Kime Benziyoruz?

e-Posta Yazdır PDF

İnsan kelimesinin ünsiyetle akrabalığı vardır. Ünsiyet, bir şeye yakınlık duymak, alışmak anlamına gelir. İnsan da bulunduğu yere ve ortama en çabuk ayak uyduran, an hızlı alışan varlıklardandır. Çünkü insanın yapısı etkilemeye ve etkilenmeye açıktır. İnsanın bu yapısı olmasaydı insan değişemez ve gelişemezdi. Kültürel ve ilmî yönden ilerleyemezdi.

İnsan ne melekler gibidir ne de şeytanlar gibi. Melekler kötülük yapamazlar, isyan edemezler. Çünkü onlar bu şekilde yaratılmamışlardır. Onların hırsları, tamahları, özentileri, nefsanî duyguları yoktur. Şeytanlar ise iyilik yapamazlar. İnsanın kendisinden önce yaratılan cinlerden ve meleklerden farklı olarak hem kendisini yükseltecek hem de alçaltacak sıfatları vardır. O, hem meleklerin üzerine çıkabilecek hem de hayvanlardan daha aşağı bir derekeye düşebilecek bir yapıya sahiptir.

İnsanı iyi olana teşvik eden ve onu hırslarının, emellerinin, kötü duygularının esiri olmaktan kurtarmaya çalışan din, işte tam da bu noktada hava gibi su gibi zaruri bir ihtiyaç haline gelir. Dinin amacı insanı “iyi insan” yapmaktır. İyi insanların etkin olduğu, çoğunlukta olduğu bir toplumdan da “iyi toplum” teşekkül eder. Böyle bir çevrede yaşayan insan mutlu insan haline gelir.

Bu manada dinin dönüştüren bir yapısı vardır. İnsanlık tarihi şahittir ki canavar ruhlu, zalim, şakî, günahkâr nice insan, Allah’ın dini ile tanıştıktan sonra değişmiş, başkalaşmış, huzur bulmuş, huzur vermiş, “insan gibi insan” oluvermiştir. İslam ile tanışan insan artık yeni bir insandır. Hayatına yeni bir anlam gelmiş, hayatı yeniden renklenmiştir.

Kuran, İslam’ın insana kazandırdığı bu özelliğe dikkatimizi çeker;

“(De ki: "Hayatımız) Allah'ın rengi (ile renklenir!) Kim (hayata) Allah'tan daha güzel renk verebilir, eğer gerçekten O'na kulluk ediyorsak?" [Bakara,138]

Buna göre, kabul ettiğimiz dinin eseri, izi, kokusu, rengi hem kendi hayatımızda hem aile hayatımızda, hem sosyal hayatımızda belli olmalıdır.  Düşünce dünyamızda, iş dünyamızda, aile hayatımızda, komşuluk ve arkadaşlık ilişkilerimizde, kendi evimizin düzeninde daima ve her zaman inanç değerlerimizin izi, Hazreti Peygamberimizin kokusu, vahyin rengi kendisini göstermelidir.

İnançlarımız, günlük hayatımız, sevinçlerimiz, hüzünlerimiz, kıyafetlerimiz, tatillerimiz, selamlaşmalarımız, alışverişlerimiz, ev eşyalarımız ve ev düzenimiz, ideallerimiz, hayallerimiz, umutlarımız, emellerimiz, alışkanlıklarımız… hayatımızı kuşatan her ne varsa her şeyde peygamber kokusu, vahyin izi, İslam’ın rengi ne kadar belli oluyor? O kokuyu, o tadı, o rengi alamıyorsak eğer, soralım kendimize; Ben kime benziyorum? Biz kime benziyoruz? İçinde yaşadığımız toplum kime benziyor?

Sosyal çevre, eğitim ortamı, televizyon dizileri, internet arkadaşlıkları, gazete haberleri, televizyon reklamları, teşvik edilen alışkanlıklar, özendirilen hayat tarzları, normal karşılanan çarpık ve dinen mahzurlu yasak ilişkiler... bütün bunlar ile kuşatılmışken dimağlarımız, kalplerimiz, tüm zamanlarımız, nefislerimiz ve nesillerimiz bizler de tüm bunlara ayak uydurmuş, alışmış, insan olmanın bir gereği olarak ünsiyet kazanmış bir halde bizi biz yapan değerlerden uzaklaşıyor muyuz?

Dönüşüyor muyuz, dönüştürüyor muyuz? Bir tencere sütün içine bir kaşık yoğurt koyduğunuzda bir kaşık yoğurt süte dönüşmez bilakis bir tencere süt yoğurt haline gelir. İnsanlar da iki türlüdür: Süt gibi olanlar, yoğurt gibi olanlar.  Bazı imanı kuvvetli, karakteri sağlam, ahlaken yüce insanlar bir topluma gider tüm toplumu kendine benzetir. Medine’ye peygamberimizden önce giden ve bir çok kimsenin İslam’la şereflenmesine vesile olan Musab b. Umeyr gibi, Türkmen illerini dönüştüren Hoca Ahmed Yesevi gibi, Anadolu’yu toptan değiştiren Hacı Bektaş-ı Veli gibi… Bazı insanlar ise bir kişiyle arkadaşlık yapar, televizyon müptelası olur, internete takılır, sosyal çevreye ayak uydurur, hevasının peşinden koşturur, nihayet değişir, başkalaşır, kendinden uzaklaşır ve kaybolur gider.  

