Bir Dervişinin Gözü ile Hacı Şaban Efendi Hazretleri- 1

e-Posta Yazdır PDF

Bir Dervişinin Gözü ile Hacı Şaban Efendi Hazretleri- 1


Dergâhlar büyük manevi eğitim alanlarıdır. Dergâhlarda bir şeyh efendinin
dizinin dibinde bulunup sohbet bereketinden faydalananlar kelimelerin
ifade edemeyeceği büyük lütuflara nail olurlar. “Görünmeyen üniversite”dir
dergahlar. Oralarda eğitime tabi tutulanlar bir üniversitelinin vakıf
olamayacağı nice nimetlere ererler. “El ele, el Hakka” düsturuyla
sohbetin ve birlikteliğin feyziyle çok şey öğrenirler, çok farklı kişilik
olurlar. İşte bu nimete erenlerden bir esnaf, bir ilkokul mezunu olan değerli
abimiz Nureddin Burak beyefendi hayatı boyunca Sultan Hacı Şaban efendi ;
Hazretlerinde görebildiklerini kaleme yansıtmış, sohbetlerde not tuttuğu iki
defteri bizlere ileterek büyük bir hayra vesile olmuştur.Kendisinden Allah
Teâlâ razı olsun. Kelimelerine ve cümlelerine dokunmamaya, olduğu gibi
yayınlamaya özen gösterdik ama yine de ister istemez bazı düzeltmeler
yaptık. Aslında istedik ki yazılardaki tabiiyet bozulmasın. Bu yazıyı
okurken bir ilkokul mezununun bir dergâhtan aldıklarını göz önüne
getirerek okumanızı, bir dergâhın ne büyük eğitim verdiğini düşünmenizi
isteriz. Bu yazı serisi birkaç ay devam edecek. Israrla takip  etmenizi, bir
sayısını kaçırırsanız çok şeyler kaçıracağınızı şimdiden söylemiş olalım.
Burhan Dergisi

 


Hacım. Hacı Şaban Efendim. Sultan. Sultanım Efendim. Kelimeleri
ve isimleri kalbime, gönlüme ve hatta bütün hatıralarıma renk renk, hale
hale, nadide bir şekilde yazılmış, işlenmiş,Taa ötelerden gelen hasret
çicekleri gibi. Gülleri açmış, seyrine ve kokusuna doyulamayan bir
gül bahçesi gibi. Onun tepeden tırnağa zahiren görünüşü benim için
cihan değen bir değer.Bir varlık, paha biçilemeyen bir servet.Bilemiyorum,
aciz kalan değer ve kıymet ifade eden değer ölçülerinin en çok kıymet
ifade edeni. Onun makamı, derecesi, takvası ve bütün şahsiyeti yanında
bana denizden bir damla gibi geliyor bütün methiye kelimeleri… Çok cılız
çok hafif kalıyor, manalarını ifade edemiyorlar. Hem nasıl ifade etsinler ki o
mübarek sultanımın bütün hayatı ittiba-i Kuran, sünneti Resul olmuş,
Sahabe-i Kiram efendilerimiz gibi şeriatı Muhammediy-ye’yi kendine esas
almış, bütün ömrünü şeriata  göre yön vermiş. Her fırsatta ilk sözlerinden
olan: Şeriattır cümle işlerin başı, Şeriatsız tarikat şeytan işi, Tarikat ehlinde
yoksa şeriat, Onun şeyhi şeytandır mutlak. İncisini söyler şeriat(din)yoluna ,
her şeyini feda ederdi. “Mutlaka uyulması yaşanması gereken Şeriatı
Muhammediyye’dir” derdi. Aksi hallere çok kızar, sinirlenir, öfkelenirdi.
Bu sözüne çok titizce dikkat ederdi. Çünkü o, bütün ömrünü şeriata ve sünneti
Resul’e uymakla geçirmiş, öyle ki seyrine doyamadığım o güzelim su
içmesinden, yemek yemesinden, tatlı tatlı konuşmasından, oturup
kalkmasından, insanlara izzeti ikramından, cami cemaatine devam etmesinden,
namaz kılmasından, uyumasından, uykudan uyanmasından, o güzelim edası
ile bastonunu eline alıp şecaatle yürümesinden, ihvan ile sohbetinden, bütün
dünyayı sevindiren o mübarek tebessümünden, hülasa bütün hal ve
hareketlerinden şeriat şeriat der, azami dikkat ve gayret gösterirdi. Hem
nasıl göstermesin ki o mübarek sultanım ilmi ledünlü medresesinden ve
tekke-i Rufaiyye’den  almış dersini.

