Oruç Neyi Tutmalı

e-Posta Yazdır PDF

Oruç ayı Ramazan geldi. Evet, oruç ve açlık ayıdır Ramazan. Bu ayda, aç olmanın, aç kalmanın ne demek olduğunu ve açlık çekenlerin neler hissettiğini bilerek ve düşünerek değil bizzat yaşayarak anlamaya ve hissetmeye çalışırız. Zaten açlık, ancak yaşandığı takdirde tam olarak anlaşılabilecek bir duygudur. Bunun ötesinde Allah için, o emretti diye aç kalmak, zor ve çileli gibi gözüken bu halin bir zevk ve ibadet neşesi içerisinde geçirilmesine vesile olur.  Bu yüzden özellikle bu ayda düşkünlere karşı daha bir merhametli, daha yumuşak huylu, çevresinde yaşayan insanlara karşı daha duyarlı ve belki bu yüzden çocuklar dâhil, oruca karşı daha bir istekli ve ısrarcı oluruz.

   Oruçlu olmak, aç durmak değildir. Öncelikle mübarek aylar ile başlayan bir hazırlık süreci var ki bu insanı ruhen ibadete hazırlıyor. İkinci olarak özellikle ibadete niyet etmek, yani ibadet şuuruyla ve Allah için hareket etmek, nasıl bir karşılık beklediğimiz birini diğerinden ayırıyor. Niyet ile insan sınırlarını belirliyor ve kendi hareketine bir kimlik vermiş oluyor. Bu, önemli bir kurumun girişinde kimlik kontrolü yapmak gibi bir şey.

   Peygamberimiz bir hadislerinde; “inanarak ve karşılığını Allahtan bekleyerek kim oruç tutarsa geçmiş günahları bağışlanır” buyuruyor. Demek ki önce yaptığımız şeyin gelenek, örf, adet, desinler diye değil bir ibadet olduğuna inanarak ve manevi bir hazla yapmalı, sonra bu ibadetin karşılığında yalnız Allahın rızasını ve memnuniyetini istemeliyiz.

   Oruç, sınırlarını bilmektir. Oruç ve oruçlunun sınırları vardır. İmsak ile başlar iftar ile sona erer. İmsak ile mümin o ana kadar kendisine meşru ve helal olan birtakım davranışlara karşı kendini tutar, onlardan uzaklaşır. Oruç bize sınırsız hürriyetin olmadığını hatırlatır. Bu açıdan oruçlu kimse başına buyruk yaşayamaz. Sınırlı ve sorumludur. Burada sınırlılık, olumsuz anlamda değildir. Aksine ona ait olanın, hak ve sorumlulukların farkında olmaktır.

   Oruç, yokluğu hissetmektir. Günümüz insanı mutluluğu maddi zenginlikte aramakta ve her şeyin sahibi olanların huzur ve mutluluğa da sahip olduklarını düşünmektedir. Bu yüzden maddi imkânlardan yoksun olanlar kendini yalnız ve huzursuz hissederken, diğer yandan imkânı olanlar çocuklarının her istediğini alarak onlara mutluluk vereceklerini zannetmektedir. Oysa ‘zevk almak’ ile ‘mutlu olmak’, haz duymak farklıdır. İlki bedenin doyumu ile ilgili iken ikincisi ruhun doyurulması ile alakalıdır. Ruhun huzuru ise maddi imkânlarla değil, manevi duyumlarla mümkün olabilir. Zaten Allah Teala, bir ayeti kerimede de ‘şuna dikkat edin ki kalpler ancak Allah’ı anarak mutlu ve huzurlu olabilir’ buyurmaktadır. Batı medeniyeti bedensel ihtiyaçlarını doyurarak zevkin peşinden giderken, İslam medeniyeti, ruhunu doyurarak mutluluğu yakalamanın arayışındadır ve bunu gerçekleştirmiştir. Maddi imkânlar, bedensel zevkler bir müddet sonra alışkanlık yapmakta ve kişiye bıktırıcı gelmektedir. Bunun sonunda kişi farklı ve değişik arayışlara girmekte, çoğu kerede normal yolların dışına çıkarak sapkınlığa varan davranışlar sergileyebilmektedir. Tabi bunun sonu doyumsuzluktur. Doyumsuzluğun akibeti bunalım, huzursuzluktur. Dünyanın en zengin ülkelerinde dünyanın en fazla intihar olaylarının görülmesinin sebebi budur. Her şeyi olup huzuru olmayanların en nihayet akıbeti uçurumdur. İşte oruç, maddi imkânlara bir süreliğine ara verdirerek su gibi, ekmek gibi, sıhhat gibi, sahip olup da göremediğimiz, farkına varmadığımız o ufacık nimetlerin farkına varmamızı sağlar ve hem de yokluk içinde mutlu olunabileceğini bize gösterir.

