Bu Gidiş Nereye?

e-Posta Yazdır PDF

Bu günlerde Mardin’de düğün evine yapılan baskın neticesinde yaşlı genç, çoluk çocuk kırk dört masum insanı bir kısmı namazdayken vahşice katleden caniler, kız arkadaşının boğazını testere ile kesip çöp kutusuna atan satanist gençler, annesini öldürdükten sonra arkadaşına telefon açıp normal bir şey gibi ‘annemi öldürdüm gel’ diyen çocuklar, kendi ailesini yine çoluk çocuk silahla ev odasında tek tek tabancayla öldüren adamlar ve daha niceleri dolayısıyla zaman zaman ‘Bu toplum çıldırmış. Nereye bu gidiş?’ diye herkes birbirine soruyor. Haklılar da. Toplum alarm veriyor. Bu iyi bir gidişat değil. Habil Kabilden
beri öldürme, katletme ve cinayet olayları var. Hele ikinci dünya harbi gibi elli milyon insanın öldüğü savaş yıllarında ölümün sıradanlaştığını biliyoruz. Bosna savaşında sırp askerlerinin müslüman annenin elinden çocuğunu alıp katlettiğini sonra onun etini pişirip yine annesine zorla yedirecek kadar canavarlaştığını okuduk gazetelerde. Altı aylık çocuklara kurşun sıkan, Filistinlilerin canlı canlı taşla vurarak kollarını kıran ve son örneğini
Gazze saldırısında gördüğümüz
masum insanların üzerine misket
bombaları yağdıran zalim İsrail askerlerini
seyrettik çaresizce. Irak’ta, başta
Ebu Gureyb ve diğer bir çok hapishanelerde
iffetli insanları çırılçıplak soyduktan
sonra üst üste çuval gibi yığan
sonra yanında sıkılmadan poz veren,
yüzünü kocasından başka namahrem görmemiş iffet timsali kadınlara tecavüz eden Amerikalı,
İngiliz ve diğer medeni! Avrupa’nın aşağılık
dünyasını yaşadık ve daha niceleri. İnsanlık alçaldıkça
alçaldı ve dibe vurdu.
Çoğu kere isyan ettik kendimizce ve dedik ki
‘Hayır, bunlar insan olamaz!’ Evet, doğru. Gerçekten
insan olmakla beşer olmak arasında fark var
bir çok âlime göre. Beşer, bizi ‘canlı’ kılan özeliklerimiz.
Yunus’un ‘Ete kemiğe büründüm, Yunus diye
göründüm’ dediği yanımız. Ama insan olmak için
‘olmak’ lazımdır. Yani bir çaba sarf etmek ve Allahın
yaratılışta Âdem’e ve dolayısıyla bize üflediği o
ruhla beraber yaratanın sıfatlarının aynası olabilmekte yatıyor insan olma halimiz. Bazen ‘celal sıfatı’
tecelli eder insanda, bazen ‘cemal sıfatı’. Celal
ve cemalin en üst seviyede ve olması gerektiği ölçüde
ve şekilde bulunma haline ise ‘kemal’ denir ki
bu halin zirve şahsiyeti Hazreti Peygamberdir. Bu
yüzden Hazreti Peygamberimiz ‘insan-ı kâmil’dir.
İnsanlıkta zirvedir ve yüce yaratanın bize gösterdiği
‘en güzel örnek’tir.
Yâ Sîn; Ey İnsan, diyerek en çok sevdiği son
peygamberi Hazreti Muhammed aleyhisselama
hitap eden Alah Teala, aynı zamanda tüm insanlığa
da ‘İnsan nasıl olur görmek isteyen ona baksın’ demiş oluyor. Şüphesiz bu hitap aynı zamanda toplumdan,
çocuğundan, çevresinden şikâyeti olan ve
tüm bu olumsuzluklara çare arayanlara da çözümü
işaret ediyor.
Bir kişiye iltifat etmek isteyen ona sadece
‘insan’ desin yeter. Bu, onu övmek için kâfidir.
Başka sıfata gerek yok diyen büyüklerimiz elbet bu
Kur’an ikliminden renk ve kokularını alıyorlardı.
Âdemoğullarını ‘insan’ yapmak İslam’ın en büyük
gayesidir. İnsan, İslam’la buluşunca değişir, güzel
bir renk ve şekil alır ve yeni bir kalıba girer. Merhamet,
sevgi, hoşgörü, vefa, yardım severlik, hürmet,
saygı, iyilik gibi insanı ‘insan’ yapan değerler onda kuvvet bulur. Çünkü o, Allahın boyasıyla boyanıp
bu rengi almıştır. Nitekim ayet-i kerimede şöyle
buyrulur; “Allah'ın rengiyle boyandık. Allah'tan
daha güzel rengi kim verebilir? Biz ancak O'na
kulluk ederiz (deyin).”1 Bu renk ve şekil sebebiyle
en cani olanlar en merhametli, en zalimler en adil
hale geliverir. Bu, sadece bir ütopya ve proje değildir,
bir realitedir ki İslam tarihi bunun örneklerleriyle
doludur.
“Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın,
aşırı gitmeyin; doğrusu Allah aşırı gidenleri
sevmez.”2 buyuran Allah Teala, harpte düşmana ve hatta onların ölülerine karşı bile insani muameleyi
Müslümanlara talim etmekte ve savaşın da bir
hukuku olduğunu, düşmanlık bir yana insana insan
olarak hürmeti emretmektedir.
