Hayâtı Namaz Gibi Yaşamak…

e-Posta Yazdır PDF

Dünya medyasında İslam veya Müslümanlar ile ilgili bir makale
yazılacağı, haber ve değerlendirme yapılacağı zaman çoğunlukla
bu, ya Kuran okuyan bir insan yada namaz kılan bir Müslüman’ın
görüntüsü ile verilir. Gerçekten de Kur’an ve özellikle namaz,
İslam’ın ve Müslümanların en önemli alâmet-i fârikalarından
biridir. Bir ayette bu şöyle ifade edilir: “Onlar gabya
inanırlar, namaz kılarlar.” [2,3] Namaz, kitabımızın işaret
levhalarının en büyüğü ve dikkat çekenidir hiç şüphesiz.
Biz biliyoruz ki Allah Teala insanlığa mesajını, emir ve
tavsiyelerini vasıtalar ile ve çoğunlukla vahiy meleği
Cebrail yoluyla ulaştırır. Bunun tek istisnası,
Hz. peygamberin miraç ile bizzat huzura kabul edilip kendisine
bir takım müjdelerle beraber namaz ibadetinin bildirilmesidir.
Elbette  bu durum, namaz ibadetinin diğer ibadetlerden daha
ayrıcalıklı tutulduğunun bir göstergesidir. Bu, aynı zamanda
namaz ile elde edilecek büyük imkânın da fiilen gösterilmesi
ve yaşatılmasıdır. Çünkü namaz bir miraç, miraç ise bir namazdır.
Namaz ile kul, Allahın huzuruna çıkabilme imkânı elde eder.

 
Fakat unutmamak gerekir ki, hayatı namaz gibi, namazı hayat gibi
olanlar ancak secdelerinde miracı yaşayabilirler. Burada hayatı
namaz gibi yaşamanın anlamı üzerinde duralım istiyorum. Malumdur
ki Hz. peygamberimizin hicretle İslam Devletine yürürken, Kuba
köyünde birkaç günlük istirahati süresince yaptığı ilk şey bir
mescit inşası olmuştur. Ardından Medine’ye varınca yine
gerçekleştirdiği ilk faaliyet aynıydı. Sonraki dönemlerde
Küçük Medine İslam Devletinde tüm hayat işte, o ilk mescit
merkezinde şekillenmiştir. Beş vakitte Müslümanların Allah’ın
evinde bir araya gelmeleri onların ve yaşadıkları toplumun
hayatlarını namaza göre ayarlamaları neticesini ortaya
koymuştur. Özellikle bu dönemden sonra, hayatı namazla
yaşamak, hayatta namazı yaşamak, onları gökteki yıldızlar
konumuna yükseltmiş ve bu durum onların hayat tarzları haline
gelmiştir. Öncelikle şunu ifade etmeliyim. Namaz bizi anlatır.

 
O, bizim hayatımızın bize ufak ufak hatırlatılmasıdır sanki.

Sabah: Gelip geçen masum, saf, tertemiz çocukluğumuz… İmsak ile
beraber sabahın vakti doğar, biz uyanırız ve ölümden sonra tekrar
hayata doğarız. Uyku ölümün kardeşi ise, biz her sabah “ba’su
ba’del mevt”imizi yaşarız sabahla. Gözümüzü hayata açabildiğimiz
her sabah, güçsüz, henüz ışıkları zayıf güneşin sabaha doğması gibi
bizim de güçsüzlüğümüzü, acziyetimizi, ilk dirilişimizi,
yokluktan varlığa intikalimizi ve ana rahminden dünyaya
doğuşumuzu anlatır uyanık gönüllere. Mevsimlerden ilkbahardır
tüm bu olanların ifade ettiği. İşte bütün bunların şükrü olarak,
sadece nimeti değil, o nimeti verenin de farkında olduğumuzun bir
işareti olarak onun huzurunda duruveririz. İlk çocukluk yıllarımızı
anlatır gibi, sabah namazının hem rekât sayısı azdır hem de vakti
kısadır. Tadı damağımızda kayıverir elimizden.













