Tekfir Meselesi

e-Posta Yazdır PDF

Tekfir meselesi uzun zamandan beri gündemdeki yerini koruyor. Bu mesele hakkında izahat yapmak, kaçınılamayacak bir borç oldu.

İmam el-Gazzâlî, Faysalu’t-Tefrika’da tekfirle ilgili olarak bir tavsiye, bir de kural zikreder.

Tavsiyesi şudur: “Lâ ilâhe illallâh Muhammedun Resûlullâh dedikleri ve buna aykırı davranmadıkları sürece Ehl-i Kıble hakkında dilini mümkün mertebe tut. Buna aykırı davranmak, bir özre mebni olsun veya olmasın Hz. Peygamber (s.a.v) adına yalan uydurmayı caiz görmektir. (Bunu yapmadıkları sürece) Ehl-i Kıble’nin tekfirinde tehlike vardır. Dilini tutmakta ise tehlike söz konusu değildir.”

Kuralı ise şöyle zikreder: “Nazariyatın iki kısım olduğunu bilmendir: Akaid esaslarına müteallik olanlar ve fürua müteallik olanlar. İman esasları üçtür: Allah Teala’ya, peygamberlere ve ahiret gününe iman. Bunlar dışında kalan hususlar (imanın) füru(u) dur. Bil ki, esasen furüda tekfir yoktur. Bir tek mesele bunun istisnasıdır: Bir kimsenin, Hz. Peygamber (s.a.v)’den tevatüren bilinen dinî bir aslın inkârı. Bunun dışında, fer’iyyatın bir kısmında –fıkhî meselelerde olduğu gibi– (delile aykırı davrananı) hatalı olduğunu söyleme, diğer bazılarında ise –İmamet (hilafet) ve Sahabe’nin ahvaliyle ilgili hatalı tutumlar sebebiyle bid’atçi olduğunu söyleme söz konusudur…”1

İmam el-Gazzâlî, fer’î meselelerde Efendimiz (s.a.v)’i tekzip ihtiva eden her tavrın küfür olduğunu ve sahibinin tekfir edileceğini söyledikten sonra, mezkûr 3 iman esası konusunda şöyle bir ilke koyar: “Yapısı te’vile müsait olmayan, tevatüren nakledilen ve hilafına delil ikame edilmesi düşünülemeyen her hususa muhalefet, mahza tekziptir.”

Buna örnek olarak haşr-ı cismaniyi ve Allah Teala’nın cüz’iyyatı/kullarının işlerinin tafsilatını bilmesini inkârı zikreder ve şöyle der: “Bu üç hususta, uzak bir mecaz yoluyla dahi olsa tevil ihtimalinin yol açtığı bir hüküm söz konusu olursa, bu durumda delile bakarız. Eğer kesin ise, gereğini benimsemek icap eder. Ancak eğer o meselenin avama açılmasında –anlayışları kıt olduğu için– bir zarar söz konusu ise, onu açmak bid’attir. Şayet söz konusu delil kat’î olmayıp, zann-ı galip ifade ediyorsa ve bunun yanında dine bir zararı da bilinmiyorsa –Mu’tezile’nin Allah Teala’nın (ahirette) görülmesini inkârı böyledir–, bu, bid’attir, küfür değildir.

“Söz konusu hükmün zararlı olduğu açıkça bilinirse, bu durumda mesele içtihada ve değerlendirmeye kalır. Böyle kimsenin tekfir edilmesi de, edilmemesi de ihtimal dahilindedir.”

Buna misal olarak, tasavvuf iddiasında bulunan bazı sapık kimselerin, belli bir makama eriştikten sonra kendilerinden şer’î tekliflerin düştüğü yolundaki hezeyanlarını zikreder ve şöyle der: “Her ne kadar böyle bir kimsenin cehennemde ebedî azap göreceği meselesi kesin değil ise de, öldürülmesi gerektiğinde şüphe yoktur. Böyle birisinin katli, yüz kâfirin katlinden efdaldir. Zira onun dine vereceği zarar, kâfirlerin zararından daha büyüktür.”