 


Büyük veli, himmeti âli, kerameti zahir meşayıhı kiram olan Kaleardılı Hacı
Ahmet Baba’dan 1940’larda tarikatı Rufaiyye’ye intisap etmiş, büyük veli
Ahmet Baba’nın tekke-i saadetinde üstün hayâsı, güzel ahlakı, takvası, edebi
ve cömert olması, verilen vazifelerine tam dikkat etmesi ile tez zamanda
dergâh çavuşu olmuş daha sonra Hacı Ahmet Baba’nın huzurunda şahitler
önünde Rufai şeyhliği tembih edilmiş, huzuru Resulullah’ta postu serilmiş,
şeyhlik mührü vurulmuş. Büyük veli Hacı Ahmet baba “Şaban’a edilen eziyet
bizedir, Şaban’a edilen hürmet bizedir. Bundan sonra el benim değil, Şaban’ın
elidir” buyurmuştur. Büyük veli Hacı Ahmet babanın irtihalinden sonra işi olan
bezzazlığa devam ederken bir gece rüyasında, dükkânına mal almak için
İstanbul’a giderken tam çarşı köprüsü üzerinde birisi arkadan seslenmiş
“Şaban. Şaban.” diye. Hacımda geri dönmüş ki Hacı Ahmet baba. Hemen
“buyur efendim” demiş. Ahmet baba: “Ooo kardeş, içi şeyh dışı tüccar olur
mu hiç?” buyurmuş. Sabah olunca o mübarek sultanım büyük oğlu rahmetli
Recep efendiyi çağırmış, bütün tezgâhı ve işi ona bırakıp haneyi saadetine ,
çekilmiş. Bir zaman sonra validemiz: “A benim efendim sen ne yapıyorsun?
Çarşıda işini gücünü tezgâhını bıraktın geldin evde oturuyorsun.” demiş.
Efendimde: “Ey hatun! Ben artık dünyadan doydum, doyan adamın yemesi
hem kendini  yorar hem de haramdır. Ben doydum bundan sonra çalışmam”
deyip, dünyayı terk edip o gün bugün bir an bile durmadan, yorgunluk, açlık,
varlık,  yokluk demeden Rabbine ve onun resulüne hizmet etme yolunda bütün
çile ve  meşakkati kendine zevk edinmiş, aşk ile şevk ile gece gündüz
hizmetini tamamlamıştır.