Kuran, böyle bir tehlike karşısında inanç değerlerinden uzaklaşmamak, yok olup gitmemek için bize şunu emreder:

 “Sırf Rabb'lerinin rızasını dileyerek sabah- akşam O'na yalvaranlarla birarada olmaya kendini zorla. Dünya hayatının çekiciliğini isteyerek böyle kimseleri gözardı etme. Adımızı anmayı kalbine unutturduğumuz ve ihtiraslarına tutsak olarak kendini akıntıya kaptırmış kimselerin arzularına uyma.” [Kehf, 28]

Üzüm üzüme baka baka olgunlaşır demişler. Madem insan çevresinden olumlu veya olumsuz etkileniyor, o halde bize düşen kendimize, ailemize ve çoluk çocuğumuza iyi bir çevre oluşturmak, iyi komşular, iyi arkadaşlar bulmaktır. Yoksa anne ile kızı arasında mesafe, nine ile torunu arasında uçurum, nesiler arası çatışma olması kaçınılmaz olur ve olmuştur. Merhum şair Necip Fazıl, İslam yurdu olan bu topraklardaki nesiller arası değişimi 1947 yılında bakın nasıl özetlemiş:

Üç katlı ahşap evin her katı ayrı âlem,

Üst kat: Elinde tesbih, ağlıyor babaannem,

Orta kat: “Mavs” oynayan annem ve âşıkları,

Alt kat: Kız kardeşimin “Tamtam”da çığlıkları.

 

Bir kurtlu peynir gibi, ortasından kestiğim;

Buyrun ve maktaından seyredin, işte evim!

Bu ne hazin ağaçtır, bütün ufkumu tutmuş!

Kökü iffet, dalları taklit, meyvesi fuhuş.

Bizim toplumumuzda kendine yabancılaşma, başkalaşma eğilimi şimdi başlamadı. Bu yüzyılın başından itibaren bu eğilim hep vardı. Âlimlerimiz de ellerinden geldiğince bu batılılaşma / yabancılaşma hareketinin önüne geçmeye çalışmışlar ve bu toplumu ayakta tutacak manevi değerleri insanlara aşılamaya gayret etmişlerdir.   Çünkü başta âlimlerimiz olmak üzere hepimizin, yaşadığımız topluma kendi inanç değerlerimizi aşılamak diye bir meselemiz vardır veya olmalıdır.

Bu mücadeleler bağlamında merhum İskilipli Atıf Hocamıza ve onun “Frenk Mukallitliği ve Şapka” isimli eserine değinmemiz gerekir. 1924 yılında kaleme aldığı -yaklaşık on sayfalık- bu eseri onun hayatına mal olmuştu. 1926’da soğuk bir şubat günü  –kitabın yazıldığı dönemde şapka kanunu henüz mevcut olmadığı halde- kanuna muhalefetten idam edildi. Yıllarca mezarının yeri bile söylenmedi. Acaba bu eseri bu kadar önemli kılan neydi?

Bu yüzyılın başlarında bu topraklarda toplumsal bir dönüşüm ve değişim yaşanmaktaydı. Bu değişimin temelinde, batılılar gibi giyinerek, dinle diyanetle ilişiği keserek çağdaş, medeni, ileri bir toplum olunacağı zannı vardı. Bunun için İslam medeniyetinin bayrağı indirildi ve batı medeniyetinin bayrağı göndere çekildi. İşte merhum İskilipli Atıf Hoca kuru bir taklide dayanan bu değişimin, batılı değerleri mutlak hakikat gören bu dönüşümün doğru olmadığını kendi lisanıyla ve dini gerekçelerle söylemeye çalışıyordu. Bunu izah ederken daha çok “kim bir topluma benzemeye özenirse o da onlardandır” [Ebu Davud 4, 44] hadisini esas alıyordu.

Maalesef düğünlerde, derneklerde, yılbaşı eğlencelerinde, çarşıda, pazarda gördüğümüz ve “müslüman ülke, müslüman insanlar” görüntüsü vermeyen manzaralar bazen bizi ümitsizliğe sevk edebilir. Orada İslam’ın rengini, peygamberin izini, Allah’ın boyasını bulamayabiliriz. Yine de bu topluma İslam’ın mayasını çalan, iman tohumlarını gençlere aşılayan sahabe yüzlü insanların var olduğunu bilmek hepimizi mutlu ediyor. Onları görmek ve kim olduklarını bilmek istiyorsanız çevrenize bakmanız yeterlidir.