Bazı Tasavvuf Kaynaklarındaki Hadisler

e-Posta Yazdır PDF

Bir yazımda Saadet-i Ebediyye isimli eserle ilgili kısa bir değerlendirme yapmış ve içinde zayıf, hatta uydurma rivayetler bulunduğunu söylemiştim. Örnek olarak da Efendimiz (s.a.v)’in, Hz. Ali (r.a)’a, “Benden sonra halife Ebû Bekr olacaktır. Ondan sonra Ömer, ondan sonra Osman, ondan sonra da sen” buyurduğunu anlatan rivayeti zikretmiştim.


Yine o yazıda, Saadet-i Ebediyye’de yer alan, “İmam-ı Şafiî hazretleri, İmam-ı a’zamın içtihadının inceliğinden az bir şey anlayabildiği içindir ki, “Bütün müçtehidler, İmam-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin çocuklarıdır” demiştir” şeklindeki tesbit üzerine şunları söylemiştim:


“Oysa İmam eş-Şâfi’î’nin bu sözü, İmam Ebû Hanîfe’nin içtihadlarından ancak az bir şeyi anlayabildiğini değil, hüküm istinbat metotlarının, özellikle de Kıyas’ın inceliklerini sistemli bir şekilde ilk önce ortaya koyan kişinin İmam Ebû Hanîfe olduğunu tesbit ve itiraf ettiğini gösterir. Aksi halde İmam eş-Şâfi’î’nin İmam Ebû Hanîfe’ye ve onun talebelerine muhalefet etmesini açıklamak mümkün olmaz. Daha da önemlisi, bu durumda İmam eş-Şâfi’î’nin mezhebinin “yüzeysel” ve “daha az değerli” olduğu gibi bir garabet ortaya çıkar ki, aklı başında bir kimsenin böyle bir iddiada bulunması mümkün değildir.”


İnternetteki bazı forumlarda bu meselenin gündeme geldiği ve mezkûr rivayetin İmam-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât’ında geçtiği söylenerek yukarıdaki ifadelerime itiraz edildiği konusunda bir uyarı aldım. İtiraz edenler, Tasavvuf büyüklerinin bir hadisi keşfen tashih etmeleri halinde artık zahir ulemasının değerlendirmelerinin bir şey ifade etmeyeceğini söylemişler. “Bir metin hadis-i şerif olmak üzre Mektubat-ı Rabbani’de müsbetse (geçiyorsa) o metin hadistir ve sahihtir” diyenler olmuş, hatta (Abdülkadir Geylânî ve İmam-ı Rabbânî gibi büyüklere dil uzattığım düşüncesinden kaynaklanan bir gayret-i diniye ile) şahsıma yönelik ağır ithamlarda bulunulmuş. Ayrıca İmam eş-Şâfi’î’nin sözüyle ilgili değerlendirme hakkında söylediklerimin de İmam-ı Rabbânî’yi hedeflediği tesbitinde bulunmuşlar.


Bu eleştirilerde bulunanların, Tasavvuf büyüklerinin kendilerine ve eserlerine yönelik tahripkâr saldırılar karşısında gösterilmesi gereken hassasiyetle hareket ettiklerini biliyor ve bunu takdir ediyorum. Bu hassasiyete her zamankinden fazla ihtiyaç duyulan bir zaman diliminde yaşıyoruz. Aidiyetlerimizi muhafaza etmenin bizim için hayat-memat meselesi olduğunu ayrıca belirtmeye gerek yok. Bu köşenin takipçileri, bu köşede en fazla vurgulanan hususu bu noktanın teşkil ettiğini çok iyi biliyor. Bu cümleden olarak hangimiz diğerinin tavrında hakkın hatırını rencide eden bir tavır görürse, onu lisan-ı münasiple ikaz etmeli, birimizden hasbel beşer sadır olmuş bir hata/kusur varsa, en uygun tarzda düzeltme yoluna gitmelidir. Kardeşliğin gereği budur…


