Bir Dervişinin Gözü ile Hacı Şaban Efendi Hazretleri - 5

e-Posta Yazdır PDF

İnsan bir günah işledi mi hemen tövbe etmeli, günahına pişman olmalı, üzülmeli, o günahta ısrar etmemeli, insan beşerdir, şaşar. Peygamber Efendimiz: “Ben günde yüz defa tövbe istiğfar ederim, siz de istiğfar edin, istiğfar edin, mevtten evvel istiğfar edin.” diye buyurmuştur. Allah çokça istiğfar edenleri sever.

   Hacı Şaban Efendimiz: “Asıl mecnun ol kimsedir ki; masiyete devam eder, tövbekâr olmayı unutur, kabri unutur. Burası baki değil, asıl kalınacak yer burası değil, varılacak yer kabirdir, unutma! Bütün hataların başı dünya sevgisidir, dünya sevgisini kalbe koyma. Kalbe koyulacak Allah ve Resulünün sevgisidir. Varılacak olan odur. Allah cem’i cümlemizin ahır ve akıbetini hayır eylesin. Peygamber Efendimiz(sav)in şefaatine nail eylesin. Onun Havz-ı Kevserinden içmek nasip olsun.” diye dualar ederdi.

   O öyle bir sultan ki gönlünü ona verenler onda doyardı. Onun huzuru; saadet bahçesi gibi, o bahçenin gülleri gibi misk-i amber kokardı. Onun sohbetleri Rufai’nin inci taneleriydi. Her sözü bir cevherdi, bir hayat nizamı idi. Ona uyan, onun dediklerini hayatına uygulayan muhakkak selamete varır. Çünkü o Allah için sever, Allah için buğz ederdi. Zerre kadar gurur, kibir nedir bilmezdi. Devamlı buyurduğu mübarek kelimelerinden biri olan;

   “Azameti Kibriya hakka yarar
   Kul olanda o sıfatlar ne arar.” incisini sık sık tekrar ederdi.

   Onun her hali tabii idi. Yapma ve zoraki hiçbir hali yoktu, gösterişi hiç sevmezdi, devamlı tabii olanı tercih ederdi. Anlatırdı ki; Geçmiş padişahlardan olan İbrahim Ethem mürşidine hizmet ederken bir gün mürşidi müridlerine tembih etmiş, gidin İbrahim’in topuklarına vurun. Müridler de gitmiş mahmuzlarla İbrahim Ethem’in topuklarına vurmuşlar. O da canının acısından dönüp geri bakmış. Bu hali gören mürşidi; “Ya demek sende hala sultanlık kokusu var.” demiş. O da bu haline çok üzülmüş, ağlamış günlerce tövbe istiğfar etmiş. Bir zaman sonra mürşit müridlerine tekrar İbrahim Ethem’in topuklarına daha sert şekilde vurmalarını emretmiş. Onlar da İbrahim Ethem’in topuklarına öyle vurmuşlar ki kanlar içinde kalmış. Çok yumuşak bir şekilde dönüp “Sizin aradığınız İbrahim Belh’te kaldı.” demiş, ağlamaya başlamış. Sultan bunu anlatırken kendisine hüzün gelir, ağlamaklı olurdu.

   Birisini gülerken görse, “Ne oldu cennet mi müjdelendi, sıratı mı geçtin, ne var?” derdi. Onun için asıl olan Allah Resulü’nün sünneti idi. “Kardeş Resulullah ömründe bir kere bile kahkahayla gülmedi, karnı doyasıya yemedi, ayaklarını uzatıp yatmadı. Gülmek şeytandandır, ağlamak rahmandandır. Güle güle günah işleyen ağlaya ağlaya cehenneme gider. Ağlanacak kendi halimizdir. Resulullah geceleri namaz kılarken ayakta o kadar çok dururdu ki mübarek kadem-i şerifleri şişerdi. Ayşe-yi Sıddıka validemiz Ya Resulallah: “Cenab-ı Hak senin gelmiş geçmiş bütün günahlarını affetmiş, bırakıp istirahat etseniz.” dedi de “Ya Ayşe! Rabbim beni bağışladı diye ben ibadet eden kullarından olmayayım mı?” buyurdu. O öyle diyen de sen kim, ben kim? Kim ki gurur ve kibir takınırsa o zavallıdır, başına kar koysun da ağlasın. Aziz, Celil, Azamet sahibi olan ancak Allah’tır. Nefsini bilmeyen Rabbini bilmez. İnsan aciz bir varlıktır, ona kibir gurur yakışmaz. Kibri, gururu yüzünden Şeytan aleyhilla’nenin boynuna lanet halkası geçti de ebediyen kovuldu. Müslüman daima tevazu sahibi olması lazım.

