Edeb yâ hû!

e-Posta Yazdır PDF

Çocukluğumuzda büyüklerimizden en çok duyduğumuz kelimelerin başında edep gelmekteydi. Edepli olmak en büyük fazilet bilinir edepten yoksun olmak ise bir insan için felaket sayılırdı. Yarının büyükleri olacak ve ülke geleceğini inşa edecek bu nesiller tamamen doğal ortamda bir çoğunun üniversite mezunu olmak şöyle dursun okuma yazma bilenlerin sayısının bile sınırlı olduğu bu çevrede insanlar edepli olmak için azami gayret ederlerdi.

   Kitaptan edep öğrenilmiyor maalesef. Belkide yeni neslin en büyük kaybı burada. İlköğretimden beri birçok şey öğreniyorlar. Okul ve dershane ortamında öğrenciye bilgi yükleniyor. Bütün bu bildikleri bilginin ötesine geçip de davranışa dönüşmüyor. Bilgiyle nesillerin arasında maddi çıkar ilişkisi var. Öğrenilecek bilgi eğer sbs veya öss gibi önemli sınavlarda soruluyorsa bu nesil için bir değeri oluyor. Değilse o bilgiye yatırım yapılmıyor çoğu kere.

   Oysa “hal sâridir” derler. Yani iyi huy da kötü huy da insandan insana geçer. Yani ahlak kitaptan değil örnek şahsiyetlerden nesillere aktarılır.  Şimdiki modern hayatta herkes kendi işinde, akşamları babalar televizyon izlerken, anneler bulaşıkları yıkıyor, çocuklar ise kendi odalarında bilgisayarlarıyla meşgul oluyorlar. Bir çatı altında yaşamak aile olmak için yeterli bir sebep değil. Böyle bir ailede fertler bir araya gelemediklerinden öğrenilmiş ahlaki kurallar da nesilden nesile aktarılamıyor. Sonuçta ortaya davranışlarından şikâyet edilen bir nesil çıkıveriyor.

   Osmanlı eğitim sisteminde özellikle karakter eğitiminin verildiği tasavvuf çevrelerinde, tarikatlarda ve onların kurumsal merkezleri tekkelerde de en fazla üzerinde durulan davranış edepti. Her şey edeple başlayıp edeple biterdi. Bunu dervişlere hatırlatmak üzere tekkelerin duvarlarına güzel bir hat ile “Edep ya hû”  levhaları asılırdı. Bazı kapıların girişinde ise “edeple giren lutufla çıkar” yazardı. Daha sonra bu yaygınlaştı. Önemli mekanlara ve hatta ev duvarlarına bu levha asılmaya başlandı. Bu levhayı gören herkes kendisine bir çeki düzen verirdi.

   Toplum adabına aykırı bir davranış sergileyen kimseler de “edep ya hu!” denerek uyarılırdı. Böylece edep toplumun yücelttiği, rağbet ettiği en önemli bir hal, en geçerli akçe haline gelirdi.
   O edep kavramının içinde neler yoktu ki;

   Büyüklere saygı açısından önce anne babaya ve daha sonra tüm büyüklere saygı ve hürmet, edebli olmanın en geçer ölçüsü idi. Ev içinde bile aile fertleri birbirinin mahremiyetine dikkat ederdi. İzin alınmadan mümkünse hiçbir şekilde ebeveyn odasına girilmezdi. Sofraya büyüklerden önce oturulur fakat onlar başlamadan yemeye başlanılmazdı. Aile büyüğü sesli olarak “bismillah” der yemeğe başlar. Bu davranışıyla hem besmeleyi hatırlatır hem de başlamak için izin vermiş olurdu. Tabakta artık bırakılmazdı. Yemek yerken ağızdan ses gelmesi edebe aykırı kabul edilir. Kaşık ve tabaklardan aşırı ses çıkarılması hoş karşılanmaz, yemek beğenmemezlik olmazdı. Bu, nimete nankörlük sayılırdı.

   Toplumda büyükler başköşeye oturur. Gençler hizmet ederlerdi. Nasihati dinlenecek büyüklerin bol olduğu o dönemde büyükler konuşur, küçükler dinlerdi. Sorulmadan söylenmez ve ancak sorulan kadar cevap verilirdi. O aile toplantıları herkes için bir okul gibiydi.

   Selamlaşmak en önemli edep kuralıydı. Selamsız sabahsız bir birinin yanından geçmek hürmetsizlikti. Büyükler küçüklere hal hatır ederler. Onlara dualar ederek sözlerini bitirirlerdi. (Anne babasına ve büyüklerine ‘kendine iyi bak’ sözü vb. edebe muğayir kabul edilir.) Yürürken bir mazeret yoksa büyüklerin önüne geçilmezdi.

   Konuşmalarda mutlaka karşıdakine iltifat edilir onu kıracak hitaplardan kaçınılırdı. Konuşmalar hürmet, saygı ve dualar ile bitirilirdi.

   Fakir ve mağdur insanların görüp özenmeleri ihtimaline karşı alış veriş malzemeleri kapalı olarak taşınır, yiyecek olanlardan mümkünse konu komşuya da ikram edilirdi. (File ve poşet sonradan çıkmıştı)

   İstemek ayıp, ikram etmek faziletti. Temel düstur şuydu; İsteme, (verilince) reddetme, (nasıl olsa veriyorlar deyip) biriktirme.
   Bir başkasının şahsiyetini rencide etmemek, ondaki bir kusuru yüzüne vurmamak ve ilan etmemek, eksiklerini ve gizli hallerini araştırmamak en temel, en asgari adab-ı muaşeret kuralıydı. Şimdi televizyon kanallarında en mahrem hallerin ifşası, en olmadık kusurların ilanı, mesleki başarı oldu. Hakaret marifet haline geldi. Maalesef bu halin de müşterileri çoğaldı.

   Bizim adet ve gelenek olarak gördüğümüz tüm bu kurallar aslında İslam’ın yücelttiği ve yapılmasını istediği kurallardı. İslam edebi yüceltmişti. İslam edepten başka bir şey değildi. Kuranın bu konuda nasıl hassas olduğunu görmek için Hucurat suresini okumak iyi bir başlangıç olabilir.
   Yoksa Hz. Ayşe’nin peygamberimizin ahlakını soran bir kimseye söylediği “sen Kuran okumuyor musun? Onun ahlakı Kuran ahlakıydı” sözünü nasıl anlarız. İşte kuranın yetiştirdiği, terbiye ettiği o peygamberin hayatı İslam eğitim modeli için en büyük rehber ve örnek olmuştur.


   Edep, incinmemek ve incitmemektir. Bu gün buna ne kadar muhtaç olduğumuz ailemizde, okulumuzda, işyerimizde, sokağımızda, siyasetimizde, ticaretimizde, ibadetimizde her geçen gün kendisini biraz daha fazla hissettirmektedir.  Ve her şeyin bir edebi vardır. Bu edebi gösteremeyen insana da söylenecek tek bir söz vardır; “Edep yahu!”