Farz Et Başka Farz Başka!

e-Posta Yazdır PDF

Allah Teâlâ ile kulluk bağımız olan imanımız, yaratılmışın Yaratan’a karşı yönelişini temsil etmektedir. İmanın olmadığı bir yerde insanlığın içinin dolu olmasından söz edilemez. İnsanı insan yapan imanıdır. Kur’an’ımıza göre imandan ötesi, hayvandan aşağı kalan seviyelerdir.


İmanı, sayılı kelimeleri tekrarlama, bu tekrarı benimseme olarak anlamamız da mümkün değildir. İman basit bir itiraftan ibaret olamaz. İman, uyku gibi iradenin yok olduğu anları bile şekillendiren, hayatı ekseninde döndüren bir eylemdir.

Böyle olmayan inanışları biz ‘iman’ olarak adlandırmış olabiliriz. Beğenip inandığımız şeyler sayesinde inanan mü’min olduğumuzu düşünebiliriz. Önemli olan, iman etmemiz ve imanın hakkını vermemiz için yaratan Rabbimizin bizi nasıl gördüğü, imanımız hakkında ne hükmedeceğidir.


İman etmeden, hayatta kalmanın anlamı olmayacağı kesin bir hakikattir. Hayat imana göre şekillenmelidir.

Hayatın imana göre şekillenmesi ise insan olarak ortaya koyduğumuz bütün tavırların, eylemlerin ve düşüncelerin, iman bağıyla bağlandığımız Rabbimizin iradesine ve emirlerine uygun olmasıyla mümkün olmaktadır.


Fıkıh kitaplarında öğrendiğimiz, vaazlarda dinlediğimiz farz, vacip, sünnet, haram, mekruh gibi kavramlar bunu yansıtır. Yaptığımız işin, Rabbimiz tarafından nasıl görüldüğünü, neyi yapmamızın bize neye mal olacağını gösterir.


Yaptığımız bir işin hükmünün farz olması, sünnet olması, haram veya mekruh olması, o işin Rabbimizle bizim aramızdaki bağımız olan imanımız açısından nereye oturduğunu, iman şemasının hangi noktasında durduğunu anlatan ifadelerdir. Her bir ifadenin kendi içinde de önemli bir açılımı vardır elbette.


Mesela farz ifadesi, Allah Teâlâ’nın bize kesinlikle emrettiği işlerin adıdır. Haram, bunun tam tersi, Allah’ın kesinlikle bize yasakladığı şeylerin adı olmaktadır.


Sünnet, peygamberin hatırı kalmasın diye yapılan işlerin adı değildir. Sünnet de Allah emrettiği için yapılan işlerin adıdır. Şu kadar ki, farzları yapmamızdaki emredişinde esneme payı yokken, sünnetleri emrederken yapmamız konusunda bizi daha esnek bırakmış, onları bir yarış ve kalite konusu olarak önümüze koymuştur. Benzer sözleri, haram ve mekruh için de söylememiz mümkündür.


Allah Teâlâ bizi farklı kabiliyet ve imkânlarla yarattığı için, herkese kırk iki numara ayakkabı verir gibi bir emir ve yasak listesi de vermedi. Herkesin ortak olduğu alanların yanında yeteneklerin ortaya çıkacağı türden emirler, kurallar da koymuştur.

Farzların kifai veya ayni taksiminde bu hassasiyeti görürüz. İman, namaz ve Kur’an tilaveti ile daraltılamayacak kadar geniştir. Camilerin ihyasından kâinatın imarına kadar pek çok sorumluluk alanımız vardır.


Rızıklarımız gibi yeteneklerimiz de farklılık gösterir. Herkes becerebildiğini ortaya koyarak bir iş becermiş olacaktır. Bu bir anlamda da Allah için yapılacak işlerin alanını genişletmektedir. Kimsenin yapılacak bir iş bulamama gibi bir özrü yoktur aslında.


Bu ise rahmetin ta kendisidir. Herkes yaratıldığı ve yönlendirildiğine yürüdüğünde yolda izdiham olmayacak, sistem aksamayacaktır. Kendimizi yetersiz ve hor görmemiz doğru değildir.


Farz Bilgisi


Farz, bir işin yapılması konusunda Allah Teâlâ’nın bizden isteğinin kesin olmasını yansıtır. Eğer bu iş bir yasaklama türünden emir ise onun adı haramdır. Farz olan işlerin yapılması, imanın tahakkukunun en üst noktalarında durur.


Farzların ihmal edilmesi, iman dairesinin dışına çıkarmıyor ise de mü’min olmakla ters düşen bir noktaya kaymaya neden olmaktadır.


Farzların inkâr edilmesi ise, dinden çıkmak gibi bir tehlikeyi göze almak anlamına gelmektedir.


Farzlar iki ana bölüme ayrılmaktadır.


Farz-ı ayın:    Mü’min olan herkesin yapması emredilen işlerdir.


Farz-ı kifaye:     Allah Teâlâ’nın mü’minlere topluca emrettiği işlerdir.


Farz-ı kifaye olan işler için önemli olan o işin yerine getirilmiş olmasıdır. Yerine getiren kim olursa olsun, görev talebi kalkmış olur. 


Yerine getirilmemesi durumunda ise emir bütün mü’minlere yönelik olduğu için sorumluluk herkesin omzunda aynı oranda kalacaktır. Bütün fıkıh kitaplarında verilen en yaygın örneklerden biri olarak cenaze namazı ve görevlerini ele alabiliriz.


