Ashab-ı Kiram İmanımızla İlgilidir

e-Posta Yazdır PDF

Allah Teâlâ, kendisinin dilediği bir zaman ve mekânda, dilediği bir şekilde ilk insanı yarattı. Sonra ona kendinden bir eş yarattı. İlk insanı ve eşini dilediği bir şekilde imtihan etti. İmtihanın akıbetini dilediği bir şekilde cezalandırdı: İnsan dünyaya sürüldü. İnsanın dünyaya sürülmesi, onun imtihan alanı dışında olduğundan değildi. Bilakis, asıl imtihan sürecine dünyada girmişti.


Allah Teâlâ, insan nevini kendisine kulluk için yarattı. Kulluk için gerekli ortamı da takdir buyurdu. İlk insandan son insana kadar yürüyecek bir planı Levhimahfuz’da yazdı. O plan gereği olarak hak-batıl, iyi-kötü, insan-şeytan yaratıldı. Peygamberler gönderildi.


İlk insan ve ilk Peygamber olan Âdem aleyhisselam, bu planın ilk uygulayıcısı oldu. Ondan sonraki her Peygamber, emaneti alıp, bir sonrakine taşıdı. Sonunda da Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme, son kişi olarak emanet teslim edildi. Birinci emanetçi ile son emanetçinin taşıdıkları temelde aynı şeydi.


Allah Teâlâ’nın planı, önce bir meleğe, o melekten seçilmiş olan peygambere, peygamberden de mükellef tutulacak insana aktarılacak şekilde tatbik edildi. Peygamberler kusursuz bir şekilde emanetin hakkını verdiler. Görevini aksatan olmadı. İnsanîlik sınırlarını zorlayacak şeylere tahammül ettiler; ama görevlerini aksatmadılar.


Emaneti peygamberlerden yüklenenlerde ise aynı vefa görülmedi. Her şeyden önce pek çok nebi, kendisinden o emaneti yüklenebilecek insan bulamadı. Ya tek kaldı vya bir iki kişiyle yoluna devam etti. Emaneti devredebilecek, devrettikten sonra kaldırabilecek insanlar bulamadıkları için, onlar gittikten sonra emanet tamamen unutuldu ya da emanet üzerinde tahrif yapıldı. Aslı korunamadığı için de Allah Teâlâ, yeni bir nebi ile yenilenmiş şeklini gönderdi. Elbette bu da planın içinde bilinen bir bölümdü.

Yeri, zamanı ve şekli belirleyen Allah Teâlâ’dır. Peygamberler ve melekler dâhil kimsenin müdahalesi olmayan bir durumdan söz ediyoruz.


Peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemde durum böyle olmadı. Ondan önceki peygamberler, bir sonrakiyle devam eden zincirin halkalarından bir halka olarak geliyorlardı. Onda ise zincir tamamlanmıştı. Ne yeni bir nebi ne de yeni bir kitap gelecekti. Gelen nebi de kitap da sondu. Bu da gelen nebinin ve mirasının son insana kadar korunması zorunluluğunu getiriyordu.


İnsan iman ve ibadetle mükelleftir.


İnsanın neye iman edip, hangi ibadeti yapacağını da bizzat Allah Teâlâ tayin etmiştir.


Tayin buyurduğu usul ve şartları da, kendisinin seçip gönderdiği peygamberleri vasıtasıyla bildirmiştir.


Son insana kadar, imtihan süreci devam edeceğine göre, usul ve şartları öğreten peygamberin ve o peygambere ait dokümanın son insana kadar muhafaza edilmiş olması gerekmektedir ki, ortadaki bir insanla en son insan aynı imkânlar ve şartlarla kıyamet sahnesinde yerini almış bulunsun.

Son Peygamber olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, fani olma özelliğinden korunmuş değildi. Bir dönem yaşadı ve vefat etti. Ama peygamberliği onun gibi fani değildi. Allah’ın kulları için indirdiği kitabı olan Kur’an’ı kıyamete kalacak son kitaptı. O tahriften ve imha edilmekten korunacaktı. Korumayı da Allah Teâlâ taahhüt etmişti.


Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, cahiliyenin içinde batıp gitmiş bir kitleye Peygamber olarak gönderildi. Gönderildiği millet okuma yazma bilmiyor, vahşetin en ağırını irtikâp ediyordu. Sahipsizdiler.


Aralarında yirmi üç yıl kaldı. Onlardan mükemmel bir nesil yetiştirdi. Yetiştirdiği nesli Kur’an övdü. Onların hakkında yüzlerce hadis irat etti. Onların bulunduğu bir ortamda Veda hutbesini irat etti. Cahiliye     bataklıklarında sürünen insanlardan, meleklerle yarışan, meleklerin selam gönderdiği insanlar yetiştirdi.


Onlar da bulundukları nimetin kıymetini      bildiler. Resûlullah sallallahu aleyhi ve            sellemden gördüklerini aldılar, aldıklarını sonrakilere ulaştırdılar. Her biri kendisini nübüvvet emanetinin tek taşıyıcısı gibi gördü. Büyük bir heyecanla, beş asırda yapılamaz hamleyi elli yıla sığdırdılar. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin onları kısa bir zamanda, yirmi üç yılda yetiştirmesi gibi onlar da çok kısa bir zamanda Kur’an’ı hem kavradılar hem de yaydılar. Hiçbir peygambere ümmetinin göstermediği sadakati, peygamberlerine gösterdiler.


Onların himmetleri sayesinde Allah’ın dini kıtalara yayıldı. Elleriyle, dilleriyle, mallarıyla çalıştılar. Yılmadılar, korkmadılar.


Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin arkadaşları anlamında ‘sahabiler’ olarak anılan bu     insanlar, insanlık sinirleri alınmış, melekleştikleri için çok iyi işler yapmış kimseler değillerdi. Onlar da insandılar. Yeme içme ihtiyaçları vardı. Evlendiler, bahçelerinde, işlerinde çalıştılar. Fakiri oldu, zengini oldu. Ama onlar, kadınıyla erkeğiyle hatta çocuğuyla, bütün ümmetlerden farklı ve üstün bir tavır sahibi olarak tarihe geçtiler.


İnsan oldukları için hatalar da yaptılar. Uygun olmayana tevessül ettiler. O halleriyle bile en zirvede, en sadık, en çalışkan, hizmeti en çok geçen nesil özelliğini kaybetmediler. Onlar kadar Müslüman yetiştiren olmadı. Onlar kadar cihad eden olmadı. Onlar kadar doğuran, doğurduğunu büyüten olmadı. En samimi ibadetleri onlar yaptı. Kur’an okurken en çok kendinden geçip, okuduğunu hazmeden onlar kadar kimse olamadı.


Allah Teâlâ’nın onları övdüğü kadar övdüğü nesil olmadı. Onlar nesillerin en hayırlısıdırlar. Onlar öyle hayırlı bir nesildir ki, onları gören nesil bile onlar sayesinde hayırlı sayılmıştır. Adeta hayır, onlara yaklaşıldıkça artmış, onlardan uzaklaşıldıkça da azalmıştır.


Onları sevmek iman alameti, onlara buğuz etmek de nifak alameti sayılmıştır.


Kur’an onların emekleriyle kitaplaştı, çağlara taşındı. Haccımız, ramazanımız, kurbanımız, bize ait ne varsa, onların öğrenip öğrettiği şeyler arasındadır. Onlar, üzerinde oturduğumuz binanın temeli gibi durdular. Allah onlardan razı olsun.