Hâcer; Allah’ın Evinin Ebedi Hizmetkârı

Yazdır

Yine bir hac zamanı geldi. Hac ve kurban denince akla öncelikle Hz. İbrahim ve Hz. İsmail gelir. Oysa ailenin çok önemli bir parçası var ki onun üzerinde yeterince düşündüğümüz söylenemez: Hz. Hâcer.

   Kimdir? Nedir? Nereden gelmiştir? Mısır’dan Filistin’e, oradan Mekke’ye uzanan yolculuğun hikâyesi neydi? Uçkuruna düşkün bir zalimin sarayında hizmetçilik ederken nasıl olup da Allah’ın evinin ebedi bekçisi bir hanım, bir peygamber eşi ve neslinden iki peygamber gelen mübarek bir anne oluvermişti? Hac ayı vesilesiyle bu yazıda Hz. Hâcer annemiz ve onun ibretlik hikâyesi üzerinde duralım istedik.

Hâcer’in Hz. İbrahim’le Karşılaşması

   Bilindiği gibi Hz. İbrahim, yaşadığı dönemde büyük bir tevhid mücadelesi vermişti. Onun mücadelesi, kendini tanrı zanneden nemrutlara ve taştan yonttukları putları tanrı kabul edip onların önünde ibadet etmeyi normal gören cahilî anlayışa karşıydı.

   Hz. İbrahim, Urfa’da İslam’ı yaşama imkânı kalmayınca eşi Sâre ile beraber Mısır’a gitti. Ne var ki, bir gammazın fitlemesiyle, uçkuruna düşkün zalim kral şehre gelen Hz. İbrahim’in yanındaki güzel hanımdan haberdar olmuştu. Hz. İbrahim’e onun kim olduğunu sordu. Hz. İbrahim’de onun, (din) kardeşi olduğunu söyledi. Bunun üzerine zalim kral Hz. İbrahim’e bir takım hediyeler verdi ve Sâre’yi yanında zorla alıkoydu. Sâre, namaza durdu ve kendisini ondan koruması için Allah’a dua etti. Kral, Sâre’ye sahip olmak isteyince sara hastası gibi yere düştü. Sonra Sâre’ye dokunmayacağına dair söz verdi ama iyileşince aynı kötü arzusunu yine gerçekleştirmek istedi. Bu durum üç kez tekrarlandı. Üçüncüsünde kral bu ailedeki olağan dışılığı anladı ve emelinden vazgeçti. Sâre’ye cariyelerinden Hâcer’i hizmetçi olarak hediye verip onu salıverdi.

   Hâcer annemizin Hz. İbrahim ve ailesiyle tanışması ilk böyle gerçekleşti. Hz. İbrahim’in, iki kişi ile başladığı Mısır yolculuğu üç kişi ile tamamlandı. Artık yanlarında hizmetçileri Hâcer olduğu halde Mısır’ı terk edip Filistin bölgesine, Ken’an diyarına gelip yerleştiler.

   Zalim kralın evinde hizmet eden sıradan zenci bir cariye olan Hâcer annemizin serüveni de böylece başlamış oldu. Sonraki olaylara bakınca insan, “Hz. İbrahim’in Mısır’a gitmesi, kader planında acaba sırf Hâcer’in oradan alınması ve İbrahim ile tanıştırılması için miydi?” diye düşünmeden edemiyor.

Hz. İbrahim İle Evliliği

   Hz. İbrahim’in Sâre’den çocuğu olmamıştı. Sâre, kendi arzusu ve talebi ile hizmetçisi Hâcer’i kocası Hz. İbrahim’e ikinci eş olarak verdi. Böylece İbrahim’in evinde bir çocuk sesi duyulabilecekti. Çocuğa duyduğu özlem Sâre’yi böyle bir çözüme itmişti. Artık Hâcer, Allah teala’nın kendisine halil’im (dostum) dediği bir Peygamberin eşiydi. Hz. İbrahim seksen yaşının üzerinde olmasına rağmen bu evlilik meyve vermiş ve İsmail adında bir çocukları olmuştu.
Bu çocuktan birkaç sene sonra o yıla kadar çocuğu olmayan Sâre validemizin de bir çocuğu oldu. Ona da İshak adını verdiler. Doğan bu çocuk Hâcer annemizin Filistin bölgesinden ayrılıp kutsal belde, mescid-i haram’ın bulunduğu vadi’ye göç etmesinin gerekçesi oldu. Zaten Hâcer isminin anlamı da hicret eden değil miydi? Onun hicreti henüz bitmemişti. İkinci çocuk, Hâcer’in Mekke’ye gidişinin bir bahanesi olmuştu. Evet, Hâcer Mekke vadisine gitmeliydi. Çünkü onun neslinden olacak son peygamber o topraklarda dünya’ya gelecekti.
Mekke Vadisine Gidişi

Bazılarının zannettiği gibi aile içi bir kavganın neticesi olarak değil, ilahi bir işaretle Hz. İbrahim,  Hâcer’i ve henüz kundaktaki İsmail’i aldı ve bin kilometrelik yolu yaya giderek onları Mekke vadisine götürdü. Eğer bu hicret ilahi bir işaretle değil de Sâre’nin kıskançlığının sonucu olsaydı Hâcer’i Sare’nin göremeyeceği yakın bir yere, bir köye gidip bırakırdı. Neden hiçbir yerleşimin olmadığı, yaşama olanaklarının bulunmadığı bir yere gidip onları bıraksın?

