Sözüm Söz

e-Posta Yazdır PDF

Her şey bir söz ile başladı. O, ol dedi olduk. Sonra söz ile devam etti. Yüce yaratan ruhlarımızı topladı ve ‘ben sizin rabbiniz değil miyim?’diye sordu. ‘Evet, sen bizim rabbimizsin’ diye cevap verdik, söz verdik, ahit verdik. Ardından insanın yolculuğu ve serüveni geldi. 

Bir sıfatı da kelam olan Allah Teâlâ Kuranı bize indirdi. Kur’an yaratanın resulü aracılığı ile kullarına ilettiği sözleri olarak yeni bir insan ve toplum modeli inşa etti. Bu modelde insan karakteri ve yapısı şekillendi. Allahın kelamı olan vahiy Hazreti Peygamberimizin ağzından döküldü ve kaydedildi. Allahın kelamı olan Kuran, Allah elçisinin sözlerinin de vahiy olduğunu bildirdi. Böylece Hazreti Peygamberin sözleri de vahiy olarak ağızdan ağza nakledildi. Hadis diye adlandırılan bu peygamber sözleri Allahın sözü ile beraber İslam’ın temel kaynaklarından oldu. Böylece söz güç kazandı, itibarı arttı, itibar verdi ve itibar gördü. 

Allah söze önem veriyor. İslam’a girmek için sadece Şahadet kelimesi dediğimiz ‘Allahtan başka ilah yoktur, Hazreti Muhammed onun kulu ve resulüdür’ sözünü samimi olarak söylemek yeterlidir. Bu söz insanı iman ve İslam dairesine soktuğu gibi ona sonsuz hayatta sonsuz cennet kapılarını da açıyor. Biz söz medeniyetiyiz. İslam dairesine girdikten sonra inancının o kimseye yüklediği en önemli vazife sözü başkalarına da ulaştırmaktır. Tebliğ diye isimlendirilen bu görev peygamberimizin arkadaşları tarafından yerine getirilmeseydi belki dünyanın dört bir yanında yaşayan insanlara bu mesaj ulaşmayacak ve onlar karanlıkta yaşamaya devam edeceklerdi. İmanımızı o güzide insanların sözü başkalarına da ulaştırma çabasına borçluyuz. Yüz bini aşkın sahabe Medine de oturup peygamberimizin civarında yaşamak ve ibadet ile hayat geçirmek yerine bir söz uğruna dünyaya yayıldılar. Sözü yücelttiler. 

Evet, sözü yüceltmek diye ifade edebileceğimiz ‘îlay-ı kelimetullah’ davası İslam’a gönül veren nice erenlerin, hak aşığının ve mücahidin mefkûresi olmuştur. Bu mefkûre uğruna âşıklar kuşak bağlamış, hırka giymiş el alıp yolara düşmüş. Nice mücahid silahını kuşanıp serhatlarda at koşturmuştur. Hep bir söz uğruna. Biz söz medeniyetiyiz. Sahabe Peygamberimizin sohbetinde bulunan mümin demektir. İnsanın bedeni ağzından ruhu da kulağından doyar. Bu manada sohbet insanı yetiştiren, olgunlaştıran kemale erdiren en önemli vasıtalardandır. Belki bu yüzden Mevlana, Mesnevisine ‘dinle’ diye başlamaktadır. 

Sözü dinlemek ve ‘söz dinlemek’ kadar sözüne sadık olmak da önemlidir. Sadakat iman ile bir tutulurken sözüne gadretmek, sözünü tutmamak imana ihanet kabul edilmiştir. Bu açıdan vefa, İslam’ın inşa ettiği insan modelinin en önemli karakteridir. Bizim kültürümüzde ‘sözünün eri olmak’ ile ‘sözü yalama yapmak’ deyimleri arasındaki fark, iman ile nifak arasındaki fark olarak görülmüştür. 

Bizzat Kuran vefa’yı övmektedir: “Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah ile olan ahdine vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.” [Fetih; 48/10] “Ahdinize vefalı davranın, ben de ahdimi yerine getireyim” [Bakara, 2/40] "Resûlullah aleyhisselam da buyurdular ki: "Kıyamet günü, Allah, öncekileri ve sonrakileri birleştirip topladığı zaman her vefasız için, onu tanıtan bir bayrak dikilir ve: "Bu falan (oğlu falanın) vefasızlığıdır" denilir."