   Hazret-i Pir Ahmet Rufai buyurdu ki; ben hakka giden bütün yolları denedim, iki kapıyı açık buldum, aradan girdim, gittim alacağımı aldım, döndüğümde insanları diğer kapılarda bekler buldum. Bu iki kapı yokluk ve zillet kapısıdır. Onun için benlik davasına düşmeyin, benlik şeytan işidir, derdi. Hazreti Pir zengindi, çokça davetler verir, misafirleriyle kendisi ilgilenirdi. Misafirlerinden arta kalan sofra kırıntılarını bir tarafa koyar yerdi.

   Bir gün birileri yanlışlıkla geceleyin onu dövmüşler, sonra farkına varmışlar ki bu Ahmet Rufai’dir. Hemen özür dilemişlerdir, aman efendim bizi bağışla biz büyük hata ettik. Hazreti Pir, asıl siz beni bağışlayın size zahmet verdim. Bakın ne kadar yoruldunuz, benim yüzümden bu kadar çile çektiniz, asıl siz beni bağışlayın, buyurdu. Rahmetli babanın lakabı Cullu baba idi. Evet, gururla kibirle ne işimiz var. Biz aciz zayıf kullarız, beşeriz beşere her şey yakışır. Azamet sahibi olan ancak Allah Zülcelal’dir. Bu nasihatlerini her zamanki gibi öyle feyizli ve bereketli yapardı ki onun özelliğiydi. Kendinde olmayan halden bahsetmezdi, zaten kendisi tam kamil manada bir veli, bir dost, bir âşıktı. O öyle bir âşıktı ki devamlı sevdiğini arzular, özler, için için ah eder, onun için gözyaşları döker. Hep sevdiği için diz üstü oturur onun hasretiyle yanar, bir kavuşaydık bir kavuşaydık, derdi. Bazen öyle uzaklara çok uzaklara bakardı, dağı baksa dağı deler gibi, kül eder gibi derin tefekkür ederdi, sonra garip garip bakardı. Ona bakınca sanki o bu dünyadan biri değildi. Sanki emaneti akşamüstü teslim edecek, batmaya hazır bir güneş gibi-hayranım onun o haline- ta ötelere bakarak içini çeker;

   “Ne dedim, nede kaldı,
   İçmedim bade kaldı,
   Gözümde kan ile yaş
   Gemim deryada kaldı.
   Esmedi badı sabah,
   İşim feryada kaldı.”
der, ah eder, dalar giderdi, derin tefekkür ile kalbi Zikrullaha dalardı.
   Onun bütün benliğini şeriat, tarikat ve Resulullah sevgisi sarmıştı. Ona bakan muhakkak dini, diyaneti, ahireti hatırlar; ister istemez saygı ile toparlanırdı, ona karşı bir muhabbet bir sevgi hasıl olurdu; çünkü o Risalullah’tan bir erdi.

   Kardeş ömrümüzde bir kere mahkemeye düştük. Hakim ile muddeyi umum birbirine “Kelkit’in belediye başkanı ölmüş, çok iyi bir adamdı. Şöyleydi, böyleydi.” derken biz de duymuştuk, dedik ki; “Ölmeyen sevinsin.” Muddeyi umum: “Ne ölmeyen mi sevinsin?” “Evet, ölmeyen sevinsin.” dedik, sustu. Sözü aldı ama cevap yok, söz ustası cevap veremedi.

