MODERN İNSAN VE DUA

e-Posta Yazdır PDF

   "De ki: "Duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin?" (25/el-Furkân, 77) ayetinin, daha doğrusu 25/el-Furkân suresinin 77. ayetinin bu parçasının gerçekten calib-i dikkat bir durumu var. Bağlam, mü'minlerle ilgilidir. 70. ayetten itibaren günahlarına tevbe edip salih amel işleyenlerden bahsedilmekte, bunların bir kısım özellikleri sıralanmakta ve sonunda cennette görecekleri izzet-i ikram söz konusu edilmektedir.

   77. ayete gelindiğinde ise yukarıdaki cümleden sonra şöyle buyurulur: "Siz (hakikati) yalanladınız. Artık (bununun karşılığını görmeniz) kaçınılmaz olacaktır."

   Aynı ayet içindeki bu iki cümle, hem birbiriyle irtibatlıdır, hem de farklı dünyalara bakmakta, farklı insan gruplarına hitap etmektedir. Kur'an'ın "İlahî Kelam" oluşunun her algı seviyesinden insana hissettirildiği enteresan bir durumdur bu…

   Ayetin yazının başında zikrettiğim kısmının, 70. ayetten itibaren devam eden "yakın bağlam"la irtibatı, hitabın mü'minlere yönelik olduğunu söylememizi gerektirmektedir. Ve burada "dua" kelimesinin özel anlamının kast edildiğini düşündüğümüzde –ki genellikle öyle anlaşılmıştır–, hayli sarsıcı bir sonuçla karşılaşıyoruz:

   Dua, haddini bilmenin, "kul olma" şuuruna ermenin, varoluşun künhüne vasıl olmanın ifadesidir. Ne kadar çok ibadet edersek edelim, eğer duayı terk etmişsek, her hal-u kârda Allah Teala'ya muhtaç olduğumuz gerçeğini unutmuşuz demektir. Duanın "ibadetin özü/iliği"[1] oluşundaki sır da bu noktada kendisini ele verir.

   Dua dendiğinde sadece, hacet ve taleplerin Allah Teala'ya arz edilmesi anlaşılmamalıdır. Dua, en temelde kulluğun itirafıdır çünkü. Eğer en azından 5 vakit namaz sonrası Allah Teala'ya bütün kalbimizle yönelemiyor, ya duayı ezberlenmiş birtakım kalıp cümlelerin mekanik bir şekilde tekrarlanması suretiyle yapıyor veya hiç yapmıyorsak, bu, ibadetten maksadın gerçek anlamda hasıl olmadığının, çünkü ruhumuza "tekebbür" virüsünün bulaştığının ifadesidir.

   Dikkat edilirse bizim bilincimizde "tekebbür" kelimesi insan hakkında kullanıldığında olumsuz bir anlam sahasına sahiptir. Bunun sebebi, insanın, münhasıran Allah Teala'ya mahsus olan bir sıfatı, hakkını ve haddini tecavüz ederek sahiplenmek istemesidir. Buna mukabil "el-Mütekebbir" ism-i şerifinin Esma-i Hüsna cümlesinden olarak Kur'an'da zikredildiğini görmek[2] hiç birimize şaşırtıcı gelmiyor. Zira kul kuldur, İlah da İlah!..

   Ayakkabımızın kopan bağını bile Allah Teala'dan istememizi emir ve tavsiye buyuran[3] Efendimiz (s.a.v), küçüklüğün insana, büyüklüğün ise Allah Teala'ya mahsus olduğunu, son derece çarpıcı bir şekilde belirtmiş: "Kulun Rabbine en yakın olduğu hal, secde halidir."[4]

   Yani kul, kulluğun idrak ve şuuruyla, bedeninin en değerli kısmı olan başını ve başında en değerli kısım olan yüzünü, alçalmanın, küçülmenin son noktası olan yere, ayak altı hizasına indirerek Rabbini ta'zim ve tekbir ettiğinde Rabbine manen en yakın mevkie yücelmiş oluyor. Elbette bu küçülüş ve alçalış münhasıran Yüce Yaratıcı huzurunda ve O'nun büyüklüğü karşısındadır. Yoksa "İzzet Allah'ın, Resulü'nün ve Mü'minlerindir."[5]

   Duasızlık, tekebbür ve Yüce Yaratıcı'dan istiğna düşüncesinin göstergesi olduğu için Yüce     Allah'ın, kendisine dua etmeyene gazaplandığı Efendimiz (s.a.v) tarafından haber verilmiştir.[6]