Meselemize gelecek olursak, geçen haftanın Pazar (8 Şubat) yazısında bir noktaya dikkat çekmiştim. Kaynaklardan istifade etme tarzı, onlara vakıf olmak kadar, hatta ondan daha önemlidir. Hangi kaynağın özelliği nedir, hangi eserden hangi sahada istifade etmek gerekir, bunları iyi bilmek ve müelliflerin eserlerini telif ediş gayesi ve metodu hakkında gerekli donanıma sahip olmadan bu sahada sarf-ı kelam etmekten uzak durmak icab eder…


Evet, İmam-ı Rabbânî hazretleri, Mektûbât’ında  (67. Mektup, Mektûbât, II, 176) Abdülkadir Geylânî hazretlerinin Gunye’sine atfen iki rivayet zikrediyor. Bunlardan birine göre Efendimiz (s.a.v) Miraç’tayken, Hz. Ali (r.a)’ı halife kılmasını Allah Teala’dan talep etmiş, ancak melekler, “Daima Allah’ın dilediği olur; senden sonra halife Ebû Bekr’dir” karşılığını vererek bu talebin kabul edilmediğini bildirmişler.


Diğer rivayete göre Hz. Ali (r.a) şöyle demiştir: “Resulullah (s.a.v), kendisinden sonra Ebû Bekr’in, sonra Ömer’in, sonra Osman’ın, ondan sonra da benim halife olacağıma dair benden söz almadan dünyadan ayrılmadı.”


Burada dikkat edilmesi gereken nokta şurası: İmam-ı Rabbânî hazretleri, Hulefa-i Raşidin’in efdaliyeti konusunda Ehl-i Sünnet’in görüşünü zikrettiği bağlamda yer verdiği bu rivayetleri keşfen ya da başka bir tarikle tashih ettiğini söylemiyor. Abdülkadir Geylânî hazretlerinin Gunye’sini referans vermesi bu durumu açıkça ortaya koyuyor. Öyleyse burada onun bu rivayetleri, Geylânî hazretlerine itimat ederek aldığını söylemek gerçeğin ifadesi olacaktır.


O halde soru şu:


Abdülkadir Geylânî hazretleri bu hadislerin sahih olduğunu söylemiş midir?


Onun Gunye’sinde geçen rivayetlerin tamamının sahih olduğunu söylemek mümkün müdür?


Abdülkadir Geylânî hazretleri bu hadislerin sahih olduğunu söylemiş midir?


Gunye’de Dört Halife’nin hilafeti ile ilgili bahsin işlendiği yere (Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî baskısı, I, 110 vd.; Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye baskısı, I, 158 vd.) baktığımızda, onların hilafete gelişinin Sahabe’nin seçimi, ittifakı ve rızası ile olduğunun söylendiğini görüyoruz. Bunun arkasından Geylânî hz., Hulefa-i Raşidin’in hilafete geliş tarzını tek tek ele alıyor ve şöyle diyor:


“Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a)’ın hilafeti, Muhacirin ve Ensar’ın ittifakıyla oldu. Şöyle ki: Resulullah (s.a.v) vefat ettiğinde Ensar’ın konuşmacıları kaktılar ve (Muhacirin’e hitaben) “Bir emir bizden, bir emir de sizden olsun” dediler. Bunun üzerine Ömer b. el-Hattâb (r.a) kalkarak şöyle dedi: “Ey Ensar topluluğu! Sizler Resulullah (s.a.v)’in Ebû Bekr’e, imam olup halka namaz kıldırmasını emrettiğini bilmiyor musunuz?” Ensar, “Evet, biliyoruz” dedi. Ömer şöyle devam etti: “O halde hanginiz gönül rahatlığıyla Ebû Bekr’in önüne geçebilir?” Onlar, “Ebû Bekr’in önüne geçmekten Allah’a sığınırız” dediler.


“Bir diğer rivayette de şöyle gelmiştir: “Ömer onlara, “Hanginiz gönül rahatlığıyla onu, Resulullah (s.a.v) tarafından layık görülen makamından alaşağı edebilir?” dedi. Ensar da hep bir ağızdan, “Hiçbirimiz bunu gönül rahatlığıyla yapamayız. Allah’tan bağışlanma dileriz” diye karşılık verdi. Bunun üzerine Ensar Muhacirin ile ittifak ve hepsi birlikte Ebû Bekr’e bey’at ettiler ki, Ali ve ez-Zübeyr de aralarında bulunuyordu.”