   Evet, kardeş ölmeyen sevinsin ama kimseyi sevinir göremezsin. Her canlı ölecek, bir kişi demirden kaleler içine koysalar vakti geldi mi Azrail aleyhisslam onun orada canını alır. Ecelden kurtuluş yoktur, her nefis ölümü tadacaktır. Allah ahir akibet hayırlığı vere, ona göre hazır olmak lazım. Ebedi yolculuk var, dönüşü olmayan yolculuk var.
   Gelir bir bir,
   Gider bir bir,
   Kalır bir.
   Gelen bilmez,
   Giden gelmez,
   Bu bir sır
   Evet, kardeş bu bir sır, bu sırra hazırlanın, çok çalışmak lazım. Ölüme hazırlanmak lazım. İnsan maddi manevi çalışmalı. Müslüman tembel olmaz. Hazreti Peygamber tembelliği sevmezdi, bir gün sahabe efendilerimizle bir yere giderken yolda bir adama rast geldiler. Adam miskin miskin oturuyordu, ona selam vermeden geçti, geri dönerken o adam elinde bir çubukla yeri eşeliyorudu, bu sefer selam verdi. Sahabe efendilerimiz hikmetini sordular: “Geçerken selam vermediniz, şimdi selam verdiniz. Niye böyle yaptınız?” Efendimiz buyurdu ki: “Geçerken tembel tembel oturuyordu, şimdi ise bir şeyler yapıyor.” Onun için dinde tembellik yoktur. İnsanın çoluk çocuğunun rızkını helalinden çalışıp kazanması farzdır. Çoban güttüğü sürüden mesuldür, herkes de kendi evinin çobanıdır. Elhamdülillah, biz o vazifeyi de yaptık, küçüklüğümüzde davarlar otlatırdık. Hazreti peygamber çobanlık yapmıştır, sünnettir.

   Canımın içi efendim, gözümün nuru sultanım, hacım, baş tacım zaten sünnet, sünnet-i şerif dedin mi onu bir vazife, bir şiar, bir mecburiyet kabul ederdi. Onun vazgeçmediği, katiyen terk etmediği bir hasletti. Onu tanıyalı bütün hal ve hareketlerinde; seferi iken, hasta iken, sağ iken sünnet-i şerifleri terk ettiğini hiç görmedik. Sürme kullanmasından, yemek yemesinden, su içmesinden, konuşmasından, oturup kalkmasından, uyumasından, uykudan uyanmasından, gezmesinden, kendine has derslerinden hülasa tüm hal ve hareketlerinden sünnet-i seniyyeye tam ittiba ederdi. O şaşmaz bir cetveldi, ona uyan sünnete uyardı. Devamlı telkin ederdi; “Sünnet üzere yaşamak gerek.  Hazreti Peygamber nasıl yaşadı, öyle yaşamak lazım. Onun için okuyun ilmihali, hadis kitaplarını. Hazreti Peygamberin hayatını, sahabelerin hayatını çok okuyun, öğrenin sünnet-i şerifleri bilmek lazım ki ona göre hareket ede, ona göre yaşayasın. Zaten cümle nasın imamı üçtür: Emirde nehiyde hazreti Kuran, şeriatta Hazreti Peygamber, nizam-ı âlemde padişah. Padişah da şeriata uyarsa uyulur, uymazsa uyulmaz. Zaten onları da içimizden sürdü çıkardılar, şimdi insanları parti illeti tuttu. Adam partisinden olmayana selam vermez oldu. Allah muhafaza parti dini geçti  partiyi dinden üstün tutanlar var. Müslüman’ın partisi Allah partisi olmalı, hiçbir şeyi dinden üstün tutmamalı. Bizim kimseyle bir işimiz yok, bize ne, dediler. Lailaheillellah Muhammed Resulullah, sen ona bak, onu ara, onu araştır. Kim bu kelimeyi korur, üstün tutarsa biz ondan yanayız, gerisi bizi bağlamaz. Karganın gak gakı ile gelen, tllmun vız vızı ile gider dedik ya.