İmam el-Gazzâlî’nin tekfirin mahiyeti konusundaki sözleri: “Tekfir, şer’î bir hükümdür ki, tekfir edilen kişinin canını ve malını (öldürülmesini ve malının müsaderesini) mübah kılar ve cehennemde ebedî olarak kalacağını ifade eder. Kaynağı, diğer şer’î ahkâmın kaynağı gibidir. Kimi zaman yakînen idrak edilir, kimi zaman zann-ı galip ile. Kimi zaman da hakkında tereddüt edilir. Tereddüdün söz konusu olduğu durumlarda tekfirde tevakkuf etmek evladır. Tekfirde acele etmek, cehalete mağlup olmuş kimselerin tabiatlarına hakim olan bir tutumdur.”

“Burada bir diğer kaideye dikkat etmek gerekir: Bazan muhalif, mütevatir bir nassa muhalefet ve onun müevvel (tevil edilmiş) olduğunu iddia eder. Ancak bu tevilin dilde uzaktan ya da yakından bir aslı yoktur. İşte bu küfürdür ve bu tevili yapan –her ne kadar tevil yaptığını söylese de–, mükezzib (Hz. Peygamber (s.a.v)’i yalanlayan) kimsedir.”2

İmam el-Gazzâlî’ye göre;

1. Allah’a iman, Peygamberlere iman ve ahirete iman imanın aslıdır. Bunların dışında kalan hususlarsa bunlara bağlı olmak anlamında fer’îdir. Bu itikadî hususlara taalluk eden ve tevatürle sabit olan bir meseleyi inkâr küfürdür.

2. Yapısı tevile müsait olmayan, tevatüren nakledilen ve hilafına delil ikame edilmesi düşünülemeyen her hususa muhalefet küfürdür.

3. Fer’î meselelerde dahi olsa Efendimiz ‘(s.a.v)’i yalanlama anlamına gelen her tutum küfürdür.

4. Delile dayalı tevil söz konusu ise ve delil kat’î ise gereği benimsenir; zann-ı galip bildirecek derecede zannî ise ve tevilin dine bir zararı yoksa tevili yapan kimse tekfir edilmez, tebdi edilir (bid’atçi olduğu söylenir).

5. Mütevatir bir nassa, tevil yapmak suretiyle muhalefet edildiğinde bakılır; tevilin dilde uzaktan ya da yakından bir aslı yoksa bu tutum da küfürdür.

Bütün bu hususlarda bir kimsenin tekfir edilebilmesi için birtakım şartların bulunması ve birtakım engellerin mevcut olmaması gerekir. Bunları şöyle maddeleştirebiliriz:

1. Aklı başında bulunmak. Ne söylediğinin farkında olmak ve cunun (delilik) gibi bir durumda olmamak.

2. Özgür iradesiyle hareket ediyor olmak; baskı altında bulunmamak.

3. Üzerinde konuştuğu meselenin cahili olmamak; bilgi ve birikim sahibi bulunmak.

Bu şartları taşıyan bir kimse, İmam el-Gazzâlî’nin yukarıda naklettiğim maddelerde zikrettiği tutumlardan birini sergilerse, yaptığı işin küfür olduğu söylenir.

Bu ön bilgileri verdikten sonra meselenin aslına gelecek olursak;

Bir görüş, söz veya tavır küfür olduğu halde onu benimseyip söyleyen muayyen bir kimsenin kâfir olduğu söylenebilir mi, söylenemez mi? Doğru olan, “Küfr” işleyen (yani küfr sözü söyleyen veya küfr itikadında olan) kimseye “kafir” denilmeyecek de kime kafir denecek?” tavrını benimsemek mi, yoksa “bir sözün, görüşün veya tutumun küfür olduğunu söylemek başka, onu benimseyip söyleyen muayyen bir kimsenin kâfir olması başka şeydir” demek mi?

İsterseniz Zâhid el-Kevserî merhumdan bir alıntı ile başlayalım: O, el-Beyhakî’nin el-Esmâ ve’s-Sıfât’ına yazdığı ta’liklerden birinde, “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” mealindeki 5/el-Mâide, 44. ayeti üzerinde dururken şunları söyler:

“İbn Abbâs’ın dediği gibi: “Onlar kâfirdir (ancak), Allah’ı ve ahiret gününü inkâr eden kâfirler gibi değildirler. Ğarîbeyn sahibi el-Herevî şöyle demiştir: “el-Ezherî’ye, Kur’an’ın mahluk olduğu görüşünü benimseyen kimseye “kâfir” denip denemeyeceği sorulduğunda, “Onun söylediği söz küfürdür” dedi. Soru üç kere tekrarlandı. Ancak o, ilk söylediğini söylemeye devam etti. En sonunda şöyle dedi: “Bazen Müslüman da küfür sözü söyler.”

