ALLAH Diyen Mahrum Kalmaz

e-Posta Yazdır PDF

İnsanoğlunu bekleyen en büyük tehlike kanaatimce, unutmasıdır. İnsanın Rabbini unutması, geldiği yeri unutması, insan olarak ifade ettiği anlamı unutması, hayatın maksadını unutması ve kendisini bu dünya hayatında yalnız, sahipsiz, sınırsız ve sorumsuz zannetmesidir.  İnsanın kendini yaratanından bağımsız hissetmesi, onu kibre sevk etmiş ve başı dertten kurtulmamıştır. Dikkat edilirse insanoğlunun en rahat dönemi benliğinden uzak olduğu dönemlerdir.

   Örneğin anne karnındaki çocukta benlik yoktur. Bunun için her ihtiyacı onu var eden tarafından en iyi şekilde giderilir. Çocuk hiçbir gayret sarf etmeden, barınma, korunma, beslenme ihtiyacı karşılanır. Dünya’ya gelir gelmez annesinin vücudu ona göre hazırlanır ve alması gereken tüm gıdalar yapısına uygun olarak anne sütünde hazır edilir. Çocuk büyüyüp ben ben dedikçe, Allah da onu kendi benliği ile baş başa bırakır ve insan eski rahatlığını kaybeder. Artık tüm ihtiyaçlarını kendisi karşılamak zorunda kalır.
   Büyük âlim Bediuzzaman Said Nursi, risalelerinde besmele’nin yorumunda bir benzetme anlatır.  Buna göre bir padişahın iki adamı ülke durumunu görmek için yolculuğa çıkacaklardır. Olur ya başlarına bir şey gelir, sıkışırlarsa kullanmak üzere adamlardan biri padişahtan bir berat ve izinname almış.

   Diğeri ise, benim berata, belgeye ihtiyacım yok, aklım var. Ben kendime yeterim, diyerek izinnameyi almamış. İkisi de ayrı ayrı yolculuğa çıkmışlar. Yolculuk hali bu. Bir sıkıntı anında ilki izin nameyi göstermiş ve izzet, ikram, hürmet görmüş.

   Bir eşkıya ile karşılaşınca ben falancanın adamıyım demiş ve eman bulmuş. Diğeri ise dara düştüğünde nereye girse kovulmuş. Eşkıya ile karşılaşmış soyulmuş. Ben falancanın adamıyım, onun tarafından vazifeli gönderildim dese de kimse ona inanmamış. Aylar sonra ilki gayet bakımlı, sıhhati ve morali yerinde saraya dönmüş. Diğeri ise, aç susuz, per perişan nice zaman sonra saraya dönebilmiş. Bu kıssadan alınacak ders şudur ki dünya yolculuğunda her kim kâinatın sahibini ve efendisini unutmadan hareket ederse rahat eder yoksa musibetlerden kurtulamaz. Gönlünde, ailesinde ve çevresinde huzur bulamaz.

   Allah’ı unutmama, onu daima hatırda tutmanın İslam dinindeki adı zikirdir. Zikir, Allah ile yaşamak, onu daima gündeminde tutmaktır. Kuran bir çok ayette insanı çevresine bakmaya, kâinatı incelemeye teşvik eder. O, evrendeki olağanüstülükten bize haber verir.

   Kurana göre kâinattaki her şey bize Allah’ı anlatır. Dolayısıyla insan her nereye baksa orada Allah’ın eserini bulur. Bu bilinçle hayatını sürdüren insan Rabbini unutmaz. Rabbini unutmayan insan kolay kolay hata, isyan ve zulüm işlemez. Onda gurur, kibir, kendini beğenme olmaz.  Nitekim insanı çevresinde olanları düşünmeye davet eden bir ayette şöyle buyrulur:

   “Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah'ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru!” [3.191]

Gaflet, İnsanın Kendine
Yaptığı En Büyük Haksızlıktır

   Allah’ı unutmanın dindeki ifadesi, gaflettir.  Gaflet, -haşa- Allah yokmuş gibi, onu hesaba katmadan yaşamaktır. Gaflet, insanı iman zafiyetiyle yakalar onu münafıklık ve küfre kadar götürür. Allah Teala Kuranda Allah’ı az hatırlamayı münafıklık alameti olarak zikreder.  “Şüphesiz münafıklar Allah'a oyun etmeye kalkışıyorlar; halbuki Allah onların oyunlarını başlarına çevirmektedir. Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah'ı da pek az hatıra getirirler. [4.142]