Derdi ki “ben anlımı secdeye koyup ta kıyamete kadar şükür etsem Cenabı
Hakkın bana lütuf etmiş olduğu şu zikrullahın hakkını ödeyemem.” O
tam zikrullah ehli bir veli. Merhamet ona verilmiş bir meziyetti. Devamlı:
“Kardeş Allah cc. Rabbel alemindir, Rabbel müslimin değil.” Rabbel
âlemin derdi izah ederdi: “Cenabı Hakkın merhameti cümle âlemleredir,
ona göre merhametli olun. Kedi olsun, köpek olsun bütün hayvanata merhamet
etmeli, merhamet etmeyene merhamet edilmez. İnsanlara, fakire, fukaraya,
muhtaçlara karşı çok merhametli olun” derdi. Kendisi bir fakire sadaka
verdiği zaman kimsenin ruhu duymazdı. Cebindeki parayı hepten verir derdi ki:
“Kardeş paranın kıymeti kalmadı, bir fakire bir sadaka verdin mi öyle ver ki
bir şeye yarasın, hiç değilse bir ekmek alsın. O canım sultanım, gönüller tabibi
efendim bir  söz söyledi mi o sözün hikmetini, eserini onda muhakkak
görürdün. Onun elinde para puldan farksızdı. Yoksullara fakirlere hatta
zenginlere bile öyle  gani, öyle vergili davranırdı ki “Kardeş biri atın üstünde
gelse, sizden bir şey istese,  bir sadaka istese verin, isteyene verin, geri boş
çevirmeyin, ama az, ama çok  verin. Veren el alan elden hayırlıdır. Az sadaka
çok belayı def eder. Evet,  merhametli  olan zani bir kişi bir uyuz köpeğe
ayakkabısıyla kuyudan su çıkarıp  içirmiş, bu  merhametinden dolayı Cenabı
Hak onu cennete koymuş. Abit bir kadın  bir kediyi odaya hapsetmiş, kedi
açlıktan ölmüş. Bu merhametsizliğinden dolayı  oda cehennemi  boylamış.
Vergili olun, gani olun. Cömertlik: Kökü cennette olan bir ağaçtır. 
Cimrilikte kökü cehennemde olan bir ağaçtır. Günahkâr bir kişi  sahavet ve
cömertlikle bu ağacın dalından tutsa onu cennete götürür. Abid bir kişide
cimrilik ağacının dalından tutsa, o ağaç onu cehenneme götürür. İsterse
ibadet ehli olsun, Müslümanlıkta cimrilik, behillik yoktur. Elini boynuna
bağlayıp  asmayı Müslümanlık kabul etmez. Müslüman ne elini yumar koynuna:
koyar, ne de  saçar savurur. Dinde israf yoktur, helalinden yiyin için ama israf
etmeyin” buyururdu. Ona uymak lazım. Rabbel âlemin âlemlerin Rabbi olan
Allah’a hamd olsun. Var  vermiş insan eşine dostuna fakire fukaraya ikramda
 bulunur.

Kendisi ile nasip oldu bir yolculuk yaptık, Urfa’da sabah namazı camiye
gittik.  Camii avlusunda şadırvanın başında çokça kuşlar vardı, bazıları
onlara yem atıyordu. Mübarek efendim öylece durdu uzun uzun baktı
bir yem atanlara   birde kuşlara. Ben “Efendim sizde atmak ister misiniz?”
dedim.Başını öne eğdi.  Koştum bir kap yem getirdim. Sağ eline aldı
titreyerek o yemi kuşlara serpti.  Kuşlar bir havalandı, yemin üstüne öyle
acele kondular ki bir hal oldu mübarek  sultanım, bu hal karşısında o
mübarek dudağını büktü gözyaşları arasında “Rabbel  âlemin. Rabbel
âlemin aman Ya Rabbi “dedi. Onun o haline kurban olayım. Devamlı
söylerdi: “Rızık boğazdan aşağı geçendir. Geriye kalan veresenin
malıdır. Veyil o kimseye ki veresenin malını kendi malından çok sever.
Kendi malın elinle verdiğin bir hayır hasenatdır. Geriye kalan senin değil,
varislerindir. Onun için verin, Allah rızası için infak edin. Dedik ya ihvanla
yenen yemekte sual yoktur.”Kendisi her Perşembe akşamı âdeti üzere
iftar yemeği verirdi, bu iftara(sofraya)zengin fakir herkes davetli
idi.
 




Yemekte kendisi çok az yerdi bir kaşık alır dururdu. Bir zaman sonra
bir kaşık daha alırdı. Bütün yemek boyunca yediği yemek on, onbeş kaşığı
geçmezdi ama yer gibi görünür gayret ederdi. “Yiyin gardaş yiyin evinizde
yer gibi yiyin. Herkes karnının kararını bilir utanmayın. Her şeyin fazlası
riyadır. Siz bana bakmayın, biz oturan adam, bizim bir işimiz yok. Sizler
gençsiniz yemeniz lazım, dedik ya ihvanla yenen yemekte sual yoktur.”
Tabakların dibini süpürmeyi çok severdi, dikkat ederdi. “Kardeş hazreti
peygamber yemek tabağını mübarek parmağıyla silmiş, yalamıştır. Sünnettir
tabaklarda bir şey bırakmayın sünnet edin” derdi. Odaya iki üç bazen dört
yer sofrası kurulurdu. O kalabalıkta ileri yaşına rağmen sol eli ile yiyeni
hemen fark eder ortadan söylerdi “Kardeş hazreti peygamber sol eliyle ne
yemiş ne de içmiştir. Sağ elle yemek içmek lazım. Sol elle yenilen içilenden
şeytanda yer içer. Evde çoluk çocuğunuza öğretin. Sağ elleriyle yiyip içsinler.


