdikçe, Kur'an'ın bütünü değil sadece Fil suresi ile dahi nerede ve neden bulunduklarını, akıbetin nasıl olabileceğini kestirmeli idiler. Kur'an'a iman etmenin gereği budur.

Örnekteki Fil suresinin çocuklara anlatılan bir hikâyeye dönüşmesi gibi bir durum haline getirilmesi, Kur'an'ın neredeyse her on sayfasından birinde geçen eski ümmetlere ait bilgilerin, bugünkü Müslümanlar için tefekkür edilecek öncelikli ve önemli bir konumu değerini yitirmiş olmasıdır. Yusuf aleyhisselam suresindeki olayları nasıl anladığı bir Müslüman için önemli bir göstergedir. Bir Nuh aleyhisselam olayı, bir Lut kavmi olayının ve benzeri bilgilerin kıyamete kadar okunacak bir kitabın en canlı konularından olamayışı ciddi bir göstergedir. Bu olayları unutulmuş hikâyelere dönüştürmüş toplumların, Allah ile savaşmak olarak öne çıkarılan faizi anlamalarını ve faiz bataklığına düşmemelerini nasıl bekleyebiliriz?


Kur'an'da unutulabilecek, zaman aşımına uğratılabilecek hiçbir konu yoktur. Her konusu üzerinden geçen binlerce yıla rağmen insana dair konuları ihtiva ettiği için insan var oldukça bilinmesi ve önemsenmesi gereken konular olarak bulunacaktır. 'Çocuklar için Kur'an hikâyeleri' olarak kaleme alınan eserler bu açıdan sakıncalıdır. Kur'an, küçük-büyük herkesin kitabıdır. İçinden bir veya birkaç âyeti, çocuklara tahsis edilebilir nitelikte tutulamaz. Bilakis Kur'an mükellef insanlara hitap ettiğine göre, âyetlerinden biri veya bir suresini çocuklar düzeyinde tutmak, Kitabımızı en azından anlayamamaktır.


Bugünkü olayları yorumlamada, haber bültenlerinden ve haber analizlerinden daha fazla Kur'an'ımızın bizden öncekilere dair bilgilerine yönelmemiz gerekmektedir. Olayların faillerinin ajanslarında hazırlanan haberler ve analizlerle dünya olaylarını ve gidişatı tahlil etmemiz başlı başına bir sıkıntıdır. Sineğin ürediği bataklıktan sineğe karşı tedbir üretmeye benzemektedir bu durum. Kur'an elimizdedir. Dünkü insana dair anlattıkları bugünkü insan için de ölçüdür. Mü'min olmazın gereği budur. Böyle inanmaya mecburuz.

Tarihten Daha Derin


Mü’minler olarak Nuh aleyhisselam tufanına, Lût aleyhisselamın kavminin helak edilişine bir tarih penceresinden bakamayız. Tarihten daha derin bir bakışla Kur’an’ımızın anlattığı olaylara bakmamız gerekmektedir. Tarih, Kur’an’ı da kuşatabilecek derinlikte ve nitelikte değildir. Kur’an ise tarihi, muhtevasının çok küçük bir noktası olarak kuşatabilecek niteliktedir. 


Yataklarına yattıkları bir gecenin sabahında başka bir âlemin insanları olarak sabahlayan, sabah vaktinde çıktıkları evlerine, kasabalarına bir daha dönemeyecekleri şekilde dünya üzerlerine yıkılan milletlerden söz etmektedir Kur’an.


Onların insan olarak ve yaşam tarzı olarak bizden farklılıkları yoktu. Aynı dünyayı, aynı bedenlerle paylaştık onlarla. Onlar da Allah’ın kendilerine gönderdiği peygamberlere verdikleri cevaplara, gösterdikleri tavırlara göre muamele gördüler.


Tapındıkları dünya başlarına çöktü. Ne dünyayı ne de inanmadıkları ahireti kazanabildiler. Onların bu durumunu bildiren ayetlerin bizdeki etkisi, bizi namaza davet eden ezanın etkisinden daha az olmamalıdır. Ezanın bizi çağırdığı ortam ile bu ayetlerin ikaz ettiği ortamın altyapısı aynıdır. Ezandan etkilendiği hâlde Semûd’u, Âd’ı anlatan ayetlerden etkilenmeyen için bir eksik anlama muhakkak vardır.


O milletlere ne oldu, akıbetlerini belirleyen süreç nasıl işledi?


Bu bilgi, bizim açımızdan önemlidir. Fil olayını, Peygamber aleyhisselamın doğum tarihine dair bir bilgi olarak görüp Allah’ın kudretini ve yeryüzündeki hükümranlığını tescil eden bir belge olarak görememek örneğinde olduğu gibi eski ümmetlere dair bilgileri tarih penceresinden baktığımız olaylara dönüştürürsek bundan akidemiz ve günlük hayatımız başta olmak üzere pek çok açıdan olumsuz bir etki altında kalırız. 


Allah’ı tanımama veya tanıyamamadan başlayacak bu olumsuzluk; haber bültenleri ile eriyip giden, Allah’ın dinini yeniden tek söz sahibi olmaya yakıştıramayan bir anlayışa sahip Müslümanlar olarak bilinmemiz şeklinde devam edecektir.

Abdesti ve namazı öğrenir gibi Semûd’u öğrenmemiz gerekmektedir. Abdest ve namaz, her gün birden çok kez karşımıza çıkan yönü ile zihnimizde kalsa da Semûd gerçeğinin zihnimize bir kere girip her gün zihnimizde kalması gerekmektedir. Zira Semûd, abdeste ve namaza iman sürekliliği katmaktadır. Camide namaz kılıp namazdan sonra camiye en yakın bankada faizli bir işleme girişebilen çelişkili mü’min örneğinin giderilmesi ve sokakta camideki kimliği ile yürüyen bir nesil yetiştirme mantığı ancak bununla idrak edilebilir.


Nedenler


Bugün, önceki ümmetlerden kendimize ders çıkarabilmek için onları, Kur’an’ımızın bize ders olarak göstermesine neden olan sebepleri de bilmemiz gerekmektedir. Bu sebepler arasında yaygın olarak bildiğimiz husus, peygamberlere iman etmemeleridir. Ancak peygamberlere iman etmemelerinin de kendilerine göre bir gerekçesi ya da o gerekçenin altını dolduran bir sosyal yapı vardı. Bunu tahlil etmememiz durumunda “Nasıl olsa biz iman ettik.” mantığı ile yol almaya devam ederiz. Altımızın oyulduğunu fark etmeden helak edici sebeplerle iç içe yaşamanın sonucu olarak o azaplardan biri bizi bulabilir.


Şirk ve küfür yani Allah’ı tanımamak en önemli nedendir.


Bu suçun bizzat kendisi veya buna zemin hazırlayan diğer suçlar, helakin davetiyesi olmuştur.


İnsanlara zulmetmeleri, bir grubun ezici üstünlüğünün hissedildiği ve güçlünün haklı olduğu yaşam bir tarzına sahip olmaları sebeplerin başını çeken başlıklardan biridir.


Allah’ın yasak ettiği işlerin yapılması ve o işleri yapanlara kimsenin ses çıkarmaması yani günahların bir hak gibi telakki edilmesi de ağır suçlar arasındadır. Kibir, gurur da bunun yağı, peyniri gibi olmuştur.


Dinde aşırılık, dine ilaveler yapabilme cüreti ağır suçlardan ve azap çekicilerdendir.


Nimet nankörlüğü, dünya nimetlerinde yarışma hastalığı da dikkatlerden kaçmaması gereken sebeplerdendir.