Bundan sonra şunları söyler: “Rivayet edildiğine göre Abdullah b. el-Kevvâ’, Cemel savaşından sonra Hz. Ali’nin yanına geldi ve “Resulullah bu iş (hilafet) konusunda sana herhangi bir bilgi verdi mi?” diye sordu. O şöyle cevap verdi: “Bu işimiz hakkında şöyle düşündük: Namaz İslam’ın temelidir (ve Resulullah, Ebû Bekr’i namaz imamlığı için görevlendirmiştir); biz de Allah’ın ve Resulü’nün dinimiz hakkında razı olduğu kişiye razı olduk ve bu işimizi (hilafeti) Ebû Bekr’e tevdi ettik.”


Hilafete kimlerin hangi sırayla geçeceği konusuna ancak “işareten” delalet eden bir-iki rivayet sıraladıktan sonra Geylânî hz. İmam Ahmed b. Hanbel’den, Hz. Ebû Bekr (r.a)’in hilafetinin açık nass ve işaretle sabit olduğu görüşünü –senedsiz olarak– nakleder; bunun, el-Hasenu’l-Basrî ve muhaddislerden bir grubun mezhebi olduğunu söyler ve “Bu rivayetin izahı, Ebû Hureyre (r.a)’den nakledilen şu hadistir…” diyerek, “uydurma” olduğunu söylediğim rivayete yer verir.


Daha sonra Geylânî hz. Hz. Ömer (r.a)’in hilafete geliş sürecini ele alır ve şöyle der: “Ömer (r.a)’ın hilafetine gelince, Ebû Bekr (r.a)’ın istihlafı (halife tayin etmesiyle) olmuştur. Sahabe de bu karara itaatle ona bey’at etmiş ve kendisine “Mü’minlerin Emiri” ünvanını vermişlerdir. Abdullahb. Abbâs (r.a) şöyle demiştir: “Ebû Bekr (r.a)’e, “Ne kadar katı birisi olduğunu bildiğin halde başımıza Ömer’i tayin ettiğin için yarın Rabbine kavuştuğunda ne diyeceksin?” dediler, şöyle karşılık verdi: “Yarattıklarının en hayırlısını bıraktım” diyeceğim.”


Geylânî hz. devam eder: “Osman (r.a)’ın hilafetine gelince, o da Sahabe’nin ittifakıyla olmuştur. Şöyle ki; Ömer (r.a) çocuklarını hilafetten çıkardı (çocuklarını veliahd tayin etmedi) ve halife seçimini şu 6 kişinin oluşturduğu şuraya bıraktı: Talha, ez-Zübeyr, Sa’d b. Ebî Vakkâs, Osman, Ali ve Abdurrahmanb. Avf. Abdurrahman, Ali ve Osman’a şöyle dedi: “Allah, Resulü ve Mü’minler için ben, ikinizden birini seçiyorum.” Sonra Ali’nin elini tuttu ve “Allah’ın ahdi, misakı, zimmeti ve Resulü’nün zimmeti senin üzerinde; eğer sana bey’at edersem Allah, Resulü ve Mü’minler için nasihat görevini yerine getirir, Resulullah, Ebû Bekr ve Ömer’in gidişatı üzere hareket eder misin?” diye sordu. Ali, kendisinden istediklerini yerine getirmeye güç yetiremeyeceğinden korktu; bunun için Abdurrahman’a olumlu cevap vermedi. Sonra Abdurrahman, Osman’ın elini tuttu ve Ali’ye söylediklerini ona da söyledi. Osman olumlu cevap verdi. Bunun üzerine Abdurrahman onun elini mesh ve kendisine bey’at etti. Ali de bey’at etti. Sonra herkes bey’at etti ve böylece Osman, insanlar arasında, herkesin ittifakıyla halife oldu.”