Dedik ya Müslüman her haliyle Müslüman olmalı.”
A benim şahım, hacım, cennet mekân Sultan’ım bir otobüs yolculuğunda
şoför arkadaş hacdan bahsetti “hacım ben sekiz kere hacca gittim iyi bilirim”
dedi. O anda su istedi, yanındakiler bir bardak su getirdi. Bardağı sol eline
aldı, içmeye başladı. Canım efendim hemen; “Ooo Hacı Hamit! Hacı Hamit!
Sekiz kere hacca gittin, Allah ey ede (Allah sana iyilik versin), yine de sol
elinle su içiyorsun kardeş” dedi ve bir zaman tebessüm buyurdu “Ya demek
sekiz defa hac yaptın” tebessümü bir zaman devam etti. “Evet, merhametli
olun, insan iki şeyi unutup iki şeyi unutmamalı, kendi yaptığı iyilikle kendine,
yapılan kötülüğü unutmalı. Ölümü ve Allah’ı unutmamalı. Birine bir iyilik
yaptın onu unut, yaptığın iyiliği başa kalkmak iyi bir sıfat değildir.” Birisi
ondan bir şey isterse onu mutlaka verirdi, kendinde olmazsa arar bulur verirdi.
“Birisi sana bir kötülük yaptımı onuda unut.” Kendisi kalbinde asla kin ve
nefret tutmazdı. Kimseye karşı kini ve nefreti yoktu. Devamlı sözlerinden
“mümin mümine düşman olmaz Allah’ın cc. Bir adı da mümindir, müminler
birbirine dua ederler. Nasıl dua ederler? Bunu beş vakit namazda yaparlar.
Tehiyyatında Esselamu aleyna ve ala İbadillahis salihin okurlar böylece
her namazda dua ederiz” derdi. “Ölümü ve Allah’ı unutma sakın haa asıl
unutulmayacak olan Allah’tır bütün hikmetin başı Allah korkusudur”
devamlı buyurduğu sözlerdendi. “Allah’tan korkan ne yapar? Emrini tutar
nehyinden ictinap eder. Ölümü unutma herkes ölecektir. Mümin önünü görür
önü kabirdir. En akıllı insan kimdir? Allah’ın emrini bilip nehyinden kaçan
kişidir. Bir kişi ben Allah’ı seviyorum derde Allah’ı zikretmezse iddiasında
kaziptir (yalancıdır). Öyleyse kişi sevdiğini anar, sevdiğini zikreder” derdi ve
zikrullahın üstünde çok dururdu. Onun hayatı Allah’ı cc. Zikretmekle
geçmiştir o tam bir ehli zikirdi. Zikrullahın nuru onun anlında parlardı,
onun cilası ve kokusu bambaşka idi. 

 