   Mekke vadisi volkanik dağların arasında dar bir vadiydi. Su ve yeşillik olmadığı için yerleşmeye uygun değildi. Hz. İbrahim, hanımı Hâcer ve ufak çocukları İsmail’den oluşan kafile bu vadide konakladı. O tarihte Mekke'de hiç kimse yoktu.

   Hz. İbrahim Hâcer 'le İsmâil'i Mescid-i Harâm'ın bugün bulunduğu yerin yakınına bıraktı. Yanlarında sadece içi hurma dolu meşin bir dağarcık ve içi su dolu bir kırba vardı. Sonra İbrahim gitmek üzere geri döndüğünde Hâcer de peşi sıra onu takip etti ve: “Ey İbrahim, bizi bu vadide bırakıp da nereye gidiyorsun? Burada ne bir insan ne de bir hayat eseri var” dedi. İbrahim ona dönüp bakmayınca Hâcer:  “Bizi burada bırakmanı Allah mı sana emretti?” diye sordu. İbrahim: “Evet, Allah emretti!” diye cevap verdi. Bunun üzerine Hâcer :“ Öyle ise Allah bize yeter, O bizi bırakmaz!” dedi. İşte Hâcer’i Hâcer yapan bu teslimiyetiydi. Hangi insan buna razı olabilir ki. En ufak bir tereddüt yok. “Madem Allah’ın emridir başım gözüm üstüne”  demek, İslam’ın ve imanın özü olan tam bir teslimiyet ifadesinden başka bir şey değil. Hz. İbrahim oradan ayrılmadan önce onları Allah’a ısmarladı ve onlar için dua etti sonra dönüp gitti. Artık Hâcer, oğlu ile baş başa kalmıştı. Bir müddet sonra yiyecek ve içecekleri tükendi. İşte o andan sonra yer ve gök o annenin oğlu için çırpınışına, Safa ve Merve tepeleri arsındaki çaresiz koşuşturmasına şahit olmaktadır. Bu çaresizlik içerisinde son defa Merve tepesi üzerine çıktığında çocuğun ağlayışının kesildiğini fark etti. Onun tarafına baktığında zemzem kuyusunun yerinde bir melek (Cebrail) gördü. O Melek ayağının topuğuyla yahut kanadıyla yeri kazıyordu. Nihayet su göründü.1

   Demek, Hacer teslimiyeti gösterebilsek Allah çöllerden nice billur pınarlar çıkaracaktır bizim için. Zemzem, Hacer sabrını, sa’yini ve teslimiyetini gösterebilenlerin hakkıdır. Safa ve Merve tepeleri arasında gidip gelmek demek olan sa’yin kelime anlamı, çalışmak, çabalamaktır. Bu gün, üzerine düşen sorumlulukları yeterince yerine getirmeyen, Hacca gittiği halde Hacer tavrı gösteremeyen dünya Müslümanlarının, sıkıntılı zamanlarda gönüllerine su serpecek zemzem beklemeleri ve Allah’tan yardım ummaları ham hayalden ibaret boş bir avunmadır.

   İsmail büyüdü, yetişkin delikanlı oldu. Hz. İbrahim onları ziyarete geldiği bir gün Allah Teala, İsmail’in kurban edilmesi emrini verdi. Bu, elbette Hz. İbrahim için bir imtihan olduğu kadar, belki ondan daha çok bir anne olarak Hz. Hacer için daha büyük bir imtihandı. İşte o çok sevdiği, kendinden bir parça olan İsmail, canlı canlı bıçak altına yatacaktı.  Hz. Hacer şeytanın bütün iğvasına rağmen yine tevekkül etmiş, Allah’ın emrine rıza göstermişti. Bu rızalarının karşılığı olarak Allah, İsmail’lerini onlara bağışlamıştı.

Hz. Peygamberimiz Hz. Hacer soyundan gelmiştir. Onun babası Abdullah da kurban edilecekken son anda kurtulmuştu. Bu yüzden Hz. Peygamberimiz “ben iki kurbanlığın oğluyum” buyurur. Allah, haccı, gücü yeten tüm Müslümanlara ömürde bir defa farz eylemiş, Kurban’ı da çok büyük bir ibadet olarak bizden istemiştir. Hz. Hacer’in bastığı yerlere basan, safa Merve arasında Hacer gibi koşuşturan ve en nihayet canı, cananı, hiçbir şeytanın veya nefsin iğvasına kapılmadan, onun yolunda feda edebilen, kısaca Hacer gibi olabilenlerin de geçmiş tüm günahlarını affedeceğini müjdelemiştir.   Zaten hac ve kurban, Hacer olmaktan başka nedir ki. Hâcer annemiz, doksan yaşında vefat ederek Hicr'e defnedilmiştir. Hicr, Kâbe’nin içi sayılmaktadır. Allah, Hacer validemizden o kadar memnun olmuş ki onu kendi evine almış, evinin halkı yapmıştır. Şimdi o, Beytullah’ı ziyarete gelen Allah’ın misafirlerini onun evinde beklemekte, onları Allah’ın evinde ağırlamaktadır. Hz. Hacer, uzaktan gelen misafirlerine bugün bile zemzem ikram etmeye devam etmektedir. O artık, Allah’ın evinin ebedi hizmetkârıdır.
............................................
1)Bkz. Buhari, 1381