Daha sonra Hz. Ali (r.a)’ın hilafete gelişini anlatır ve Hz. Osman (r.a)’ın şehadetinin ardından insanların Hz. Ali (r.a)’ın kapısında toplandıklarını, kendisini halife olarak görmek istediklerini söylediklerini zikreder. Burada Hz. Ali (r.a)’ın verdiği cevap manidardır: “Benim size vezir (halifenin yardımcısı/danışmanı) olarak hizmet vermem, emir olarak hizmet vermemden daha hayırlıdır.”

Bütün bu pasajlar boyunca meselenin işleniş biçimine baktığımızda şunu görüyoruz: Önce Hz. Ebû Bekr (r.a)’in hilafete geliş süreci hakkındaki sahih bilgi/gerçek durum naklediliyor ve bu anlatım çeşitli rivayetlerle teyit ediliyor; arkasından konu hakkında İmam Ahmed’den nakledilen bir bilgiye değiniliyor ve onun açıklaması sadedinde bahse konu rivayete yer veriliyor. Yani Geylânî hz. o uydurma hadisi meselenin mihveri kılmıyor. Sadece İmam Ahmed’den nakledilen bir görüşün izahı sadedinde zikrediyor. Burası son derece önemlidir. Zira şayet Efendimiz (s.a.v) kimlerin hangi sırayla hilafete geleceğini nassen belirtmiş, tayin etmiş olsaydı, Hz. Ebû Bekr (r.a)’in hilafete geliş süreci esnasında yaşananların yaşanmasının hiçbir açıklaması olmazdı. Ne Beni Sa’ide gölgeliğinde Ensar ile Muhacirin arasındaki müzakereleri, ne Hz. Ebû Bekr (r.a)’in, Hz. Ömer (r.a)H’i halife tayin etmesine itiraz edenlere verdiği cevabı, ne Hz. Ömer (r.a)’in, kendisinden sonraki halifenin seçimini şuraya havale etmesini, ne de Hz. Ali (r.a)’ın hilafet teklifi karşısındaki tutumunu açıklayabilirdik!

Abdülkdir Geylanî hz.lerinin, Hulefa-i Raşidin’in hilafete geliş sırasıyla ilgili –uydurma olduğunu söylediğim– rivayeti kullanma tarzını gördük. Muhtemelen kendisinin iştirak etmediği, ama mezhep imamı Ahmed b. Hanbel (rh.a)’dan geldiği için zikretme gereği duyduğu bir görüşün gerekçesi olarak zikrettiği bu rivayeti, –daha önce de muhtelif vesilelerle ifade ettiğim veçhile– “temriz sigası” kullanarak, yani “rivayet edilmiştir, nakledilmiştir…” gibi bir ifadeyle vermiştir. Bu nokta önemlidir; zira bu hadisi keşfen veya bir başka şekilde tashih etmediğini gösterir.


İmam-i Rabbânî hz.’nin bu rivayeti Gunye’ye atfen kullanmasına gelince, dediğim gibi Geylânî hz.’ne olan itimadı sebebiyle araştırma ihtiyacı duymamaktan kaynaklanmış olabilir. Nitekim Mektûbât’ta bu şekilde kaynağı bulunamamış birkaç rivayet daha mevcuttur ve hepsi de öncekilere itimaden nakledilmiş rivayetlerdir.


Bahse konu rivayetin uydurma olduğunu söylediğim halde, bunu niçin Saadet-i Ebediyye isimli kitaba atfen yaptığım ve onun kaynağı Mektubat’ı ve onun da kaynağı durumundaki Gunye’yi niçin zikretmediğim meselesine gelince; bunu farkında olmadan yapmış olmam elbette mümkün değil.