   “Allah bes baki heves” evet, baba öyle buyururdu. “Allah bes baki heves” Sen Allah’ı bil, gerisi heva hevestir, gelip geçicidir, baki olan, kadim olan, hâkim-i mutlak olan yalnız Allah’tır.

   O efendim bunları nasihat ederken çok üzülürdü, kalbi daralır gibi olurdu. Ümmet-i Muhammedin hizip hizip, bölük pörçük olmasını istemezdi. Başkalarına uyup da dine, diyanete muhalif işlere, düşüncelere dalmasın, yaban ellere gönül verip de Allah rızasına uymayan hareketler yapmasın, sözler söylemesin, saçma sapan düşünceler, fikirler beslemesin; bu fiillerinden ve düşüncelerinden dolayı azaba duçar olmasın, düşüncesi ile çok üzülür, kendini düşünmez insanları düşünür, dualar ederdi.
   Ya Rab! Sen bizi lütfünle, kereminle bağışla! Merhametine sığındık, senden sana sığındık. Bizi sevdiklerine kat! Hakkı hak bilip, batılı batıl bilip içtinap eden kullarından eyle! Aman Ya Rab sen bilirsin. Bu dualarını öyle can-ı gönülden yapardık. Sanki Ebubekir Sıddık efendimizin duası onda zuhur ederdi. Ya Rab! Benim vücudumu kıyamet günü öyle büyüt ki bütün cehennemi kaplasın, oraya benden başka ümmet-i Muhammed girmesin, ben doldurayım.

   Rabbim, bizi bizden çok düşünen, seven kullarını yarattın. Sana sonsuz şükürler olsun. Senin peygamberlerine, onların hatemi olan Hazreti Muhammed Sellallahu Aleyhivesellem Efendimize, onun âline, evladına, salât ve selam olsun, onların varisleri olan evliya efendilerimize canlar feda olsun, bizi onların yanından ayırma.

   Sultanım devamlı buyururdu: “Kişi sevdiği ile beraberdir.” Kim kimi severse onunla haşrolur. Hazreti Allah, Musa aleyhisselama: “Ya Musa bugün benim için ne yaptın?” sordu da Musa Aleyhisselam: “Ya Rab, oruç tuttum, namaz kıldım, ibadetler yaptım.” dedi. Cenab-ı Hak: “Onlar senin için, sen benim için ne yaptın?” Hazreti Musa o zaman dedi ki: “Ya Rab bildir de bileyim.” “Ya Musa, benim için sevdin, benim için buğz ettin mi?” buyurdu. Evet, kişi sevdiği kimseleri bilmeli, tanımalı. Sen Allah’ın düşmanını ne diye sever, methedersin. İmansız gitmeye sebep kırk küsur mesele vardır. Biri de Allah’ın sevmediği kişileri sevmek, methetmektir. Müslüman; Allah’ın düşmanlarını sevmez, dost edinmez, peşinden gitmez. Bir adamı tanımak için yolculuk etmek lazım, alışveriş etmek lazım, komşuluk yapmak lazım. Bilmediğin tanımadığın bir adamı ne diye methedersin. Camiyi yapanla, camiyi yıkan bir olur mu?

   Kardeş kiminin adı sofu, kiminin adı derviş. Derviş isen kardeş çalış, takvaya eriş. Er yarın hak divanında belli olur. O gün herkes nefsi nefsi diyecek, o günün şiddetinden herkes kendi derdine düşecek. Tutunacak bir dal, sığınacak bir şefaatçi arayacak. Herkes nefsi nefsi derken ümmeti ümmeti diye Cenab-ı Hakka yalvaran, gözyaşı döken Ya Rab ümmetimi bana bağışla, bana ver onların üzerine şefatımı kabul buyur, diye yalvaran o şefaatçi Hazret-i Peygamberdir. Allah bizleri o gün onun şefaatine kabul buyursun. Sevilecek odur, yolu takip edilecek odur, yol onun yoludur; onun yolundan ayrıldın mı karşına bir yığın yol çıkar şaşırırsın, dağılır helak olursun. Senin yaban ellerde ne işin var, akıllı olmak lazım. Müslüman bir delikten iki kere sokulmaz, her günü daha iyi olur. Müslüman inat olmaz. Müslüman’ın bu günü dünden ileri olmalı. Eline diline hâkim olmalı.

