Senin İsmail'in Kim?

e-Posta Yazdır PDF



Din, adanmak ve adamaktır desek her halde yanlış söylemeyiz.Adayış
insanlık tarihiyle beraber var olan bir ibadettir.İnsanın manevi
duygularını en kestirme ve doğrudan ifade ve ilan ediş şeklidir.
Nitekim insanın dindarlığının tarihinin Habil ve kabil’in adayış
öyküsü ile başladığını bizzat Kuran bize haber verir. Ashabı Kehf
vazgeçiş ve adayış hikâyesinin kahramanlarıdır.

 

Onlar ki kendi dönemlerinde saray çevresinde önemli mevkileri
işgal ediyorken,  kimi danışman, kimi belediye başkanı kimi orduda
komutan iken tüm bu dünyalıkları hakikat uğruna feda etmiş ve kendi
varlıklarını  Allaha adamışlardı.Belki de bu yüzden Allah Rasulü Kehf
suresinin okunmasını tavsiye etmektedir bizlere. Ümmetin dünyalıkla
imtihanı çetin olacağından Ashab-ı Kehf’in tavrı, kimliği, yaşantısı bizim
için önemli bir örnek olarak durmaktadır. Her tercih bir vazgeçiştir.

 


İmana dayalı bir hayatı tercih etmek aynı zamanda nefse esaretten de
vazgeçmek,özgürleşmek anlamına geliyor.Dünyalığın esiri olmuş insanlar
ise vazgeçemezler. Çünkü onlar bir ömür dünyaya sahip olmak için çaba
sarf ederken kendilerini esir ettiklerini de fark etmezler.

 


Vazgeçebilmek özgürlüktür. Bu anlamda fedakârlık başta dünya ve
dünyalık olmak üzere hiçbir esareti kabul etmeyen insanların tavrıdır.
Vazgeçebildiklerimizin yanında vazgeçemediklerimiz de yine insanın
iman kalitesiyle alakalıdır. Nitekimİsrailoğulları cumartesi yasağına
rağmen balıklardan vazgeçemeyip kutsal günde avlanma yasağını
çiğnediler. Bunun üzerine İsrailoğulları için Allah şöyle buyurdu;
‘künû kıredeten hâsiîn’ (aşağılık maymunlar olun) [2.65]. Bu onlar
için ilahi bir cezaydı. (Burada neden başka bir hayvan değil de maymun
dendiği sorusu üzerinde düşünmeye değer)

 




Tersinden bir bakışla kırk yıl İsrail oğullarının Tih çölündeki çileleri
birazda onların vazgeçemeyişleri,Mısır esaretinden kopamamaları, giderken
mısır özlemini gönüllerinde götürmelerinin neticesidir. Allah onları kırk
yıl çölün amansız şartlarında terbiye etmiştir. Bu kırk yıl içinde olanlar
aslında köleliğin insanı nasıl esir aldığının da acı hikâyesidir.
Oysa hicret bir vazgeçiş ve her şeyini o yolda bırakmak ve varlığını onun
yolunda adamak değil midir? Hicretin Mekke fethine kadar imanın bir rüknü
ve mümin olmanın şartı olarak görülmesi de ayrıca bu değerle ve vazgeçebilme
imtihanıyla ilgili olduğu aşikârdır. Nitekim Allah resulü de sonraları
hicret imtihanını geçmiş olanları her zaman diğerlerinden ayrı tutmuş ve onları
yüceltmiştir. Sahabenin peygamberimize hitaben her fırsatta söylediği
“anam babam sana feda olsun ey Allahın resulü” ifadesi öylesine söylenmiş bir
söz değildir hiç şüphesiz.

Bu söz Allah yolunda kurban ediş ve kurban oluşun
samimi bir ifadesinden başka bir şey değildi ki onlar bunu hayatlarının
her anında ispat etmişlerdi.“Sevdiğiniz şeyleri Allah için sarfetmedikçe
iyiliğe erişemezsiniz” [3.92] ilahi ikazı bize manevi ölçüde insan kalitesinin
bu ‘fedailik’ ile ilgili olduğunu ifade etmiyor mu? Temelde tüm peygamberlerin
hayatı böyle bir fedakârlığın örnekleridir. Ulu’l azm diye anlatılan tüm
peygamberleri diğerlerinden ayıran da Allah yolunda ve İslam tebliğinde
gösterdikleri o büyük fedakârlıklar değil midir? Hz. Nuh’un dokuz yüz elli
yıllık tebliğ çalışması yanında ona inanan bir avuç insan! Hz. Musa’nın Mısırdan
kaçışı ve firavun ile olan mücadelesi. Bunların yanında İsrailoğullarını
esaretten kurtardıktan sonra çölde onların bitmek tükenmek bilmeyen arzu istekleri,
azgınlık ve isyanları. Hz. İbrahim’in önce ateşle imtihanı. Canını kurban etmesi
sonra da bizzat evladını kurban etmekle imtihanı.

Ya Hz. Muhammed aleyhisselamın
her şeyini vermesi bu büyük adayışların yaşanmış büyük örnekleridir. İnsan, kurban
oldukları ve kurban ettikleri kadar büyüktür hiç şüphesiz.Hazreti Meryem’in annesi
Hanne’nin adayışını Kuran bize şöyle anlatır; “Hani bir vakit İmran’ın
hanımı şöyle demişti: «Ya Rabbî, karnımda taşıdığım çocuğumu sana adadım,
her türlü bağdan âzade olarak senin yoluna hizmet edecektir. Adağımı lütfen
kabul buyur. Şüphesiz (duaları işiten, niyetleri bilen) semî ve alîm yalnız
Sen’sin!» [3.35] O, böyle dua edince onun bu adağını Allah güzel bir şekilde
kabul etmiş ve Meryem’i nadide bir çiçek gibi yetiştirmişti. Onun bu samimi
adağı Al-i İmran suresinde müminlere örnek gösterilmişti.