el-Kevserî merhum, bu ifadeleri İbnu’l-Esîr’in en-Nihâye’sinden nakletmiştir.3)

Onun bu notu düştüğü yerde el-Beyhakî de tam bu meseleyi işlemektedir. İmam eş-Şafi’î’nin, ihtilaflarını düşmanlık derecesine taşımadıkları sürece ehl-i bid’atin şahitliğinin kabul edileceği görüşünü nakleden el-Beyhakî şöyle devam eder: “Ulemamız, ehl-i ehvanın (ehl-i bid’atin) tekirinde ihtilaf etmiştir. Onlardan bir kısmı, ehl-i bid’atin görüşlerine göre meseleyi tafsil ederek onları tekfir etmiştir. Bu görüşü benimseyenler, eş-Şâfi’î’nin, bid’atçinin şahitliğinin kabul edileceği ve arkasında namaz kılınabileceği görüşünü, bid’ati küfre varmayan bid’atçilere tahsis etmişlerdir.

“Onları tekfir etmeyen ulemamıza göre ise, eş-Şâfi’î, Kur’an’ın mahluk olduğunu iddia etmenin küfür olduğunu söylerken, kişiyi dinden çıkarmayan küfrü (küfrün dûne küfr) kasdetmişttir.

“Ebû Süleymân el-Hattâbî (rh.a), tevil yapan ve tevilinde hata eden ehl-i bid’ati tekfir etmez, şahitliklerini kabul ederdi. Yeter ki Haricî ve Rafızîler, işi Sahabe’yi tekfire vardırmasınlar ve Kaderiyye, işi, kendilerine muhalif olan Müslümanları tekfir etmeye, kazalarının caiz olmadığını, kendilerine karşı silah çekip kanlarını akıtmanın mübah olduğunu söylemeye kadar vardırmasın…”4)

İbnu’l-Hümâm, fasık kimsenin imameti bahsini işlerken, el-Muhît’ten, “Fasık veya bid’atçinin arkasında namaz kılan kimse, cemaatle namaz sevabını alır; ancak müttaki kimsenin arkasında namaz kılanın sevabını elde edemez” hükmünü naklettikten sonra tafsilata girer ve sözü bid’atçinin tekfiri meselesine getirir. Bu konuda imamlardan çeşitli nakillerde bulunduktan sonra şöyle der: “Bil ki, İmam Ebû Hanîfe ve eş-Şâfi’î’den (Allah onlara rahmet eylesin), bid’atçilerden ehl-i kıble olan hiç kimsenin tekfir edilmemesi görüşü sabit olduğu halde, zikrettiğimiz ehl-i ehva (bid’atçi) kimselerin küfrüne hükmedilmesinin (iki hüküm arasındaki tenakuzun) açıklaması şöyledir: Bu inancın kendisi küfürdür, bu inancı benimseyen kimse, küfür olan bir inancı benimsemiştir. Her ne kadar bu kimse tekfir edilmese de, durum böyledir. Onun tekfir edilmemesi, hakka ulaşmak için bütün gücünü sarf etmesi sonucu bu görüşe kail olması sebebiyledir.

“Ancak fukahanın, böyle kimsenin arkasında kılınan namazın batıl olduğunu kesin bir dille ifade etmiş olması bu açıklama tarzımızı doğrulamamaktadır. Bununla birlikte eğer buradaki adem-i cevaz görüşü, bunların arkasında namaz kılma fiilini işlemenin helal olmadığı anlamına yorulursa, o zaman problem kalmaz. Zira bir kimse, böyle birisinin arkasında namaz kılacak olursa, her ne kadar bu fiili helal değilse de, bu, kıldığı namazın sıhhatine mani değildir. Böyle izah edilirse ne ala, yoksa mesele çözümsüz (müşkil) dür.”5

