Tarihi Okumak

e-Posta Yazdır PDF

Ümmet olarak, varlığımızı ilan ettiğimiz gün olan Hira inişinden beri sıradan bir kitle olmayı aşmış bulunuyoruz. Sıradan bir kitle olmanın ötesine geçince de, sıra üstü olaylar ve sıkıntılar bizimle oldu. Dertlerle boğuştuk. Yoğunluğunu ancak asırlar sonra takdir edebildiğimiz olaylar içinde bulduk kendimizi. Mekke günlerinde iman edenler, müstakil şahıslar olarak sıkıntı gördüler. Hicretle beraber de bir bütün olarak görüldüğümüz için bütünleşmiş gruplar geldi üzerimize. Başta Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem olmak üzere, her iman eden kişi, sıra dışı olayların baskısını kendi üzerinde hissetti.


Bu olayların bir liste hâlinde önümüzde durmasının bize bir yararı olmayacaktır elbette. Kim ne kadar işkence görmüş, hangi olay neden ve nasıl cereyan etmiş gibi bilgiler bize yararı olan bilgiler değildir. Bunun yerine, Allah Teâlâ'nın "insanlık için çıkardığı hayırlı ümmet" olan ümmetimizin bu olaylarla neden karşılaştığının idrak edilmesi gerekmektedir. Bilhassa kulluk kalitesi arttıkça mü'min insanların sıkıntılarının da artmasını iyi anlamamız şarttır. En iyi kul, Allah'a en yakın insan olan Peygamber aleyhisselam efendimiz dâhil, müminlerin emredildikleri kulluğun gereklerini yapmaya fırsat bulamayacak kadar yoğun bir baskı görmeleri, onları çevreleyen cenderenin neredeyse hiç kalkmadığı gerçeği, üzerinde iyi düşünülmesi gereken önemli gerçeklerdir.

Medine döneminden itibaren ümmet olmanın siyasi tablosu oluşturulduğu için, sıkıntılar da kitlesel ve kurumsal boyuta gelmiştir. İlk sıkıntı, Uhud yarasıdır. Yetmiş sahabi şehit olmuş, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin dişi kırılmış, pek çok sahabi yaralanmıştır. Bunlardan daha da ağırı, Uhud yarasının Bedir Gazvesi'nin ardından gelmiş olmasıdır. Bedir, muhteşem bir zaferdi. Meleklerin yardımının izlenebildiği o muhteşem zaferin ardından Uhud yarasının açılması, ashabı kiram için bunaltıcı idi. Bedir ve Uhud arasında bir yılı aşmayan bir zaman vardı.


Karşılaşan ordular da neredeyse aynı kimselerden oluşuyordu. Bu nedenle her iki taraf için de zaferin ve yenilginin zevkini de acısını da tatmak daha etkili bir durumdu. Allah Teâlâ, bir yıl önce melekleri ile teyit ettiği, kendisine iman eden ve ibadet edecek olan son mü'min ordusunu, bir yıl sonra farklı bir sonuca ulaştırmıştı. İki sonucun da Allah'ın izni ve elde edilmesi ile gerçekleştiği tartışılamaz bir hakikattir.


Bu iki sonucun bağlı olduğu ortak kanunun adı Sünnetullah'tır. Sünnetullah, Allah'ın kulları üzerinde tatbik ettiği ve istisnası olmayan kanunlarının adıdır. O kanunlarının gereği olarak Allah, dininin kullarının alın teri üzerinden yerleşmesini istemektedir.

Mucizeler üzerinden yerleşen din yerine, mücahitlerin elinden yerleşen din istemiş olması, bu sonucun nedenidir. Her ne kadar en çok sevdiği kulu olan peygamberi Muhammed aleyhisselam bile bu süreçte sıkıntı çekiyor olsa da Allah Teâlâ bunu dilemiş ve uygulamıştır. Önceki peygamberler de böyle bir süreç üzerinden görevlerini icra edip gitmişlerdi.

Kur'an Gözlüğü


Bunun içindir ki Uhud'daki acılardan sonra inen Kur'an âyetleri, Uhud'a katılmış mü'minlerin yaralı ve bitkin hâllerine rağmen, onların o durumuna göre değil, Allah'ın büyük planının gereğine göre değerlendirme yapmıştır. Uhud'dan hemen sonra inen şu âyet ne kadar manidardır:


"Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz. Eğer siz (Uhud'da) bir acıya uğradınızsa, (Bedir'de de düşmanınız olan) o kavim de benzer bir acıya uğramıştır. O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz (zaferi bazen bir topluma bazen öteki topluma nasip ederiz.) Ta ki Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şahitler edinsin. Allah zalimleri sevmez." (Âl-i İmran, 139-140)


Uhud'daki manzarayı gözümüzün önüne getirelim:


Büyük bir zafer olan Bedir'in intikamı için gelmiş bir ordu karşısında perişanlık, yetmiş şehit, Peygamber aleyhisselamın mübarek bedenine zarar verilmiş olması, yüzlerce yaralı... Bu sahneyi değerlendiren âyetler ise "üstün gelmek"ten söz etmektedir. Bu üstün gelme durumunu konuşan ise Allah Teâlâ'dır. Dolayısıyla biz bu sözü, şu veya bu şekilde söylenmiş bir beşer sözü gibi tutamayız. Eğer Allah Teâlâ, bir üstün gelmekten söz ediyorsa, o elbette öyledir. Bu, bir çeşit azim güçlendirmedir. Daha da önemlisi bu, insanların bakış açısını günlük düşünme noktasından alıp, asırlar sonrasını, planın bütününü düşünme düzeyine yükseltmektir. Ashabı kiramın bulunduğu konum, ne Bedir'le ne de Uhud'la özetlenip terk edilebilecek konum değildi. Bedir'le iktifa edilmiş olsa idi ortaya İslam çıkmayacaktı. Uhud'la iktifa edilse de ortaya İslam çıkmazdı. İnsanlar günübirlik yaşayabilirler ama din günübirlik değildir. Batılın karşısında duracak hakkın üstünlüğü söz konusudur. Bu da kesinlikle bir veya bin olayla bitecek bir süreç değildir. Olayların bütünü üzerinden yapılabilecek bir değerlendirme doğrudur. Nereden nereye gelindi; hangi güzel zannedilenden güzel olmayan, ağır zannedilenden de güzeller çıktı; değerlendirilmesi gereken budur. Eğitim, zordan sonra kolaya, kolaydan sonra zora eğitilmiş olanın eğitimidir.


Uhud'dan hemen sonraki Ahzab da ele alınabilir. Aralarında sadece iki yıl kadar az bir zaman dilimi bulunmaktadır. Günlerce süren işgal edilme endişesi, kazılan hendeğin etrafında tutulan nöbetler, çekilen açlık ve ölüm korkusu... Bunların hepsi aynı ölçülerle değerlendirilmesi gereken olaylardır.


Ahzab'dan üç yıl sonra gerçekleşen Mu'te olayı da hatırlanması gereken bir olaydır. Halid bin Velid radıyallahu anhın da sonunda komutanlık yaptığı ama bir tür yenilgi ile sonuçlanan acı olay, Medine sokaklarında yankı bulmuştu. Halid radıyallahu anh, komuta ettiği ordusundan onlarca kere daha fazla olan ordunun önünde tamamen yok olmamak için ordusunu bir manevra ile geri çekip Medine'ye getirmişti. Medine sokaklarında zafer elde etmeden geri dönen bu ordu için çocuklar "kaçan ordu" diye tempo tutturmuşlardı.


Yüzeysel olarak doğru olan bu tespite Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem "bilakis tekrar gidecek ordu!" diye savunma yapmıştı. (Zehebî, Siyer-u A'laminnübela, 2/87) Bu orduyu yeni bir zafere hazırlanan ordu oluşu nedeniyle övmekle de yetinmeyip, ordunun komutanı olan Halid bin Velid radıyallahu anha da o gün muhteşem bir ödül vermiş ve Halid'i "Allah'ın kınından çıkmış kılıcı" diye övmüştü. Bize göre Halid, "kaçan ordu"nun başı iken Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onu "Allah'ın kılıcı" diye övmüştür. Mu'te'yi o günkü savaşın üzerinden değerlendiren göz için Halid mağlup biri iken, büyük planın bir parçası olarak görenler için ise "Allah'ın kılıcı" olmuştur.


Tarihin önümüze koyduğu netice ise Halid'in Allah'ın kılıcı olarak fetihten fetihe koştuğu şeklindeki sonuçtur. Aynı Halid, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden hemen sonra baş gösteren dinden dinme fitnesinde, İslam'ın sarsılmak istenen kalesini muhkem bir hâle getiren isim olmuştur.


Olayların, cereyan ettikleri güne göre değerlendirilmesi ile kaderde oturacakları noktaya göre değerlendirilmesi arasındaki farkı bu şekilde görebiliriz.


Olaylar zincir gibi halka halka oluştu


Bugünümüzü anlamaya yardım edecek olaylar dizisi şüphesiz, Bedir, Uhud, Ahzab ve Mu'te'den oluşmuyor. Tarihimiz pek çok Mu'te ile doludur. Her birinin bu pencereden ele alınıp değerlendirilmesi gerekmektedir.


Moğolların Bağdat'ı imha etmesi, Kudüs'ün Haçlıların eline geçmesi, Endülüs'ümüzün kaybolması ve elimizdeki Hilafet'in yıkılması, çok ciddi araştırmalarla ele alınması gereken olaylardır. Bu olaylar o gün ne anlama geliyordu, bugün nereye oturuyor, sonuçları nelerdir; düşünmeye değer konulardır bunlar. Kaderimizle alakalı, kadere iman etmemizin sonuçlarından biri olarak göreceğimiz işlerden söz ediyoruz. Sabrın en tabii alanlarından biri olarak görüyoruz bu olayları.


Bu olaylar, Kur'an'ın mü'min bir ümmeti eğittiği olaylar olarak karşımızdadır. Uhud'dan hemen sonra inen şu ayetler anlaşılmalıdır ki mesele anlaşılsın:


"Sizden önce nice (milletler hakkında) ilâhî kanunlar gelip geçmiştir.


Onun için, yeryüzünde gezin dolaşın da (Allah'ın âyetlerini) yalan sayanların âkıbeti ne olmuş, görün!


Bu (Kur'an), bütün insanlığa bir açıklamadır; takvâ sahipleri için de bir hidayet ve bir öğüttür." (Âl-i İmran, 137-318)