 

Kurban meselesinde Allahın önümüze koyduğu başka bir örnek de hiç şüphesiz
İbrahim ailesidir. O aile üzerinde derin düşünmek gerekir. Onlar adeta aile
olarak kurban olmanın ve kurban edebilmenin kıyamete kadar tüm insanlığa
sunulan eşsiz örnekleri oldular.İbrahim olmak zordur. Çünkü o tek başına
babası dâhil tüm topluma ve zorbalara karşı mücadele etmiş, tevhidin
hakikatini herkese duyurmuştur. Kendi toplumunda sahte ilahların kalbine
ve ana mabedine girerek tüm putları parçalamış ve onların ilah olamayacaklarını
açıkça göstermiştir.

 

O, bu gerçeği hayatı pahasına ilan etmiştir ve bunu
yaparken benim gibi düşünenler, beni destekleyenler kaç kişidir, ben tek
başıma ne yapabilirim ki,tüm toplumu değiştirmek benim yapabileceğim bir
iş değil gibi mazeretlere sığınmamıştır. Bu açıdan Allah onu ‘tek başına bir
ümmet’ olarak anar.Evet, İbrahim olmak zordur. Peki ya İsmail olmak? Allah
onun hakkında şöyle buyurur; “Kitap'da İsmail'e dair anlattıklarımızı da an.
Çünkü o sözünde doğru bir kimse idi, tarafımızdan gönderilmiş bir peygamberdi.
Halkına namazı ve zekâtı tavsiye ederdi. Rabbinin râzı olduğu biri idi.”
[19.54,55]

 

 



İşte o İsmail aleyhisselam henüz çocukluk döneminde babasıyla beraber yürüyüp
gezecek çağa erişince Hz. İbrahim kendisine: “Yavrucuğum! Rüyada seni
boğazladığımı görüyorum; bir düşün, ne dersin? dedi. O da cevaben: Babacığım!
Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulursun, dedi. [37.102]
Hz. İbrahim’e, ‘baba bu gördüğün sadece bir rüyadır’ demedi. Bunun yerine tam
bir teslimiyet ve fedakârlık ile ‘madem istenen canımdır, benim canım da Allah
için kurban olsun’ diyerek emre boyun büktü. Bu şekilde tereddütsüz canını kurban
etmek az ‘fedailik’ midir?

 


Ya Hacer. Mısırda siyah bir cariye iken Hazreti İbrahim ile beraber Filistin’e geldi.
Sonra da ilahi emir ile İbrahim, Hacer’i ve küçük İsmail’i alarak Mescid-i haram’ın
bulunduğu vadiye geldiler.İbrahim aleyhisselam dönüp gidecekken Hacer validemiz
“bizi bu ıssız vadide kime bırakıyorsun?” diye sordu. Hazreti İbrahim onlara sizi
Allaha emanet ediyorum deyince O, Hasbunallah ve nimel vekil
(Allah bize yeter o ne güzel vekildir) diye teslimiyet gösterdi.
Küçük İsmail’i ile beraber o kum ve kayalardan başka bir şey olmayan vadide yalnız
kalmışlardı. Hazreti İbrahim dönüp Filistin’e gitmişti.

Düşünün, orada market yok,  kredi kartı yok, cep telefonu yok, derin dondurucuda
kaç sene yetecek kışın yaz yazın kış meyveleri yok, çöl sıcaklarında klimalı
salonları yok,çocuğunun bezi, sütü bir tarafa bir yudum suları yok! Ama şikâyet
etmek de yok! Tam bir teslimiyet.İşte bu yüzden kıyamete  kadar tüm Müslümanlar
hac ibadeti gereği o bölgeye gidip İbrahim olmaya, Hacer olmaya ve İsmail olmaya
dair söz verirler. Hadis-i şerifte beyan edildiği üzere sırf bu niyetlerine Allah
onların tüm günahlarını affetmekte ve onlar annelerinden doğdukları gün gibi onları
tertemiz yapmaktadır. Zaten hac, İbrahim ailesi gibi olmak dışında nedir ki!

 






İbrahimî dinler söyleminin popüler olduğu bu dönemde kendimize soracağımız soru
şu olmalıdır;dünyanın ve dünyalığın yüceltildiği, her şeyin dünyaya ve
dünyalıklara kurban edildiği bir dönemde ben kimin yolunun kurbanıyım? Bugün üç
beş kuruş vererek satın aldığımız hayvanları kurban olarak kesiyor ve oturup
afiyetle etini yiyoruz. O hayvanın boğazına bıçak  dayadığımızda kendi İsmail’imiz
yerine koyup kestiğimiz o hayvan acaba neyimizi temsil ediyor?  Bir türlü
vazgeçemediğimiz arzu ve isteklerimizi mi? Namaza çağrıldığımız halde bir türlü
yenemediğimiz tembelliğimizi mi? “Arkadaşlar ne der? Komşular ne der? Millet ne der?”
diye dertlenip İslamı yaşantımızı ertelememize sebep olan kaprislerimizi mi?
Acaba bu davranışıma Allah ne der? diye neden düşünmüyoruz? Düşünmüyorsak kestiğimiz
hayvanın anlamına bir daha bakmamız gerekir diye düşünüyorum.

 



Şan, şöhret, makam, mevki, ev, araba, desinler,
yesinler, sbs, öss derken geçen hayat içerisinde
Ey İbrahim yarenleri, madem Allaha yakın
olmak diye bir meselemiz var, madem kendimizi
dinin fedaisi kabul ediyoruz, o halde kendimize
şunu sormamız gerekmez mi; senin İsmail’in kim?