   Bütün İslam âlimlerinin, tüm tasavvuf büyüklerinin talebelerine yaptıkları en önemli tavsiye,  gafil olmamalarıdır. Zaten bizzat Kuran’ın kendisi müminleri bu konuda uyarır; “Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam Rabbini an. Gafillerden olma.” [7.205]

   Allah’tan gafil olan insan, nefsinin, süfli arzularının, dünya sevgisinin esiri olur. Giderek rahmet ve merhametten, insani duygulardan uzaklaşır. Her şeye sahip olsa da huzurlu ve mutlu olamaz. Ruhunda hep bir boşluk hisseder. Çünkü insan ruhundaki boşluğu ancak iman nuru doldurabilir. Kuran, gönlünü Allah’ın zikri ve manevi duygularla dolduranlar hakkında buyurur ki; “Bunlar, iman edenler ve gönülleri Allah'ın zikriyle sükûnete erenlerdir. Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur.” [13.28]  Her şeyi olduğu halde bir türlü mutlu olamayan, saadeti eroinde, uyuşturucuda, alkolde arayan fakat bulamayan, aksine her geçen gün gittikçe yalnızlığa gömülen, çaresizleşen insanların televizyonlarda, gazetelerde ve belki çevremizdeki ibretlik hayatları bu ayetin hakikatini açıkça ortaya koymuyor mu?  
Bir ömür iman’ın nuruna, İslam’ın hakikatine sırt dönmüş insanları tasvir ederken Kuran şöyle buyurur; “Kim de beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.” [20.124]  Ahiretteki bu körlük, gafil olan kimsenin kainatta her şey Allah’ı anlatıp dururken hiçbirini görmemesinin manevi bir cezası ve karşılığı olsa gerektir. Adeta, insanı uyaran ve ona, Allah’ı anlatan bunca hakikati görmeyen gözün cennet nimetlerini görmeye de hakkı yoktur, denmek istenmiştir.

Zikir, En Yüksek Terbiye
Metodudur

   Allah’ı hatırda tutmak insanı gafletten, nefsinin esiri olmaktan kurtarır ve onu terbiye eder. Belki bu yüzden Osmanlıda padişahın katıldığı törenlerde herkes, padişahım çok yaşa, diye seslenirken meşayıh da, gururlanma padişahım senden büyük Allah var, diyerek onun nefsaniyetini törpülüyorlar ve onu Allah’ı unutup gaflete düşmekten muhafaza etmeye çalışıyorlardı.

   İnsanı geçmişte ve günümüzde meşgul eden, ömür sermayesini boş şeylerde tüketerek zayi eden bir çok uğraşlar vardır. Kainat boşluk kaldırmıyor. İnsanın kafatasında bulunan yedi delik (iki göz, iki kulak, iki burun ve bir ağız) doğru ve meşru işlere yönlendirilmezse şeytan ve nefis onları oyalayacak bir şeyler buluyor. Bir ayette Allah Teala bizi şöyle uyarır; “Kim Rahmân'ı zikretmekten gafil olursa, yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz.” [43.36]

   Televizyon dizileri, boş arkadaş sohbetleri, haddinden fazla yeme içme, isyan ve günah dolu şarkı türkü, malayani şeyler hep ömrümüzden gidiyor ve kalbimizi meşgul ediyor. Buna karşılık insanın dünya yolculuğunda onu sahil-i selamete götürecek ve Allah’a ulaştıracak rehberler ve öğretmenler mesabesinde olan tasavvuf büyükleri de -her tarikatte farklı şekillerde de olsa- bazı usullerle insanı bu tehlikelerden korumaya çalışmışlardır. Gözünü, gönlünü haramdan korumak, eline, diline, beline, sahip olmak, kalbini Allah ile, dilini onun zikri ile meşgul etmek, farzların yanında nafile ibadetlere devam etmek, bu prensiplerin en başında gelmektedir. Uyarılara dikkat eden ve ev ödevlerini yapan her öğrenci, bu ahlak,  edep ve insanlık okulundan büyük bir terbiye alarak yoluna devam etmektedir.