Ölen bir mü’minin ardından cenazesiyle ilgilenilmesi, Al lah’ın sağ olan bütün mü’minlere emridir. Bir mü’min öldüğünde, cenazesi ile ilgilenilip, mezara defnedilirse, bu işi kim yaparsa yapsın görev yerini bulmuş olur; kimseden hesap sorulmaz.


İlgilenen kimse bulunmazsa o zaman o cenazeye ulaşması mümkün olan herkes, ‘mü’minin cenazesiyle ilgilenmeme suç’uyla suçlanmış olur.

Sabah namazıyla cenaze namazı arasında, ikisi de Allah’ın emretmiş olduğu bir ibadet olmalarına rağmen, hüküm açısından bu fark vardır. Mü’minler neyin aynî neyin de kifaî farz olduğunu bilmek zorundadırlar.


Bu ayrımı şu şekilde anlamamız da mümkündür: Farzların birinde, mü’minin o işi yapması istenirken, diğerinde işin yapılması istenmektedir. 


Sünnetler arasında da böyle bir ayrım yapılabilir.


Görevlerde Ayar


Allah’ın haram ettiklerinden kaçınmak en öncelikli görevdir. Buna biz farzlarının yerine getirilmesi olarak da isim verebiliriz.


Hiçbir işi farzların önüne geçiremeyiz. Farzlar da kendi içlerinde bir sıralamaya tabi tutulabilir. İslam’ın ilk dört temelini oluşturan farzların önceliği ile asla oynanamaz.


Daha sonra farzların ayni veya kifai olmaları gelir. Ayni olan farzlar önceliklidir. Mesela mü’min için toplumsal bir görev, anne hizmetinden sonra gelir. Çünkü anneye hizmet farz-ı ayındır.

Toplumsal bir görev, ferdi göreve tercih edilir. Farz vacibe, vacip sünnete tercih edilir.


Tabii olarak cihad, ferdi ibadetlere tercih edilecektir. Zira ferdi ibadetlerin eda edilebilmesi de cihadın ikame edilmesine bağlıdır.


Farzların birbirine kırdırılması olarak anlaşılabilecek uygulamalar yanlıştır. Nafilelerin abartılması olarak yorumlanabilecek tutumlar da yanlıştır.


Kendisine Cuma namazı farz olan bir mü’min, Cuma saatinde bir cüz Kur’an okumaya karar verdiğinde, iyi bir işi yanlış zamanda yapmaktadır. Uyarıldığında da kendisini uyaranları Kur’an düşmanı olarak algılaması onun ikinci hatası olur. Neyi ne zaman yapacağını bilemeyen mü’minin öğreneceği çok şey vardır.


Farz-ı Kifaye Örnekleri


Ezan, topluluk hâlinde iken selam, selama cevap, hapşırana dua etmek örnek olarak ele alınabilir. Farzların kifaye olan bölümünde dikkat edilecek nokta şudur: Allah Teâlâ, İslam’ın sistem olarak işlemesini sağlayacak kuralları genellikle ‘farz-i kifaye’ler bölümüne koymuştur.


İslam’ın fertler açısından yaşanması kadar, o fertlerin dinlerini yaşayabilmeleri için elzem olan sistemin işleyişini de bu farzlar sağlamaktadır. Mü’minlerin bencil bir din anlayışları karşısında en önemli sigorta farz-ı kifayelerdir.

Mü’minlerin yaşadığı toplumda, gerekli olanların temin edilmesi ve zararların giderilmesi ancak dinin topluca yaşam garantisi altına alınmasıyla mümkün olmaktadır.


İnsanların namazlarını kılıp, cehenneme karşı kendilerini kurtarmaları şeklinde anlaşılabilecek bir din, ‘âlemlere rahmet olarak gelen’ bir peygamberin dini değildir.


Böyle bir anlayış dinin asla sığmayacağı kalıplara sokulmasını doğurur. İnsanların dinleri hakkında böyle yanlış bir düşünceye kapılmış olmaları, gerçeği yansıtmamaktadır.


Farz-ı kifayeler bakımından dinimizin ahkâmı ele alındığında şu incelik çok dikkat çekicidir:

Farz-ı kifayeler, mü’min toplumunun yükümlü olduğu, bir grubun yapmasıyla gerisinden sorumluluğun kalktığı emirlerdir. Topluma yüklenmiş bu sorumluluk bir veya iki şahsın omzunda da kalabilir. O zaman adı farz-ı kifaye olarak kalmaz, direk farz-ı ayın hükmü taşır. Örnek olarak mü’min toplumun doktor ihtiyacını karşılama yükümlülüğünü ele alabiliriz.


İnsanların doktor ihtiyacını karşılamak toplum olarak mü’minlerin görevidir. Her ihtisastan bir doktorun bulunması bu yükümlülükten kurtarır. Ancak kimsenin ilgilenmemesi hâlinde herkes mesela dâhiliyecinin bulunmamasından mesul duruma düşer. Çünkü bu durumda bu emir farz-ı kifayelikten aynilik durumuna geçmiştir.


Veya bir şehirde tek bir dâhiliyecinin bulunması hâlinde, o kişinin mesleğini ücret mukabilinde de olsa icra etmesi artık farz-ı kifaye değildir. Tek kaldığı sürece onun insanlara tıp hizmeti vermesi, sabah namazı ile aynı statüdedir. Biz bu ayrıntıda İslam’ın hayatı düzenleyen kurallarındaki inceliğini görebiliriz.