Daha önce birçok vesileyle İmam el-Gazzâlî’nin İhyâ’sında uydurma rivayetler bulunduğunu –bizzat Şafiî mezhebine mensup Ehl-i Sünnet Hadis alimlerine ittibaen– söylediğimi bilenler biliyor. (Bunun ilmî emanet düşüncesinden başka bir şeyle irtibatlandırılması söz konusu olamaz.) Bu durumun İhyâ’nın ve sahibinin kadrini tenkis etmek anlamına kesinlikle gelmeyeceğini söylediğimi de… Dolayısıyla internette bu meseleyi dillerine dolayanların söylediği gibi “farkında olmadan” baltayı taşa vurmuş değilim. Saadet-i Ebediyye hakkında yazarken, bu eserde o rivayetin nereden naklen verildiğini atlayacak ya da dikkate almayacak kadar üstünkörü hareket etmedim elbette.


Böyle hareket etmemin sebebine gelince;


Saadet-i Ebediyye üzerine kaleme aldığım o yazıda, eserin karakteristik birkaç özelliğini zikretmiştim. Bunlar arasında, “Hadis’le ilgili hususlarda temel Hadis musannefatına hemen hiç başvurulmaması” da bulunuyordu. İhtiva ettiği hadislerin tahricinin ilmî usullere uygun bir şekilde yapılması bu eserin temel ihtiyaçlarından birisidir. O yazıda örnek olarak zikrettiğim rivayetin kaynağı Mektubat ya da Gunye iken, eserin başka yerlerinde zikredilen benzer durumdaki rivayetlerin kaynağı da başka eserlerdir. Dolayısıyla eseri neşredenlerin, muhtevasındaki rivayetler üzerinde ciddi bir tahriç faaliyeti gerçekleştirmesi o yazımın temel hedefi idi. Yoksa yazı, Mektubat ya da Gunye üzerine kaleme alınmış olsaydı, elbette rivayet bu eserlere atfen zikredilirdi…


Saadet-i Ebediyye ile ilgili yazımın eleştiri konusu yapılan bir diğer pasajı da, “İmam-ı Şafiî hazretleri, İmam-ı a’zamın içtihadının inceliğinden az bir şey anlayabildiği içindir ki, “Bütün müçtehidler, İmam-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin çocuklarıdır” şeklindeki tesbitim. Şöyle demiştim: “Oysa İmam eş-Şâfi’î’nin bu sözü, İmam Ebû Hanîfe’nin içtihadlarından ancak az bir şeyi anlayabildiğini değil, hüküm istinbat metotlarının, özellikle de Kıyas’ın inceliklerini sistemli bir şekilde ilk önce ortaya koyan kişinin İmam Ebû Hanîfe olduğunu tesbit ve itiraf ettiğini gösterir. Aksi halde İmam eş-Şâfi’î’nin İmam Ebû Hanîfe’ye ve onun talebelerine muhalefet etmesini açıklamak mümkün olmaz. Daha da önemlisi, bu durumda İmam eş-Şâfi’î’nin mezhebinin “yüzeysel” ve “daha az değerli” olduğu gibi bir garabet ortaya çıkar ki, aklı başında bir kimsenin böyle bir iddiada bulunması mümkün değildir.”


Bu ifadelerim hakkında şunlar söyleniyor: “Diğer (4 numaralı) maddedeki tenkid de İmam-ı Rabbanî kuddise sirruh hazretlerini hedef alıyor. Çünkü Sifil Hoca’nın beğenmediği bu yazı, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Mektubatının 2. cild, 55. mektubunda mevcuttur. Herkesin kolayca bulması için ilave edeyim ki, E. Sifil’in tenkid ettiği birinci ifade Yasin Yayınevi tarafından neşredilmiş Mektubat tercümesinin (İstanbul, 2004) 2. cild, 683. sayfasında, sondan 5. satırdadır; ikinci ifade ise 684. sayfada son paragrafın ilk cümlesidir. E. Sifil Hoca burada İmam-ı Rabbanî hazretleri hakkında “aklı başında bir kimsenin böyle bir iddiada bulunması mümkün değildir” gibi hiç de hoş olmayan, yakışıksız ifadeler kullanmış oluyor.”