   Oruç, iradeli olmaktır. Oruçlu kimse sahur için bir gece yarısı hiç kimse onu görmediği ve zorlamadığı halde uykusunu böler, yatağından kalkar yemeğini yer. O sıra müezzin ‘Allahu ekber’ deyip imsak vaktinin girdiğini haber verir. Oruç tutacak kimse o andan sonra ağzına ne bir lokma yemek ne bir yudum su koyar. Taa akşam vakti girip tekrar müezzin ezanı ile beraber iftarı ilan edinceye kadar bu iradesine sadık kalır. Acıkmasına rağmen yemek yemez, çok istemesine rağmen su içmez ve helalini kendisine yasak bilir. Bu durum insanda iradeyi kuvvetlendirir. Ben istersem yapabilirim öz güveninin oluşmasına yardım eder. Ona kişilik kazandırır. Oruçlunun literatüründe yapamıyorum, beceremiyorum, istiyorum ama olmuyor gibi mazeretler olmaz. Çünkü o, istediği zaman bir şeyi yapabileceğini, en temel ihtiyaçlarını bile gerekirse sınırlayabileceğini oruç sayesinde görmüş ve defalarca bunu oruç tutarak ispat etmiştir. Oruç sayesinde kişi bedeni arzularının esiri olmaz, bedeni onu yönetmez, aksine o, bedenini yönetir.

   Oruç, paylaşmaktır. Günümüz insanı maalesef gittikçe yalnızlaşmakta ve şehir hayatı da bu yalnızlığı teşvik etmektedir. Modern insan yalnızdır. İslamî anlayıştan beslenen köy hayatında insanlar, değil aynı köyden olanları yan kasabadakileri bile tanır, hal hatır eder, düğün, cenaze gibi önemli günlerine iştirak ederken şehir insanı kendi halindedir. Herkes kendi başına kalabalık içinde yalnızdır. Her zaman herkesin yapacağı birçok işi vardır. Hiç kimsenin başkasına ayıracağı zamanı yoktur.

    Ramazan ve oruç bize diğerini fark ettirir. Onlarla beraber olduğumuzu aynı anda sahur ederek aynı anda oruç açarak beraber teravih kılarak toplumda yalnız olmadığımızı anlarız ve bu bize mutluluk verir. Birçok insanın sahura kalkınca camdan veya balkondan ışıkları yanan evlere bakması, iftar vaktinde telaşla evlerine koşturan insanları seyredip mutlu olması bekli de bu yalnızlık duygusunun bir şekilde kaybolmasındandır. Bu fark ediş iledir ki minibüste iftar ezanı okununca bir beyefendi evine yetiştiremediği sıcak pidesini çıkarıp orucunu açsınlar diye bütün yolculara bölerek ikram ediyor. Komşular birbirlerini ramazanda daha bir içten hatırlıyor. Mahallede oturan ihtiyaç sahipleri araştırılıp bulunuyor. Onlarla sadece ekmeğimizi, çorbamızı değil oruç ve ramazanla beraber ruh beraberliğimizi de paylaşıyor ve nicedir unuttuğumuz insanlık yanımızı ve güzelliklerimizi hatırlıyoruz.

   Oruç, arınmaktır. İnsan ramazanla beraber Allaha ve onun sınırlarına daha bir dikkat eder, daha bir hürmet eder. Allahın istemediği davranışları yapanlar, hiç olmazsa bu ayda yapmayalım diyerek ara verirler. İçki içenler, haram işleyenler, Ramazanda bu işlerine son verirler.
   Namaz konusunda gevşek olanlar namazlarına dikkat etmeye, özen göstermeye başlarlar. Lokantalar bakarsınız Ramazanda gündüz kapalıdır. Bazı içkili restoranlar ramazanda işlemez. Kişisel olarak da insanlar giybet-dedikodudan sakınarak dillerine, karşı cinsle ilişkilerine dikkat ederek gözlerine ve iffetlerine, Allahı anarak zihinlerine, namaza devam ederek bedenlerine, zekatı vererek kazançlarına sahip çıkarlar. Ramazan sonunda aklı, fikri, zikri, bedeni ve ruhuyla tertemiz, yepyeni pırıl pırıl bir insan karşımıza çıkar. Çünkü bir Ramazan boyunca aslında biz orucu tutmayız, oruç bizi tutar. Oruç bize sahip çıkar. Bizi eğitir. Bize ruhi güzelliklerimizi hatırlatır.

   Çevremizde ve insan olarak yapımızda potansiyel olarak kötülükler bulunduğu ve bizim onlara düşme riskimiz devam ettiği müddetçe bizler de oruç tutmaya muhtacız demektir. Yoksa modern hayatın içinde, hırs ve dünyevi tamahın alabildiğine yol aldığı, ahlaki çöküntünün hızla ilerlediği, hırsızlığın arsızlığın yaygınlaştığı bu devirde oruçtan başka insanı dizginleyecek ve onu durduracak, onu ‘tutacak’ daha tesirli bir eylem gözükmüyor.

   O halde Ramazanda kazandığımız bu hasletler sonrasında da devam etmeli ve ‘oruçlu fert, oruçlu toplum’ olmalı ki yaşanabilir bir dünya olsun. Yoksa hiçbir şeyimiz emniyette olmayacak. Vesselam