Ali el-Karî, İbnu’l-Hümâm’ın üzerinde durduğu bu işkâlin çözümü sadedinde şunları söyler: “Bu meselenin çözümü konusunda şöyle düşünmenin mümkün olduğu açıktır: Fukahanın, ihtiyaten böyle bid’atçilerin arkasında namaz kılmanın butlanını kesin bir dille ifade etmiş olması, bu kimselerin kâfir olduğuna kesin bir şekilde inanmış olmalarını gerektirmez. Görmez misin ki fukaha, Hicr’in7 Kâbe’den olmadığını kesin bir şekilde ifade etmemiş olmakla birlikte, Hicr’e doğru namaz kılmanın da batıl olduğunu ihtiyaten söylemiştir. Hatta fukaha, zanlarının gereği olarak Hicr’in Kâbe’den olduğuna ve tavafın Hicr’in dışından yapılmasına hükmetmiştir.”6

Ehl-i bid’atin tekfiri meselesini en tafsilatlı şekilde işleyenlerden birisi Kadı Iyâd’dır. eş-Şifâ’da mezhep imamlarının ve alimlerin konu hakkındaki kanaatlerini, Ali el-Karî’nin şerhiyle birlikte bu eserden mütalaa etmekte mutlak fayda var. Burada kısa bir özetini vereyim:

Bid’at ehlinin tekfiri meselesinde Selef’in ve sonra gelen ulemanın ihtilaf ettiğini zikrettikten sonra8 (Ali el-Karî burada bid’at ehlinin tekfir edilmeyeceği görüşünü İmam el-Eş’arî ile Eş’arîler’in ekseriyeti ile İmam Ebû Hanîfe ve Hanefî fukahasının ekserisine ait olduğunu söyler), İmam Mâlik ve ashabının ihtilaflı görüşlerinin zikrine geçer. Burada İmam Mâlik’ten ve ashabından nakledilenlerin çoğunluğunun, bid’at ehlinin tekfir edilmeyeceği istikametinde olduğunu belirtir.

Daha sonra Selef alimlerinin, fukahanın, muhaddislerin ve kelamcıların ekseriyetinin, bid’at ehlinin tekfir edileceği görüşünde olduğunu söyler ve örnek olarak bazı isimler zikreder. Bir tevile dayalı olarak benimsediği görüşün yol açtığı netice küfre varan ve fakat küfrü amaçlamayan bir kimsenin durumu hakkında Selef’in ekserisinin tekfir, fukaha ve kelamcıların ekserisinin ise adem-i tekfir görüşünde olduğunu belirtir.

En az bid’at ehlinin tekfir edilmeyeceğini söyleyenlerin görüşü kadar, onlardan tevbe etmelerinin isteneceğini, etmezlerle öldürüleceklerini söyleyen ulemanın bu görüşü de önem taşımaktadır. Zira bu ulemadan birçoğundan nakledilen hükmün sonunda miraslarının vereselerine verileceği hükmü yer almaktadır ki, bu da onların küfren değil, hadden öldürüleceklerini gösterir.

Bu söylenenler, ulema ve fukaha arasında ehl-i bid’atın tekfir edileceğini söyleyenler bulunmadığı anlamına elbette gelmez. Benim de böyle bir kastım yok zaten. Mesele, küfür sözünü söylemek ile tekfir edilip mürted muamelesine tabi tutulmak arasındaki farkın tebellür ettirilmesidir.

Küfür bir sözü söylemenin veya küfür bir fiili işlemenin kişiyi her hal-u kârda kâfir yapacağını söylemenin isabetli olmadığını, birkaç yazı boyunca yaptığım nakiller yeterince anlatıyor. Bu yazıda son bir nakle daha yer vererek meseleyi toparlamaya çalışacağım.

İmam Ebû İshâk eş-Şâtıbî, el-İ’tisâm’da, “müteahhirundan biri” diyerek ismini zikretmediği bir alimden, bid’at fırkalar içinden, kâfir olduklarında bütün Müslümanların ittifak ettiği kesimlerin özelliklerini nakletmiştir. Bu özellikler, –Sebeiyye’nin Hz. Ali (r.a) hakkındaki itikatlarında olduğu gibi– Allah Teala’ya ortak koşmak, –Cenahiyye gibi– Allah Teala’nın mahlukata hulul ettiğine inanmak, –Gurabiyye gibi– Efendimiz (s.a.v)’in risaletini inkâr anlamına gelen bir inancı benimsemek yahut haramları helal kabul, farzları iskat ve –Gulat-ı Şia gibi– Efendimiz (s.a.v)’in getirdiklerini inkâr etmek gibi şeylerdir.