   Bana ne olursa benden olur,
   Eğer dilim rahat durursa,
   Başım selamet bulur.
   İnsanın başına ne gelirse dilinden gelir.

   Zamanında adamın biri çarşıdan bir bülbül satın almış, eve götürürken kafesin üstüne bir karga konmuş kalkmış. Adam bülbülü evine götürmüş, suyunu vermiş, yemini vermiş, temizliğini yapmış, bütün hizmetini görmüş, ne yapmışsa bülbül ötmemiş. Gidip Hazret-i Süleyman Efendimize şikayet etmiş, efendim ben bu bülbüle para verdim, yemini suyunu verdim, bütün hizmetini gördüğüm halde bu bülbül ötmez oldu, demiş. Sultan Süleyman bülbülü sorguya çekmiş, bu adam senin bütün ihtiyacını gördüğü halde sen neden ötmezsin a bülbül, diye sorunca; Efendim bu adam beni çarşıdan eve götürürken kafesimin üstüne bir karga kondu; bana, a bülbül sen şu çenene sahip olsana, çeneni tutsana, senin başına ne geldiyse şu çenenin yüzünden geldi. Seni evinden, çoluk çocuğundan ayıran şu kafesin içine tıkan çenendir, dilindir. Başına ne geldiyse dilinden geldi, dedi, uçtu gitti. Ben de bundan sonra ötmem, bu adam da ister beni assın, ister kessin, demiş. Süleyman aleyhisselam bu öğütü yuvadan almış, artık sen bilirsin istersen azat et, demiş. Bülbülü altın kafese koymuşlar da ah vatanım, demiş. Biz muhacir gitmiştik, aradan epey zaman geçti, Bayburt’u öyle göresim geldi. Dedim ki, ne olaydı bir kuş olaydım da gidip Bayburt’un üstünde bir dolaşaydım. Kardeş bizim memleketin hayâsı ile suları meşhurdur. Memleketimiz hayâlıdır, derdi. Bayburt’u çok severdi. Bayburt’tan dışarılara nakil etmeyi istemezdi. Ondan hakkı ile izin isteyene izin vermezdi, nakline müsaade etmezdi. Kardeş, büyük yerin somunu büyük olur ama içi boştur; sen içini burada yeşertmeye bak, der, ona tavsiyelerde bulunurdu; yardımcı olmaya çalışırdı ve devamlı buyurduğu mübarek incilerinden olan;

  “Gam odur ki gider din namus kalır dünya
  Gam değildir kalır din namus gider dünya.” incisini buyurur, devam ederdi; kardeş bize lazım olan din, namustur. Allah din, namus noksanlığı vermesin gerisi bir şey değil. Veren Allah, alan Allah, rızık Allah’ın üzerinedir. Sen doğru ol, dürüst çalış; sana ne takdir edilmişse gelir, seni bulur. İnsan kanaat ehli olmalı. Kanaat bitmez tükenmez bir hazinedir. Şunu da bilin ki dünyada rahat yoktur, muhakkak herkesin bir derdi vardır. Herkesin bir derdi var, değirmencinin suyu noksan, evet, dünya istirahat yeri değildir. Bir adamda illet, gillet, zillet olmazsa o adam başını taştan taşa vursun, başına kar koysun da ağlasın.