Öğlen: Güneş tam tepemizdeyken vakti girer. Güneş artık güçlenmiştir.
Gücünün  zirvesindedir ve uzun müddet bu devam edecektir sanki. Bu
şekliyle  bizim gençlik yıllarımızı, hep devam edecek zannettiğimiz
enerjimizi  ve hayallerimizi sembolize eder. İşte bu, insanın yaz
mevsimidir.  On rekât kılınan öğle namazı işte bu gençliğimizdir bizim.
 

 

İkindi:Artık o heyecan, o enerji, o zapt edilemez güç, yerini sükûnete
ve  olgunluğa bırakmış güneş gurûba meyletmiştir. İkindi, insanın da
kırklı yaşları, en olgun zamanlarıdır. Hz. peygambere kırk yaşında
peygamberlik gelmesi ile bu durum  arasında, tam bir uyum olduğunu
söylemek mümkündür. İkindi namazının işaret ettiği o yaş, enerji
ile tecrübenin buluştuğu, insanın en kâmil, en verimli dönemidir aynı
zamanda. Sadece bu vakte ve bu namaza mahsus olmak üzere “İkindi
vaktine yemin olsun.” [103,1], başka bir ayette de “Namazları
ve (özellikle) orta namazı koruyun!” [2.238] diyerek Kur’an
bunlara dikkatimizi çeker. Rekât sayısı, hâle uygundur: Hayatın
ortasını temsil eden orta namaza orta uzunluk, sekiz rekât.


 

Akşam: Güneş etkisini yitirmiştir. O kadar ki, artık ihtişamından
eser kalmamış, kuvvetli ve kudretli günler geride kalmıştır. O,
birçokları için bir nostaljidir. Onun batışını rahatlıkla
gözlerinizle seyredebilirsiniz. Bu haliyle, insanın ihtiyarlığının
adeta resmidir akşam. Beli bükülmüştür insanın. Ne fermanı ne
dermanı kalmıştır. Akşam acele kılınmalıdır. Vakit dardır.
Bu mevsim, insanın da son baharıdır. Yani, mevsimlerden hazanı,
duygulardan hüzün’ü ifade eder bu anlarımız. Artık yavaş yavaş
ayrılık vakti gelmiştir. Yolcu yolunda gerek! Bu acelecilik
bu hazırlık, rekât sayısına da yansır; beş rekât! Necip Fazıl
merhumun dediği gibi: “Gençlik gelip geçti, bir günlük süstü
/ Nefsim doymamaktan dünyaya küstü / Eser darmadağın, emek yüzüstü
/ Toplayın eşyamı işim acele!.” Güneş ufuktan yavaş yavaş batar
ve etraf karanlığa ilk adımını atar. Hayat bitti mi? Hayır! Onca
günün ardından gelen bu karanlığın sonu ne?
 

 

Yatsı: Etraf tam karanlık olunca yatsı vakti girer. Karanlık!
Kabrin karanlığı  ve ölüm, yatsı vaktiyle ne kadar da uyumlu!
Yatsı ile beraber önümüzde uzun bir karanlık zaman başlar
ahiret’in sonsuzluğunu  anlatır gibi. Yatsı, hayatın sonu,
bizim kış mevsimimiz, bizim  ölümümüz! İfade ettiği zaman
dilimine uygun, on rekât namaz ile  bunu anlatır bizlere.
Sonra başımızı yastığa koyarız ve kabrin  karanlığına uzanır
gibi uzanırız kendi kabrimize yani yatağımıza.