Saadet-i Ebediyye müellifinin bu ifadesinin, İmam-ı Rabbânî’nin Mektubat’ının belirtilen yerinde mevcut ifadelerinden (alıntı olduğu belirtilmeden) iktibas edildiği doğrudur. Ancak benim İmam-ı Rabbani hz.’ni hedef aldığım doğru değildir. Zira İmam-ı Rabbânî’nin o ifadeleriyle Saadet-i Ebediyye’deki ifade arasında şu farklar var:


İmam-ı Rabbânî hz.’nin o ifadeleri, İmam Ebû Hanîfe ve ashabını, Kitap ve Sünnet’e muhalefet ve mücerret re’ye dayanarak hüküm vermekle itham edenlere yöneliktir. Oysa Saadet-i Ebediyye’de bu noktayı dile getiren ifadeler yer almamaktadır.


İmam eş-Şâfi’î’nin sözü hatalı çevrilmiştir. “en-Nâsu ıyâlun alâ Ebî Hanîfe”, cümlesinin doğru çevirisi, “İnsanlar Ebu Hanîfe’nin çocuklarıdır” şeklinde değil, “İnsanlar (Fıkıh’ta) Ebû Hanîfe’ye muhtaçtır” şeklinde olmalıdır. Zira “âle-ye’îlu” fiili, “muhtaç olmak” anlamındadır. Dilimize de geçmiş bulunan “aile” kelimesi de buradan gelmektedir. Kişinin ehl-u ıyâli, geçimlerini tekeffül ettiği, kendisine muhtaç kişileri anlatır. “Iyâl” kelimesini “çocuklar” olarak anladığımızda, Ebû Ya’lâ, el-Bezzâr, et-Taberânî ve daha başkaları tarafından nakledilen “en-Nâsu ıyâlullâh…” rivayetini, “İnsanlar –haşa– Allah’ın çocuklarıdır…” gibi hiç olmayacak bir şekilde çevirmek gerekecektir! Hasılı İmam eş-Şâfi’î’nin bu sözü, Fıkıh ilminde derinleşmek isteyenlerin İmam Ebû Hanîfe’ye, onun dakik istinbat metotlarını bilmeye ve bıraktığı mirasa muhtaç olduğunu anlatmaktadır.


Burada son bir noktaya değinmek istiyorum: Saadet-i Ebediyye üzerine kaleme aldığım o yazıda daha başka bir kısım hususları da dile getirmiştim. O yazının sadece burada söz konusu ettiğim pasajlarına dikkat kesilip, diğer yerlerinin hiçbir şekilde bahse konu edilmemesi, önyargıyla okunduğu hissini uyandırıyor.


Hadislerin keşfen tashihi/taz’ifi meselesi üzerinde durarak meseleyi bağlamak istiyorum. Konu hakkında bilinenleri tekrarlamak yerine, konumuzla da bağlantılı olarak can alıcı noktalar üzerinde durmayı tercih edeceğim.


“Keşfî bilgi kesinlik ifade eder mi?” sorusuyla başlayalım. Öncelikle şunu ifade edelim: Usul-i Fıkıh ve Kelam eserlerinde Ehl-i Sünnet’in epistemolojisi (bilgi kaynakları ve felsefesi) ortaya konulurken “keşfî bilgi” diye bir kategoriye yer verilmediğini görüyoruz. Bununla birlikte, Tasavvuf büyüklerinin, “keşf”i, bir bilgi kaynağı olarak itibara aldığı bilinmektedir.


“Zahir uleması” için bilgi kaynağı olarak görülmeyen keşfin, “batın uleması” için ne tür bir bilgi ifade ettiği meselesine gelince, İbn Arabî hz.’ne müracaat ettiğimizde gördüğümüz odur ki, keşif neticesi kişide hasıl olan bilgi “kat’î/kesin” değildir. Onun ortaya koyduğu “kâşif” ve “ekşef” kavramları, bir “keşf eden”, bir de “daha iyi keşf eden” bulunduğu gerçeğini dikkatimize sunmaktadır. Buradan çıkan sonuç –yine İbn Arabî hz.’nin tesbitiyle– şudur: Keşf’in bizzat kendisinde değil, fakat keşf edilen şeyi anlamada, yorumlamada hata olabilir. (İbn Arabî, el-Fütûhâtu’l-Mekkiyye, III, 8.)