   Bazı kimseler toplanmış demişler ki filan yerde büyük bir evliyaullah varmış, gidip onu ziyaret edelim. Gitmişler velinin evini bulmuşlar, kapısını çalmışlar, içerden bir kadın hırsla, çalımla; “Ne var, kimsiniz sizler, neye geldiniz?” diye adamları azarlar şekilde sormuş. Adamlar; “Biz buraya efendiyi ziyarete gelmiştik.” demişler. Kadın yine hırslı bir şekilde, “Ne zaman bizim iş bilmez, mıymıntı, beceriksiz efendi oldu, hadi buradan gidin başka adam yok mu? O odun etmeye gitti.” Adamlar hemen ormana gitmişler. Bakmışlar efendi odun yükünü aslanlara yüklemiş, geliyor; hemen elini öpmüşler, hayır duasını almışlar, oradan gitmişler. Bir zaman sonra yine ziyarete gitmişler, evin kapısını vurmuşlar, bu sefer içerden çok uysal bir kadın; “Buyurun, içeri girin, istirahat edin, bir ayran için, efendim oduna gitti, şimdi gelir.” Adamlar; “Biz de ormana bakalım.” Demişler, gidip efendiyi bulmuşlar. Bu sefer odun yükünü kendi arkasına yüklemiş terler içerisinde getiriyor, hal hatır etmiş elini öpmüşler. Sohbet ederken içlerinden biri sormuş; “Efendim önceki gelişimizde odun yükünü aslanlara yüklemiştiniz, şimdi ise terler içerisinde kendiniz taşıyorsunuz, bu ne haldir?” Veli, “Önceki hanımım çok huysuz, çok isteksizdi. Bana çok çile ve ızdırap veriyordu. Onun o çile ve meşakkati yüzünden Cenab-ı Hak bana aslanlarla yardım ederdi. Bu hanımım çok uysal ve ahlaklı, çok halim selim, onun için o hal benden gitti.” demiş. Evet, kardeş her külfetin bir nimeti vardır; insan hakkına razı olacak, az söze razı olmayan çok söz işitir. Bir adamı da çok methetmişler; şöyle velidir, böyle âlimdir. Bazı kimselerde gidip şu veliyi ziyaret edelim, bir hal hatır edip hayır dua alırız, demişler. Gidip o adamın kapısını vurmuşlar adam dışarı çıkmış. O ara kıbleye karşı tükürmüş, ziyaretçilerden biri haydin haydin gidelim, bu adam da iş olsaydı kıbleye karşı tükürmezdi, adını duymak kendini görmekten iyiydi, demiş. Oradan ayrılmışlar. Dedik ya Müslüman her hali ile Müslüman olmalı, her Müslüman şunu bilmeli: Kıbleye karşı su dökülmez, def-i hacet yapılmaz, kıbleye karşı tükürülmez, ayakları uzatıp oturulmaz, arkası kıbleye dönük oturulmaz. Kıbleyi hafife alan hata yapmış olur. Kıbleyi hiçe sayan kâfir olur. Dini meselelerin hiçbiri hafife alınmaz. Zamanında bir kadı varmış, dervişleri çok sıkar, onlara eziyetler edermiş. Dervişler bu kadıyı şeyhlerine şikâyet etmişler. Şeyhleri de kadıya bir mektup yazmış ki; “Kadı efendi! Benim bu dervişlerimle uğraşma, onlara eziyet etme, onlar seherlerde çok ibadet eder, çok ağlarlar. Onların seher okları vardır, Allah onlara bu hallerinden dolayı seher oku vermiştir. Ola ki sana zarar vermesini istemem.” Mektubu okuyunca kadı efendi gülmüş, alay etmiş, hafife almış, başını sallamış; “Ne demek, bunların seher oku varmış.” demeden bir ok böğrüne saplanmış, öylece gitmiş.

   Evet, Müslüman her işinde ciddi olacak. Dininde, ahdinde muhkem olmalı. Ahdini bozmamalı, kim ahdini bozarsa kendine gadir etmiş olur. Bir insan ders alır, söz verir, ahitleşir gider. Ahdini bozar, tarikat hakkında ileri geri sözler sarf eder, hal ve hareketlerine dikkat etmez, ahdini bozan bu adam kendine gadir etmiştir. Oflu Hacı Dursun Efendi çok alim biri idi, ona sordum ki; “Hazreti Peygamber yed vermiş midir?” “Yok, vermemiştir.” dedi. Ben, inna fetahnanın karşı ayetini diyince vermiştir vermiştir, dedi. El verme, yed alma Kuran”da vardır. İnkâr edilmez, çok sözde hayır yoktur. Bir adama söz söyledin, aldı aldı, almadı üstüne varılmaz. Sağıra kamet çok olur. Bir söze razı olmayan çok söz işitir, evet fazla sözde hayır yoktur.