İnsanların efendisi her gece yatak yerine kullandığı hasının
üzerine uzanırken “Senin isminle ve senin izninle dirilir ve
ölürüm Allahım!” diyerek uykuya yani ölüme giderken, uyanık
olmaya bizim dikkatimizi çekiyor. Yatarken uyanık olanlarla
ayakta ve yürürken uyuyanların farkı bu olsa gerek. Artık
hesap zamanı! “Bugün Allah için ne yaptın?” diye, hesaba
çekilmeden önce kendini hesaba çekenler, büyük mahkemeden önce
kendi  küçük mahkemelerini kuranlar, önüne terazisini koyup
günlük kâr-zarar hesabı yapanlar, ömrün beş devresini temsil
makamında günde beş kez Allah’ın huzuruna çıkarak itaatlerini,
sevgilerini, kulluklarını ve şükranlarını sunanlar, seni
unutmadım Rabbim, hayatın her anını senin isminle, senin
izninle yaşıyorum ve yaşayacağım diyenler, böylece hesaba
kendini hazırlayanlar, şüphesiz o gün gelince hazırlıksız
yakalanmayacaklardır. Yoksa kendisine verilen en önemli
sermaye olan zamanı yani hayatı, bir mirasyedi gibi hoyratça
harcayanlar, ömrünü har vurup harman savuranlar, sorumsuz ve
hesapsız yaşayanlar, beş kuruşun hesabının sorulduğu şu
dünyada ömrün hesabı olmayacak zannedenler, ibadeti ve itaati
ömrünün son demlerine ve ihtiyarlıklarına erteleyenler, hesabın
ve kitabın zamanı gelince elbette iflas etmiş tüccar gibi derin
pişmanlık ve acı içinde kalacaklardır. Namazın anlattıkları ve
hayatımıza kattıkları sadece bunlar değil elbet. O, bütün
erkânı ile de bizi terbiye eder, kişiliğimize ve mayamıza
şekil verir, vermelidir. Şüphesiz ki namazın besmelesi
temizliktir. O, büyük huzura çıkmadan önce kendine ve gönlüne
çeki düzen vermektir. Kendini ona hazırlamaktır.

 



Hadesten ve necasetten taharet, Müslüman’ın ibadet hayatında
alfabesinin  ilk harfidir. “Temizlik imanın yarısıdır” diyen
peygamber düsturu onun en önemli prensibidir. Müslüman temiz
olmadan  Allaha yaklaşamayacağının farkındadır. Hadesten taharet
ona temizliğin sadece vücudu kirlerden arındırmak olmadığını
öğretir, asıl temizliğin hadesten yani manevi kirlerden
arınmak olduğunu, dışının yanında içini de güzelleştirmesi
gerektiğini hatırlatır. Üstü başı kir içinde yüreği
darmadağınık ve çöplük bir halde kapısını çaldığı makama
girmenin yakışık almayacağını ve zaten o yüce huzura kabul
edilmeyeceğini bilir. Setr-i avret ile insan kâinatta canlı
cansız her şeyin sahip olduğu temel kurala tâbi olmuş
olur. O da, örtülü ve muhafazalı olmak. Evrende tüm nesnelerin
bir koruması varken, kavunlar, karpuzlar, fındıklar,
fıstıklar, elmalar, armutlar tüm meyveler hatta ağaçlar
kabukla, hayvanlar ise kıllarla örtülü iken insanın bundan
uzak kalması onun şerefine ve izzetine elbette yakışmaz.
Sadece namazda değil her daim Rabbimizin huzurunda olduğumuzu
düşünürsek Müslüman için örtünme onu güzelleştiren ve koruyan
en medeni vasıta olmaktadır. Namaz esnasında ilahi ölçülerle
örtünmek bu konuda da hayatın her döneminde yegâne ölçümüzün
o olduğunu ifade eder. Bu, insana giydiğine ve onun
temizliğine dikkat etme bilinci kazandırır.