Şu halde keşfen tashih edilmiştir diyerek Tasavvuf büyüklerinin eserlerinde yer alan hadislerin Hz. Paygamber (s.a.v)’e aidiyetine “kesin” gözüyle bakmak, bunda hiçbir şekilde şüphe ve tereddüde mahal bulunmadığını söylemek mümkün değildir.


Bazı çevrelerce yanlış anlaşılan/bilinen bir diğer husus da şudur: Herhangi bir hadisin, herhangi bir Tasavvuf büyüğünün eserinde yer alması, o hadisin o Tasavvuf büyüğü tarafından keşfen tashih edildiği anlamına gelir.


Oysa böyle bir garantiden söz etmemiz mümkün değildir. Zira bizzat hadisleri keşfen tashih/taz’if ettiğini söyleyen Muhyiddin İbn Arabî hz. bile, eserlerinde yer verdiği her bir rivayet için böyle bir garanti vermemiştir. Söz gelimi şöyle der: “Sahih olup olmadığını bilmediğim bir rivayette geldiğine göre Allah Teala kendisine kavuşmaya iştiyak duyanları zikretmiş, kendi nefsinden haber vererek de kendisinin, onlara daha şiddetli bir iştiyak duyduğunu belirtmiştir.”                                         (el-Fütûhâtu’l-Mekkiyye, II, 481.)


Dolayısıyla sırf herhangi bir Tasavvuf büyüğünün bir eserinde nakledilmesine dayanarak herhangi bir hadisin keşfen tashih edildiğini ileri sürmek doğru değildir; o eserin müellifinin maksadıyla da örtüşmez.


Meselenin şöyle bir boyutu da var: Hadislerin keşfen tashihi meselesi, nisbeten geç dönemlerde ortaya çıkmış bir husustur. Ne Sahabe’de, ne de Selef’in daha sonraki kuşaklarında böyle bir uygulamanın yapıldığını bilmiyoruz.


Şayet böyle bir uygulama olsaydı, Sahabe’nin arasında cereyan etmiş olan ve bütün Ümmet’i üzüntüye boğan Cemel, Sıffin gibi hadiselerin yaşanmasına ve Sahabe’nin, Efendimiz (s.a.v)’den sonra ortaya çıkmış meselelerin çözümünde ictihad, şura… gibi mekanizmaları işletmesine gerek kalmazdı. Sahabe’nin her biri, özellikle de –başta Dört Halife olmak üzere– ileri gelen rivayet, dirayet ve fekahet ehli sahabîler, hem zaman olarak hem de mevki itibariyle Efendimiz (s.a.v)’e diğer insanlardan daha yakın idiler. Böyleyken mesela Hz. Ömer (r.a)’in, üç meseleyi (faizin bir türü, O’ndan sonra kimin halife olacağı ve “kelâle” meselesi) Efendimiz (s.a.v)’e iyice sorup hükmünü açık bir şekilde öğrenme imkânı bulamadığı için hayıflanmasına gerek kalmazdı. Bütün bunları Sahabe keşif aleminde Efendimiz (s.a.v)’e sorup problemi halletme imkânına sahipken böyle bir yola başvurmamışsa, burada biraz durup düşünmek zorundayız.


Bu noktada, Müslim’in mukaddimesinde, yahut el-Beyhakî’nin ez-Zühd’de veya daha muahhar kimi alimlerin eserlerinde yer alan münferit rivayetlerin, keşfen hadis tashihinin mütekaddimun tarafından bir “sistem/mekanizma” olarak benimsenip işletildiğini göstermediğine dikkat edilmelidir.


Bir yandan istismara açık yanlarının bulunması –zira denetlenmesi ve sağlamasının yapılması mümkün olmayan bir sistemdir–, diğer yandan da Hadis ilimleriyle iştigal eden herkes tarafından uygulanması mümkün olmadığı için keşfen hadis tashihi/taz’if metodunun Hadis uleması tarafından benimsenmemesini anlamak zor değildir.