Allah, Hazreti peygamber aleyhisselama savaşın
insani boyutlarda sürdürülmesi için gerekli
bir çok talimatlar vermiştir. Savaşta barbarca metotlar
kullanmaktan sakınılmasını istemiş, kadın,
çocuk, yaşlıların ve yaralıların öldürülmesini yasaklamıştır.
3 Bunların yanı sıra cesetlerin hırpalanmasını,
tarlaların, ağaçların ve hayvanların
tahrip edilmesini ve buna benzer her tür barbarlık
ve vahşiliği yasaklamıştır. Nitekim müşrikler başta
hazreti Hamza olmak üzere müslümanlardan şehit
düşmüş kimselerin cesetlerine fenalık yapmışlardı.
Bu durum Müslümanların zoruna gitti ve müşriklerin
cesetlerine de aynısını yapmak istediler. Fakat
Hazreti Peygamber bunu uygun bulmadı ve ‘siz de
aynısını yaparsanız onlardan bir farkınız kalmaz’
buyurarak İslam’ın inşa ettiği insanın farkındalığına,
ahlakına, insana bakışına dikkat çekmiş ve
bu konuda ashabını ve bizleri terbiye etmiştir.
“Kim katil olmayan ve yeryüzünde fesat
çıkarmayan bir kişiyi öldürürse sanki bütün insanları
öldürmüş gibi olur. Kim de bir insanın
hayatını kurtarırsa sanki bütün insanların hayatını
kurtarmış olur.”4 ayeti ile terbiye olmuş askeri
ve siyasi güç sahipleri konumları ne olursa
olsun insana zulmedebilir mi? Hazreti Peygamberin
Hayber’in fethinde Hazreti Ali’yi ordu komutanı
tayin ettikten sonra onu ikaz edip, ‘senin sebebinle
bir kişinin Müslüman olup kurtulması senin için
dünyadan ve dünyanın içindeki her şeyden daha
hayırlıdır’ diyerek savaşa giden cengavere bile öldürmeyi
değil yaşatmayı hedef göstermesi dünya
tarihinde hangi medeniyette ve inanç sisteminde
görülmüştür?
O halde, hem küçük bir dünya olan ailelerine,
hem de büyük bir aile olan dünyalarına insanca bir
düzen vermek isteyenlerin tek çareleri vardır; İnsanı
İslam’la buluşturmak.
Düşmanlarının dirisine veya ölüsüne fenalık
etmeyi bırakınız, hayvan keserken bile onun hukukuna saygı göstermeyi tavsiye eden bir peygamberin
ümmeti, bir inancın müntesipleriyiz hamdolsun.
Özellikle büyüklerimizin kurban
bayramında kurbanlığa davranışlarını gözlemlemişizdir.
Hayvan bir gün önceden süslenir, hazırlanır.
Ona yumuşak davranılır. İtilip kakılmaz, dövülmez,
vurulmaz. Hazreti Peygamberimiz bir hayvanın yanında
diğerlerinin kesilmesini yasaklamış, kesilecek
hayvana bıçağın gösterilmesini uygun
bulmamıştır. Ayrıca hayvana eziyet vermemesi için
mutlaka bıçağın bilenmesini, keskin olmasını tavsiye
etmiştir. Bu yüzden kurbanlıkların gözleri bağlanır,
yavaşça yere yatırılır bıçaklar bir gün
önceden mutlaka bilenir. Hepsi Yaratan adına hayvana
ve canlıya hürmet eden büyük bir anlayışın
tezahürü hiç şüphesiz.
Canlı maymun beyni yemeyi zenginlik ve medeniyet
sayan dünya, derisi zarar görmesin diye
canlı fok balıklarının başına vura vura onları öldüren
dünya, ufacık bebeğinin yanında annesini bilmem
kaç yerinden bağırta bağırta canını alan katil,
daha çok acı çeksin diye testere ile insan kafası kesen cani, misket bombalarıyla küçük büyük,
çoluk çocuk herkesi canlı canlı yakan vahşi, komşusunun
çocuğunu kaçırıp sonra onu sobasında
yakan, sonra gidip cenaze evinde gözyaşı döken,
ağıt yakan sapık, hepsi ve daha niceleri insanlık
adına dünyaya s.o.s veriyor. İslam’a ve Muhammedî
ahlaka ne kadar muhtaç olduğumuzu ilan ediyor
kulakları ve vicdanları olanlara. Dünya’nın bu
gidişi sorgulaması gerekmez mi? Bütün akıl sahiplerinin
bunun için acil programlar yapıp şairin ifadesiyle
‘bir zamanlar bizde millet hem nasıl
milletmişiz, gelmişiz dünyaya insanlık nedir öğretmişiz.”
dizelerinde ifadesini bulan bu neslin yeniden
inşası için çareler araştırması gerekmez mi?
Dünya’ya adaleti, merhameti, insanlığı öğretmiş
koca bir medeniyetin çocukları nasıl oldu da bu
kadar canileşti, vahşileşti diye sorması gerekmez
mi? Zaman zaman kendimize dönüp şu Kur’anî soruyu
sormalı değil miyiz; ‘nereye gidiyorsunuz?”5
Sahi bu gidiş nereye?
.......................................................................................
1 Bakara Suresi 2; 138, 2 BakaraSuresi 2; 190, 3 Tefhimu’l Kuran, c.I, Sh. 153, 4
Maide Suresi 5; 32, 5 Tekvir suresi 81; 26