 




Giyinik çıplakların bizzat Hz. peygamber tarafından
yerildiğini ve hoş karşılanmadığını öğrenmiştir. Her şeyde
olduğu gibi örtüde de bir sınır ve ölçü olduğunu, setri
avretle öğrenir müslüman. İstikbâl-i Kıble, yani yüzünü
kıbleye dönmek namazın bizim hayatımıza kattığı
anlamların en büyüklerindendir şüphesiz: “Yüzüm sana
dönüktür Allahım! Maksadım da sensin maksudum da sen!”
demektir. İnsanın hiçbir uzvu yüzü kadar onun zâtını,
şahsiyetini, kendini, kişiliğini ve kimliğini ifade etmez.
Türkçedeki yüz ile ilgili deyimlere bakmak bunun için
yeterlidir sanırım. Biz, biri ile fazla yüzgöz olunca ona
yüz vermiş oluruz. O kimse bizden yüz bulur ve
yaptığımızdan yüz alır. Hoşlandığımıza yüz verir,
istemediğimiz birinden yüz çeviririz. Kimsenin yüzüne gülüp
arkasından kuyusunu kazmayız.  İkiyüzlü olmaktan ve
yüzsüzlükten Allah’a sığınırız. Karşımızdakinin ruh halini
yüzünden okur, ihtiyacımız olsa da kimseye yüz kızartmayız.
Sevinince yüzümüz güler, öfkelenince yüzümüzden düşen bin
parçadır. Daha sık görmek istediklerimize “yüzünü gören
cennetlik”, görmek istemediklerimize “yüzünü şeytan görsün”
deriz. Birine bir işi emanet eder de o kimse bunu yüzüne
gözüne bulaştırırsa başkalarına karşı yüzümüzü kara çıkarmış
olur. İyi bildiklerimizin yüzsuyu hürmetine el açarız
Mevla’ya. Bazen güvendiklerimiz bizi yüzüstü bırakıp gider.

 


Yine de onlarla yüz yüze geldiğimizde hatalarını yüzlerine
vurmayız. Çünkü dost olarak yüz yüze bakıyoruz deriz, bu
yüzden sabrederiz. Kısaca, yüzümüz özümüzdür. Yüzümüz biziz.



Kuranı Kerimde Allah Teala yetmiş beş ayette ‘yüz’e vurgu
yapmaktadır. Mesela; “Yüzünü dosdoğru olan dine yönelt.”
[30.43], “Ben yüzümü tamamen gökleri ve yeri yoktan var
edene çevirdim, artık ben O (na) ortak koşanlardan değilim”
[6.79] “Ve onlar Rablerinin yüzünü (rızasını) arzu ederek
sabrederler, namazı kılarlar” [13.22], Kıbleden bahseden
ayetlerde ise: “Yüzünü Mescidi Haram tarafına çevir.
Nerede olursanız yüzlerinizi o yöne çevirin.” [2.144],
“Doğu da, batı daAllah’ındır. Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü
(zatı) oradadır.” [2.115] buyurulmaktadır. Namazda kıbleye
yüzünü çevirmek Allah’ın zatını temsil eden Kâbe’ye
yönelmek, bütün benliğimiz ile hayatımızın istikametinin
ona doğru olduğunu, pusulayı şaşırmadığımızı, bütün
gayemizin ona yönelik bulunduğunu ifade ve ilan etmek
içindir. Açının merkezindeki en ufak bir sapma o merkezden
uzaklaştıkça büyüyeceği için, bu ayarlamanın ve hedef
tespitinin sık sık yapılması gerekmektedir. Hedef isabetli,
yüzümüz ona doğru olursa atacağımız her adım bizi ona
yaklaştıracaktır.Hedefte sapma varsa veya doğru hedefe
sırt çevirmiş isek ne kadar yürürsek hedefimizden o kadar
uzaklaşmış oluruz. Bu açıdan her namaz yeni bir ahit ve
hedef ayarlaması sayılabilir. Namaz ile kul, hayatın
hayhuyu içinde kaybolmayarak istikametini yeniler.