   Devamlı ayak olmaya bakın, ne gelirse başa gelir. Vardın ki bir beldeye o yerin, o beldenin insanlarının bir gözü kör, sen de bir gözünü bağla, onlara uy. Eller yahşi, biz yaman; eller buğday, biz saman. Buğday olup dibe dulunacan, saman ol da üzde yüz. İnsanın başına her şey geçer, yaşayan görür. Şunu iyi bilmeli bir kişi için ilahi kudret ne yazmışsa kulun başına o gelecek, onun için yaşayan görür.

   A birader, kendini beğenmek belasına düşme, gurur etme kibir etme, halkı hakir kendini hakim görme. Hakim olan ancak Rabbel Alemindir. Burası imtihan yeridir. Yarın imtihan var ona göre hazırlanın. Bir adamın oğlu talebeymiş, gece dersine çok çalışmış, babası; yeter oğlum, çok çalıştın, kalkıp yatsana, demiş. Oğlu; baba yarın imtihan var, çalışmam lazım, yoksa nasıl imtihana girerim, nasıl cevap veririm, demiş de adam bir düşünmüş, başlamış ağlamaya. Sen yarın kullara imtihan vereceksin diye yatmıyorsun, gece yarılarına kadar çalışıyorsun, ya ben nasıl ederim Cenab-ı Hakkın huzurunda nasıl cevap verebilirim, ayaklarımı uzatmış yatıyorum; ben Allah’a nasıl imtihan vereceğim, diye ağlamış, irşad olmuş. Evet, herkes imtihana çekilecek. Bu imtihana herkes hazırlanmalı, herkes dersine iyi çalışsın. Biz doksanladık, ferimiz gitti, oturduğumuz yerde yorulur olduk.

   İhtiyarlık, pirlik ne kötü dirlik, derdi. Sultanım Efendim. Kendine has bu kelimeleri söylerken sanki “Ey kardeş, ey oğul! Kendine gel, aklını başına topla, öyle ökçelerini yerlere vurup da gezme, böbürlenme, ona buna üsten bakıp da gurur, kibir etme. Elindeki ile iftihar etme, sana verilen senin değil, sen ancak emanetçisin, emanetin vakti geldi mi geri isterler. Ona göre kıymetini bil, vaktinde ve yerinde harca.” der gibi bir hal alır, yılların tecrübesi ve makamın şerefi ile ilave ederdi: “Hekim kim? Başına geçen, evet, kardeş hekim başına geçendir. Şunu iyi bilin ki Allah’ın kaza ve kaderinden başkası yoktur. Allah neyi kaza ve kader etmişse o vardır. Bütün dünya düşmanım olsa Cenab-ı Hakkın kaza ve kaderi taalluk etmedi mi kimse bana zarar veremez. Bütün dünya dostum olsa Cenab-ı Hakkın kaza ve kaderi taalluk etmedi mi kimse bana bir fayda sağlayamaz. Müslüman yalnız Allah’tan korkar, yalnız ondan ümit eder. Ondan af diler.” Hazreti Pir buyurdu ki; “Oğlum sana nasihatim sekizdir:

 1. Hak Talanın emrini tutup nehyinden içtinap etmek
 2. Şeriata, tarikata muhalif şeylerden kaçınmak.
 3. Dininde, ahdinde muhkem olmak
 4. Şeriata ve tarikata elzem olan meseleleri öğrenip, bilip onlarla amel etmek
 5. Bir kimsenin ayıbını görmemek.
 6. Yaramaz ve çirkin huylardan uzaklaşmak.
 7. Büyüklerin nasihatini kabul etmek.

   Bu sekiz şeyin mucibince amel eden salihler dünyevi ve uhrevi derecelere nail olacağına hiç şüphe yoktur.