Yine o alime göre, zikredilenlerin dışında kalan inançlar arasında, kişiyi kâfir yapmaması uzak bir ihtimal olmayanlar da vardır. Bunu bu şekilde nakleden eş-Şâtıbî, o alimin bu meseleler hakkında uzun uzadıya zikrettiği deliller bulunduğunu belirtir ve onlara yer vermeyeceğini söyleyerek şöyle der: “Ancak üstadlardan duyup dinlediğimiz şudur: Muhakkik usulcüler, sonuç itibariyle küfür olan şeylerin, halde küfür olmadığını söylemişlerdir.9

“Lazım-ı mezhep mezhep değildir” kaidesini hatırlatan bu tesbit ile birlikte, küfür bir sözü söyleyen veya küfür bir görüşü benimseyen herkesin niçin kâfir sayılmayacağını –delilik, bunaklık, ikraha maruz kalma… gibi arızî durumları dışarıda bırakarak– şöyle özetleyebiliriz:

1. İmam el-Gazzâlî’nin ta’liline göre o kimse, –mesele tevile müsait ise– tevil sonucu o hükme varmıştır.

2. İbnu’l-Hümâm’ın ta’liline göre o kimse –hakkında ihtilaf edilmiş olan– o mesele hakkında doğruya ulaşmak için bir cehd ve gayret (içtihad) göstermiştir.

3. Ali el-Karî’nin ta’liline göre bu durumdaki kişinin tekfir edilmesi ihtiyat sebebiyledir. Yani insanların gevşeklik göstererek o görüşü benimseme eğilimine girmesini engellemek için böyle davranmışlardır.

4. el-Kevserî’nin ta’liline göre o kimsenin ölmeden önce tevbe etmiş olma ihtimali vardır.

5. Sonucu küfre çıkan bir görüşü benimseyip savunmanın, o sonucu kasdetmedikçe küfür olmaması.

Bütün bunlar, bir müslümanı tekfir ederken riayet edilmesi gereken noktalar hakkında bize yeterli fikri verebilecek keyfiyette tesbitlerdir. Her ne kadar buraya yansıtmadıysam da, ilgili kaynaklarda, kendisini kâfir yapmadığı bu durumlarda dahi küfür bir söz söyleyen kimsenin tevbeye davet edileceği, etmezse ta’zir cezasıyla cezalandırılacağı konusunda ciddi uyarılar mevcuttur. Dolayısıyla bu yazdıklarımdan, küfür sözü söylemenin hafife alınabilecek bir davranış olduğu şeklinde bir sonuç çıkarılması kesinlikle hedeflemediğim, arzu etmediğim ve onaylamadığım bir istintaç olacaktır!..

Aynı şekilde, kendisini İslam’a nisbet eden fırkaların içinde görüşleri küfre varan ve bu sebeple ulema tarafından fiilen tekfir edilen kimseler bulunduğu gerçeğini göz ardı ediyor değilim. Bu yazının maksadı “kimlerin tekfir edildiğini” değil, “kimlerin tekfir edilmediğini” ortaya çıkarmak olduğundan, konunun bu yönü üzerinde durmayı zait addediyorum. İnşallah yazdıklarım, en azından üzerinde ulemanın ihtilaf ettiği hususlarda tekfir müessesesini işletmeden önce bir kere daha düşünülmesine vesile olur.

Doğruya ulaştıran Allah Teala’dır.

Dipnotlar

1. İmam el-Gazzâlî, Faysalu’t-Tefrika, 61-2.

2. A.g.e., 64-6.

3. İbnu’l-Esîr, en-Nihâye, IV, 186.

4. el-Beyhakî, el-Esma ve’s-Sıfat, 257-8.

5. İbnu’l-Hümâm, Fethu’l-Kadîr, I, 304.

6. Kâbe ile “hatîm” denen yarım daire şeklindeki duvar arasında kalan ve altın oluğun altına rastlayan yer.

7. Ali el-Karî, Minahu’r-Ravdi’l-Ezher fî Şerhi’l-Fıkhi’l-Ekber, 428-9.

8. Kadı Iyâd, eş-Şifâ (Ali el-Karî şerhi ile birlikte), II, 493 vd.

9. eş-Şâtıbî, el-İ’tisâm, II, 413.