 


Hedefine doğru yoğunlaşır. Maddî kazançlarını, menfaatlerini,
parayı,  şanı, şöhreti, makamı ve mevkii vs. kıble edinenler,
duruma göre kıble değiştirenler, kıblesi seyyar olanlar,
hayatının kıblesini ve pusulasını şaşırmış olanlar bizzat
Kuran ve peygamber dili ile münafık olarak tanımlanmış ve
“Doğrusu ikiyüzlüler ateşin en aşağı tabakasındadırlar”
[4.145] denerek onlara korkunç sonları haber verilmiştir.
Her kıbleye yönelip yüzümüzü bir kez daha ona çevirdiğimizde,
yukarıda mealini verdiğimiz ayette olduğu üzere,orada
Allah’ın yüzünü bulacağımızdan şüphe yoktur. Böylece
kıbleye dönerek onunla yüz yüze geliriz. Zaten namaz,
Allah ile yüz yüze gelmek, Rabbimizle yüzleşmek değil midir?

 




Vakit: Elbette bütün bunları bir zaman disiplini içinde yapmak
gerekmektedir. Önemli randevulara geç kalmak kadar erkenden
gitmek de makbul değildir. Huzuruna çıkacağımız makamın büyüklüğü
ölçüsünde vakte riayet etmemiz gerekmektedir. Ne bir dakika önce
ne bir dakika sonra, tam vaktinde randevularımıza gitmeliyiz.
Namazda da öyle. Ezan vaktine bir dakika kala namaza dursak
bu makbul olmuyor Allah katında. Kılınmamış kabul ediliyor.
Huzura alınmamış oluyoruz. İftar vaktinden önce oruç açmak
nasıl onu geçersiz kılıyorsa, arife günü ve saatinde Arafat
tepesinde bulunmamak  nasıl haccı olmamış sayıyorsa, vaktinde
namaz kılmamak da ibadeti iptal ediyor. Bu durum bu önemli
ibadeti daha önemli kılıyor ve insana müthiş bir zaman
bilinci kazandırıyor. Zamanın kıymeti bilinmeli. Çünkü
onun kıymetini bilmeyenler ömrün ve hayatın kıymetini de
bilemeyeceklerdir. Zamanı israf edenler, hayatı da israf
ederler, nitekim ediyorlar. Bugün aşikârdır ki zamanın
sahipleri, dünyanın da sahipleridir. Niyet: İbadetlerimizi
değerli yapan elbette niyetlerimizdir. Davranışlarımız da
ancak niyetlerimiz kadar değerlidir. “Ameller, niyetlere
göre değerlendirilir.” hadisi buna vurgu yapar.

İyi davranışları kötü niyetlerle yapmamız ahlaki ve dürüst
olmadığı gibi bizi güzel neticelere de ulaştırmaz. Bütün
şartlarına uyarak geceleri sabahlara kadar kılacağımız
namaz, eğer Allah rızası gözetilmemiş ise, gösteriş için
yapıldı ise, ihlâs ve samimi niyetlerle yapılmadı ise,
insanı göklere yükseltmek bir yana, ancak onun manen helakine
sebep olur. İbadetlerde niyet elbette bazı basmakalıp sözcükleri
ezbere ve bilinçsizce tekrar etmek değil, neyi, nasıl, niçin ve
ne şekilde yapacağının bilincinde ve şuurunda olmaktır. Yani
niyet bir bilinç tazelenmesi, bir kendinde olma çabasıdır.
Dolayısı ile niyet, dilin değil kalbin ve zihnin amelidir. Artık
tüm bunlarla bizler huzura kabul edilmeye hazır hale gelmiş
oluruz. Birazdan onun huzuruna gireceğiz. Günde beş kez bu
hazırlıkları yapmak insanda “ben sahipsiz değilim, kontrol
ediliyorum. Bu hayatın bir sahibi var ve ben ona karşı sorumluyum.
Ben onu görmüyorsam da o beni görüyor” bilincinin oluşmasına
sebep olur ki buna peygamber lisanıyla ihsan diyoruz.
Namaz, mümine, ihsan duygusu ile yaşama şuuru kazandırır. Namaza
göstereceğimiz hassasiyet, hayatımıza da yansır. Böylece hayatı
da namaz gibi yaşarız ki bu, bizi biz yapan en önemli değerdir.

 

 

Hayatımız namaz gibi, namazımız hayat gibi
olsun. Vesselam!