Zikir, Farkında Olmaktır

   Hazreti peygamberimiz beş vakit namazların ardından 33 defa sübhanellah, 33 defa elhamdulillah ve 33 defa Allahu Ekber denmesini ümmetine tavsiye etmiştir. Bu vazife, bir tarikate mensup olsun veya olmasın tüm müslümanların günlük asgari zikirlerindendir. Peki, neden bu lafızlar? Bu lafızlardan anlıyoruz ki İslam fark etmeyi ibadet saymıştır. Müslüman, çevresine bakacak ve oradaki eşsiz ahengi, ilmi, kudreti görecek, Rabbini hatırlayacak ona hayran olacaktır.  Bu hayranlık karşısında söylenecek söz sadece sübhanellah’tır. Yâ Rabbi seni eksikliklerden tenzih ederim!

   Bizler hayret verecek bir işle karşılaşınca sübhanellah deriz. Bu tesbih cümlesi aynı zamanda bir hayret ifadesidir. Bu manada hayret etmek en insani özelliktir ve ibadettir diyebiliriz. Zira hiçbir hayvan hayret etmez, hayran olmaz. Detayı gören, kuvveti, kudreti ve ahengi gören fark eder ve hayreti artar. Hayreti artanın o yaratıcıya hayranlığı artar. Subhanellah bu halin sözle ifadesidir.

   Tüm bu yaratılmışın insan için hazırlandığı ve düzenlendiğini anlayınca söylenecek söz elhamdulillah’tır. Ya Rab, sana hamdolsun. Bütün bu nimetleri benim için hazırlamışsın.

   Bu kâinat içinde kendi durumunu anlayan, her şeyin her şeyle ve her şeyin bir şeyle olan irtibatını kavrayan, alamdeki birliği, düzeni gören insan ise Allahu Ekber demekten kendini alamaz. Allah’ım ne büyüksün! Allah’ım en büyüksün!

   İşte bu fark ediş insana manen hayat verir. Hayatın anlamını kavrar, huzur bulur. Değilse insanın bu evrendeki yerinin ne olduğunu anlamadan her hangi bir canlı gibi yaşamaya devam eder. Hazreti peygamberimiz, “Rabbini zikreden kimse ile zikretmeyen kimsenin örneği diri ile ölü gibidir.” Buhari, 5/2353 buyurarak zikreden bir gönlün bu uyanık hali ile gafilin hiçbir şeyden habersiz olan kalbî durumunu özet olarak açıklamıştır.
Büyüklerin Hali

   Hatırlıyorum da zikir bizim hayatımızda bir lüks ve fantezi gibi durmazdı.  Tam hayatın içinde  doğal olarak yaşanırdı. Çoğu okuryazar bile olmayan köylü amcalarımızın, teyzelerimizin, dedelerimizin hep dilindeydi zikir. Onlar çok kızdıklarında bile “lâ havle.. ” çekerlerdi.  Veya “fe sübhanellah, lâ ilahe illallah” derlerdi. Bir işte birbirlerini coşturmak, bir işe kalkışmak için “haydi Yâ Allah” nidası yeterliydi. Komşu teyzeler çeşit çeşit zil melodilerinin henüz olmadığı dönemde birbirlerine yine Allah’ın adıyla, “hûû komşu” diyerek seslenirlerdi. Allah’ın selamıyla birbirlerini karşılar, ayrılırken birbirlerini Allah’a emanet ederlerdi.  Onlar Allah’ı dilinden düşürmedikleri için Allah’ta onları rahmetinden bereketinden, lütfundan esirgemiyordu. Çünkü Kuranda vadi vardı;  “Öyle ise siz beni anın ki ben de sizi anayım.” [2.152]

   Onun adını zikreden, onun kapısını çalan ne zaman boş dönmüş ki. Rahmetli annemin bir sıkıntı anında daima söylediği “Allah diyelim. Allah diyen mahrum kalmaz” sözü hala kulaklarımdadır. Evet, bi’t tecrübe sabittir ki, Allah diyen mahrum kalmaz.