   İşte modern insanın dua ile ilişkisindeki açmaz da tam bu noktada kendisini gösterir. Modern insan, "amentüyü bilim yazacak" diyerek insan aklını hayatın merkezine koyan anlayışın hayata damgasını vurduğu dönemin insanıdır. O, kendi kaderini kendisi yazan, neye inanılması ve neyin inkâr edilmesi gerektiğini başkasından öğrenmeyi peşinen reddeden, gözüyle görüp eliyle dokunamadığını (yani kontrol edemediğini, hükmü altına alamadığını) yok saymayı kanun haline getiren bir varlık anlayışının ürünüdür. Sebebi de sonucu da kendisi belirlediği (!) için modern insan dua ederek "küçülmeyi" ve "yardım dilenmeyi" içine sindiremez. Bunun için modernitenin her görüntüsünün altında şu veya bu ölçüde bir tekebbür, istiğna ve benlik vardır.
   Yine bu sebeple mesela "yağmur duası" modern insan için anlaşılması mümkün olmayan bir "mesele"dir. Hele yağmur duası öncesi tevbe-istiğfar etmek, sadaka vermek, yağmur duasını yapanın, dış giysisini içini dışına çevirerek giymesi… gibi hususların hiç izahı yoktur!

   Oysa Müslüman için dua, hayatın bütününü kucaklayan en çarpıcı realitedir. Hadis kitaplarının "Kitâb'd-De'avât" bölümlerine yahut müstakil olarak hazırlanmış dua kitaplarına sathî bir nazarla bakıldığında dahi şu temel gerçeği fark etmek zor değildir: Yemeğe başlarken ve sofradan kalkarken, uykuya yatarken ve uykudan kalktığında, evden çıkarken ve eve girerken, hilali gördüğünde, rüzgâr estiğinde, yağmur yağdığında, yeni aya girdiğinde, yolda biriyle karşılaştığında (selam da bir duadır), yeni bir elbise giydiğinde, hastalandığında, iyileştiğinde… hasılı, günlük hayatın hangi entantanesini alırsanız alın, orada mutlaka dua ile karşılaşırsınız. Müslüman, çok iyi bildiği ve her zaman yaptığı bir işi yaparken dahi Yüce Yaratıcı'nın adıyla başlar, O'ndan yardım ve muvaffakiyet ister.

   Duanın hayatındaki temel rolünün farkında olduğu için Müslüman, gıyabında kardeşine dua eder ve ondan dua ister. (Efendimiz (s.a.v)'in, umreye giden Hz. Ömer (r.a)'dan dua istediğini hatırlayın.) Yine aynı sebeple beddua almaktan sakınır; diline kolay kolay beddua cümlesi almaz.
   Dua, Yüce Yaratıcı karşısında acziyetin, muhtaçlığın, "kulluk idrakinin" ifadesi olduğu için duanın da kendine mahsus adabı, erkânı vardır. Ancak konunun bu boyutuna burada girmeyeceğim.

   Dua hakkındaki bu yazıyı teberrüken, Efendimiz (s.a.v)'den nakledilen bir dua ile bitirelim:

   "Allahım! Bize, günahlarla aramızda engel teşkil edecek haşyet, bizi kendisiyle cennetine ulaştıracağın taat, dünya musibetlerini bize kendisiyle kolaylaştıracağın yakîn nasip eyle. Yaşattığın sürece kulaklarımızdan, gözlerimizden ve kuvvetimizden bizi (meşru yönde) faydalandır ve bu faydalanmayı bizden sonrakilere de nasip eyle. İntikamımızı bize zulmedenlere yönelt ve bize düşmanlık edenlere karşı bize yardım et. Bizi dinimizde musibete uğratma. Dünyayı en önemli endişemiz kılma; ilmimizi de ona hasrettirme. Bize acımayanları üzerimize musallat eyleme." [7]
............................................................................................
[1] et-Tirmizî ve et-Taberânî tarafından rivayet edilmiştir.
[2] 35/el-Haşr, 23.
[3] et-Tirmizî, İbn Hibbân ve daha başkaları rivayet etmiştir.
[4] Müslim, Ebû Dâvud, en-Nesâî ve daha başkaları tarafından rivayet edilmiştir.
[5] 72/el-Münâfikûn, 8.
[6] Ahmed b. Hanbel, –el-Edebü'l-Müfred'de– el-Buhârî, et-Tirmizî, İbn Mâce ve daha başkaları tarafından rivayet edilmiştir.
[7] et-Tirmizî ve –es-Sünenu'l-Kübrâ'da– en-Nesâî rivayet etmiştir.