Yine bir hadiste Hazreti Peygamberimiz şöyle buyurur: "Allah Teala buyurdu ki: "Biri diğerine ihanet etmediği müddetçe iki ortağın üçüncüsü ben olurum. Biri arkadaşına ihanet etti mi ben aralarından çekilirim." 

Bu ayetler ve hadisler ile ruhu yoğrulan Müslüman öncelikle vefalıdır, sözüne sadık olur. Her şeyden önce sözüne değer verir. Evvela elest meclisinde Allaha verdiği ‘belâ’ evet sen bizim rabbimizsin ikrarına vefa gösterir. Onun rab olduğunu dünya hayatında unutmaz. Sonra kendisine sonsuz  cennet ve nimet kapılarını açan kelime-i şehadet cümlesine, ona olan imanına vefa gösterir. Hayatını ona göre tanzim eder. Müslüman sorumluluğu olarak insanlıkta kardeşleri olan diğer insanlarında iman ile şereflenmeleri için vefa örneği gösterir ve hakikatleri onların da duymasını sağlamak için çaba sarf eder, onlara İslam’ı tebliğ eder. 

Vefanın en büyük örneklerini insanlıkta örnek olan hazreti peygamberin hayatında her zaman görmekteyiz. Azılı düşmanları ona suikast etmek için evine baskın düzenlemiş iken yine de o kendisine emanet edilen değerli eşyaları sahiplerine ulaştırma çabası ve uğraşı içinde plan yapıyor ve hazreti Ali’yi kendi yatağına yatırarak ona bunları sahiplerine teslim etme görevi veriyordu. Ölüm tehlikesi anında bile vefa’sından ödün vermiyordu. Yine Peygamberimiz Hudeybiye antlaşmasını henüz imzalamıştı. Anlaşma maddeleri ağırdı ve maddelerden biri de; Mekkeli müşriklerin zulmünden kaçıp hazreti peygambere sığınan Müslümanların tekrar müşriklere iadesini öngörüyordu. 

Tam imzalar atıldığı sırada müşrik tarafı temsilcisinin oğlu Müslüman olduğu için kendisini hapseden, kendisine işkence eden müşriklerin ellerinden kaçıp bağlı zincirleriyle peygamberimizin huzuruna girmiş ve onun adaletine ve merhametine sığınmıştı. Tam o sırada müşriklerin temsilcisi aynı zamanda o gencin de babası; ‘işte şimdi sözüne vefalı mısın, belli olacak’ diyerek anlaşma maddesi gereği oğlunu geri istemişti. O gencin; ‘Ey Allahın resulü ben ölümden kaçıp sana geldim sen şimdi beni tekrar onlara mı teslim ediyorsun?’ sözleri karşısında içleri kan ağlayarak o genci babasına teslim ettiler. Vefa ancak bu kadar olur ve dünyada bunun örneği hiçbir medeniyette ortaya bu denli çıkamaz. Yukarıdaki hadisten anlaşıldığı üzere vefa sadece sözünde durmak anlamına gelmiyor, aynı zamanda insanların hatırını gözetmek, hak ve hukukuna dikkat etmek anlamına da geliyor. Bu manada Müslüman sözüne vefa gösterdiği gibi, dostlarının da hatırını gözetir. 

Bizim kültürümüzde ‘bir acı kahvenin kırk yıl hatırı vardır’ sözü böyle bir vefa örneğini sergiler. Başta anne babası olmak üzere, konu komşuyu, baba ve aile dostlarını, kendisi üzerinde hakkı olanları arayıp sormak, hal hatır etmek varsa sıkıntı ve ihtiyacını gidermek vefa’nın en asgari şartlarındandır. ‘Köprüyü geçene kadar ayıya dayı demek’ veya ‘dün dündür bu gün bugündür’ sözleriyle ifade edilen vefasızlık tavırları Müslüman kimliğinin ve anlayışının ifadesi olamaz. İslam, sözü senet olan insanlardan bir medeniyet kurmuştu. Şimdi senedine bile güvenilmeyen insanların bulunduğu bir güvensizlik ortamında güya ‘medeniyet’ denilen bir zamanda yaşıyoruz. İman ile bağları koparılan insan önce kendi emniyetini kaybeder. Çünkü imanla emniyet Arapçada aynı köktendir. Mümin güvenen ve güvenilen insandır. Sözü sözdür. Vefa böyle bir şeydir. Yoksa sadece bir semt ismi ve boza markası değildir.