O cennet kokulu sultanıma hiçbir zaman doymadık. Her hali başka bir
âlemdi. Onun yanında bütün sıkıntılardan kurtulurduk, o bütün dertlere
dermandı,  derman olurdu. O öyle bir ilaçtı ki canlara can, gönüllere şifa,
gözlere nur, kalplere deva. O dünya ve ahiret saadeti idi. Onun
eczanesinde her derde şifa vardı. Âlim, Cahil, genç, ihtiyar, zengin, fakir
demez  herkese deva olurdu. “Evet, kardeş dedik ya kişi sevdiğini anar ta
ki her şeye cila veren bir nesne vardır, kalbin cilası zikrulllah iledir.
Azaptan necat için zikrullah gibi bir şey olamaz, velev ki şevkin kırılıncaya
kadar fisebilillah muharebe edesin. Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle teskin
olur. Siz Allah’ı öyle zikredin ki sizi görenler, deli desin. Kuran’ın manasını
bilenler için Kuran okumak efdaldir, manasını bilmeyenler için zikrullah
efdaldır” buyururdu. Zikreden Zakir Dört Şeye Muhtaçtır: 1- İhlâs. 2- Niyet.
3- Manasını Bilmek. 4- Tazim İle Yerine Getirmek. İhlâs: Biz Allah’ı
görmüyoruz ama o daima bizi görüp gözetendir. Niyet: Yalnız Allah rızası için
olmalıdır. Manasını bilmek: Kişi yaptığı zikrin manasını bilmeli, ne dediğini
bilmeli.Tazim ile yerine getirmek: Kişi kendi acizliğini bilmeli. “Evet, Allah’ı
çokça zikredin, bire ikiye şeytan yanaşır üçe dörde yanaşamaz. Bir araya gelin
zikredin,  herkes dersini yapsın. Bir saati (kurma saat) yirmi dört saatte kurmak
lazım, yoksa durur. Dersinizi geçirmeyin, devamlı tespihinizi cebinizde gezdirin.
Elini cebine atarsın eline gelir, bir tesbih okursun, zikrullah edersin.” buyururdu.
Çiftçiler için “höö” diyeceğin yerde “huu” de, derdi. Öyle ince noktalara dikkat
ederdi ki, derdi ki: “Allah’ın en büyük düşmanı camiden zikrullahı men edenlerle
camiyi yıkmaya çalışanlardır.

 

Siz zikredin, zikredin Allah’ın zikrini men edenler
ikiyüzlü hain münafıklardır.” Kendisi 1980’de camiden zikrullahı men etmeye
çalışanlara karşı büyük bir azim ve gayretle yüzlerine söylemiştir. “Allah’ın
zikrini camiden men eden kimmiş, kimdir? Bu zalim gelsin bakalım” derdi.
“Beni ona  götürün” diyerek azami gayret göstermiş, camide zikrullahın
devamını sağlamıştır. Zikrullah onun kemiklerine işlemişti, canını verecek
olsa da yine de zikir ederdi. O öyle zikir ehliydi ki zikrullaha başladı mı onu
bir güzellik, bir zindelik, bir hal alırdı. İleri yaşına rağmen saatlerce ayakta
durur zikir ederdi. Onun bu mübarek haline, gayretine bütün ihvan coşar, aşk
ile zikrullah eder, bir bakarsın saatler geçmiş, gönüller feyizle dolmuş,
yüzlere zikrullahın sekineti vurmuş, nurullah kalplere dolmuş. Kalpler
yatışıp teskin olmuş. Onu zikrederken seyrine doyamazdık, dalar giderdi.
Sanki küçülmüş bir çocuk kadar kalmış gibi bazen huzur tutardı, hiç
kımıldamazdı, nefes bile almaz gibi olurdu.

 

Bazen ellerini ovuşturur
şevk ile başını sallayarak; “ALLAH… ALLAH… ALLAH…” diye
seslenirdi. Onun o sesine canlar kurban olsun, benim canım, tatlı
sultanım, gözümün nuru, dermanım yoluna kurban olayım. Onun
kapısı bir gül bahçesi gibi, içeri gir hizmetini et, güllere su ver, diplerini
çapala, hizmetini Allah için yap, eğer gülün açmazsa boynumu vur,
elin geri boş dönerse elimi kes. O efendim, zahirde de gani, batında da
gani idi, hep verirdi tevazu ederdi. “Kardeş bizde iş yok ama Allah’ın
izni ile kolumuz sağlamdır, direk Resulullah’a gider. Bir gemi sağlam
oldu mu taifesinde kör, topal, hastada olsa o gemi sahile varır, gemimiz
sağlamdır. Allah’a şükürler olsun pirimiz evladı Resulden Seyyid Ahmed
Rufai’dir. Ravzayı Mudahhara’da kabri saadete varıp “ya ceddi elini
öpmeye geldim, uzat o mübarek elini öpeyim” dedi de, Resulullah kabri
saadetinden elini uzattı, o da öptü sonra mescidin eşiğine yatarak beni
herkes çiğnesin geçsin dedi. Büyük veliler öbür kapılardan çıktılar. Boynunu
büker ilave ederdi.

Eller yahşi biz yaman,
Eller buğday, biz saman,
Buğday olup, dibe dulunacan, (batacaksın)
Saman olda yüzde yüz.