MEKKE-İ MÜKERREME’DE KABE’YE KARŞI EDEPLERİ

   Efendi hazretlerinin Mekke-i Mükerreme’ye karşı çok büyük saygısı ve sevgisi vardı. Kabe’ye saygı, güven ve umutla bakardı. Gayretli bir halde tekbir ve telbiye getirir, vakarını korumaya özen gösterirdi. Mikat sınırında vacip, sünnet ve müstahaplara çok dikkat ederek ihrama girer, gayretli gayretli tekbir getirerek Mekke-i Mükerreme’ye girer, sevgi ve ümit içerisinde Harem-i Şerif’e girerdi. Yüksek sesle tekbir getirip hasretini gönlünün taa derinliklerinden çıkarıp umutla, aşkla rahmeti rahmanı talep eder, gözyaşları çağlaya çağlaya dua ve şükür secdesi yaptıktan sonra Hacerü’l- Esved’den niyet eder, huşu içerisinde tavafa başlardı. Bu dönüşlerde kimseyi incitmemeye dikkat ederken dudakları dualarla meşguldü. Tavaftan sonra Makam-ı İbrahim’de namaz kılar, Sefa ile Merve arasında şecaatle gayretli gayretli hareket eder, son derece iştiyakla bu ibadeti bitirirdi. Efendi Hazretleri zemzem kuyusuna tâzimle yaklaşır, ayakta bol bol zemzem içer başını yıkar, âlemlerin Rabbine sonsuz şükürler eder, Ümmet-i Muhammed’in kurtuluşu için dualar ederdi. Kâbe’nin karşısında oturur, huşu içerisinde huzur tutar, Beytullah’ı uzun uzun seyre dalar giderdi. Mekke’de yaya gidilmeyecek yerlere taksi ile giderdi. Yaya gidilecek yerlerde hiçbir zaman taksiye binmedi, yaya gitmeyi tercih etti. Gününün büyük bir kısmını Beytullah’ta geçirirdi. Bol bol tavaf eder, namaz kılar, Kuran okur, dua ve tefekkürle meşgul olurdu. Mekke’den ayrılış yaklaştıkça Efendiyi mahsun ve neşesiz bir hal alırdı. Derinden derine ah ederek mahcup ve hüzünle dolu olarak içini çeker, başını öne eğer, gözyaşlarını dökerdi. Bu hal onun Beytullah’a sessizce veda edip ayrılma zamanını bildirme haliydi.

MEDİNE SEVGİSİ

   Efendi Hazretlerinin Medine-i Münevvere’ye karşı ruhunun derinliklerinden gelen çok büyük sevgi, saygı ve hasreti vardı. Huzurda Kıbleye karşı oturur, derin derin içini çeker, ah ederdi. Salât u Selam okur, gözyaşlarını tutamazdı. Hacca giderken Medine sınırlarına yaklaşınca onu bir ürperti alır, bir telaş ve bir heyecan içinde yanındakilerle beraber salâvat-ı şerifler getirirdi. Bu hal Medine’ye kadar huzur ve coşku içerisinde devam ederdi. Medine’de Efendiyi bir çekingenlik bir gariplik alır, içini çeker dururdu. Medine dağlarına bir sevinç ve iştiyakla bakardı.

   Ravza-i Mutahhara’ya giderken sanki uçacak gibi sevinçli fakat yerlere serilircesine çekingen bir tavırla yaya yürüyerek, Babüsselam’a gelince hemen kapının önüne diz çöker, başını göğsünün önüne indirir, öylece kalırdı. Sanki nefes bile almazdı. İkinci gün Babüsselam’dan içeri girer girmez hemen oracıkta çöker, huzurda dururdu. Akşama kadar bu hal devam eder, mahcup bir şekilde geri dönerdi. Ancak üçüncü gün büyük bir edep ve hayâ içerisinde huzur-u Resulullah’a çıkar, yarım saat ayakta hiç hareket etmeden durur, gözlerinden billur gibi yaşlar akıtırdı. Medine’de bulunduğu müddet içerisinde vasıtaya binmedi. Gezilecek görülecek mukaddes yerleri hep yaya gezmeyi tercih etti. Bu günlerde Efendide haşyet, temkin, hasret halleri gözlenirdi. Dili bir an zikrullahtan ferağ değildi. O maşukunun arzusunu çeken bir âşık telaşıyla halden hale düşerdi.