Tasavvuf

e-Posta Yazdır PDF

Tasavvuf konusunda ne diyorsunuz? Rabıta, fenafil şeyh, şeyhten şefaat veya himmet talep etme, başı sıkıştığında vefat etmiş bir şeyhin ruhaniyetinden yardım talep etme gibi mevzularda şirk tehlikesi var mıdır?


Cevap:

Ne yazık ki genellikle Tasavvuf denince akla ilk olarak soruda zikredilen hususlar geliyor. Tasavvuf’un bir “ruh disiplini” ve bir “ahlak eğitimi” olduğu ve bu yönüyle insana ve topluma tarih boyunca olduğu gibi günümüzde de çok büyük faydalar sağladığı vakıası ihmale uğruyor.


Din’in temel hedefi olan “insan-ı kâmil”i inşa etmek için üç Fıkıh vazgeçilmezdir: Fıkh-ı Ekber, Fıkh-ı Zâhir ve Fıkh-ı Batın. Bunlardan ilki Akaid’i, ikincisi Fıkıh ilmini, üçüncüsü de Tasavvuf’u ifade eder ve kemalin, hiçbirinin ihmaline tahammülü yoktur.

Zede almış, şu ya da bu şekilde kaymalara uğramış bir itikadî sistem, kişiyi, ucu küfre kadar çıkabilen “bid’at vadisi”ne sürükler. Fıkh-ı Zahir’in ihmali, amellerin ihlaline, dolayısıyla ucu yine küfre çıkabilen “fısk vadisi”ne sürükler. Fıkh-ı Batın’ın ihmali ise, sa’y-u gayretle geçirilmiş bir ömrün ardından, kişiyi, sonu hüsrana varabilecek “iflas vadisi”ne sürükler.


Dolayısıyla ben bu “Üç Fıkh”ı, bir bütünün üç ayrı cephesi ve üç ayrı yansıması olarak görüyorum. İsimlerinin farklı olması, zaman içinde meydana gelen –tabir yerindeyse– “iş bölümü”nü ve uzmanlaşmayı anlatması dolayısıyladır. Yoksa Selef-i Salihin’de bunların üçü de kâmil anlamda bir arada mevcut idi.


Bu “Üç Fıkıh” arasındaki dengenin muhafazası son derece önemli bir meseledir. Birbirlerini muhakkak surette etkiledikleri ve aralarında kopmaz bir ilişki bulunduğu için, dengenin bunlardan birisi aleyhine bozulması durumunda ortaya kaçınılmaz olarak aşırılıklar, arızalı duruşlar ve çarpık anlayışlar çıkar. Fıkh-ı Ekber’i zede aldığı için aşırılıklara kaymaktan kurtulamamanın örneğini Haricîler’de, Mücessime ve Müşebbihe’de görürüz. Fıkh-ı Zahir’i ihmale terk ettiği için yoldan sapanlara Batınîler örnek gösterilebilir. Fıkh-ı Bâtın’a gerekli önemi vermediği için bir başka aşırılığa kaymaktan kurtulamayanlara ise günümüzde Vehhabîlik ve “Selefîlik” örnek gösterilebilir.


Biraz daha özele inecek olursak, Tasavvuf’un temsil ettiği değerlerden yoksun bir İslam anlayışının zaman zaman aşırılıklara kayması gibi, Tasavvuf ekolleri içinde de zaman zaman aksi istikamette aşırı yönelişler bulunabilir. Bunun örneği tarih içinde de görülmüştür, günümüzde de görülebilir. Önemli olan, bunlar üzerinden toptancı ve genellemeci bir “Tasavvuf eleştirisi” yapma yanlışlığına düşmemektir.


Soruda zikredilen diğer hususlara gelince her birinin delilleri ve tartışması ilgili çalışmalarda görülebileceğinden, burada bunları tekrar etmeyeceğim. Şu kadarını söyleyeyim: Kendisini, bir üstadın vereceği eğitime ihtiyaç duymadan İslamî ilimlerde gereği gibi eğitebileceğini düşünen ve gerçekten de bunu yapabilecek kapasitesi bulunan kimse için –yine birtakım riskler bulunmakla birlikte– teknik olarak bir problem olmadığını söyleyebiliriz. Tasavvuf da böyledir. Tezkiye-i nefs ve tehzib-i ahlak konusunda kimseden yardım almadan mesafe kat edebileceğini düşünenler ve yapmak istediği işin dünyevî ve uhrevî bedelini göze alabilenler için bir şeyhe bağlanmak da, diğer hususlara riayet etmek de gerekmez. Ancak bunun ne kadar güç bir iş olduğunu ve bir anlamda da Amerika’yı yeniden keşfetmek anlamına geleceğini de belirtmeden geçmek olmaz…


Rabıta’yı, müridin, yeni girdiği seyr-ü sülûk sürecinde, her haliyle örnek aldığı üstadını tahayyül ve tasavvuruna yerleştirmek, kendisini ona benzetmeye çalışmak ve onu yokluğundayken yanındaymış gibi düşünerek tavr-u ahvaline ve düşüncelerine çeki düzen vermek olarak anlıyor ve bunda da bir sakınca bulunmadığını düşünüyorum. Fena fi’ş-şeyh de yine bu çerçevede düşünülebilecek bir durumu ifade eder. Kalbî ve zahirî ahvaline çeki-düzen vermek için şeyhinde yok olma ya da rabıta ile onun murakabesi altında bulunduğunu hissetme ihtiyacı duymayan, yani seviye olarak daha ileriye geçmiş bir kimse için elbette bunlar söz konusu olmayacaktır.

Şeyhten himmet istemeyi, şeyhin dua ve teveccühünü talep etmek olarak anlıyorum. Mürşid (yol gösterici, irşad edici) makamında bulunan insanların duası elbette talep edilir; hatta manevî mertebeleri ne olursa olsun bütün mü’minler birbirlerine dua eder, birbirlerinden dua talep ederler.


Şeyhin şefaati meselesine gelince, Hadis kitaplarında Ümmet-i Muhammed’den –Hz. Peygamber (s.a.v) dışında– günahkârlara şefaat edecek kimselerin bulunacağını anlatan sahih rivayetlerin mevcudiyeti, sorunun bu kısmına olumlu cevap verilmesini zorunlu kılmaktadır. Kimi rivayetlerde bunlar “melekler, sıddıklar, şehidler” olarak sayılırken (Bkz. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 43; İbn Ebî Âsım, Kitâbu’s-Sünne, 389), kiminde “ulema” (İbn Mâce, “Zühd”, 37. (İsnadı zayıftır. Bkz. el-Irâkî, Tahrîcu Ahâdîsi’l-İhyâ, I, 13), kiminde “müezzinler” zikredilmekte (el-Heysemî, Mecma’u’z-Zevâid, X, 381.), kiminde de küçük çocukların ebeveynlerine şefaat edeceği haber verilmektedir. (Ahmed b. Hanbel, IV, 105.) Bunlar arasında Ümmet-i Muhammed’in bazı fertlerinin şefaatleri de hassaten zikredilmektedir ki, bunlar arasında kendi ev halkına şefaat edecek olanlar bulunduğu gibi, Mudar kabilesinin bireylerinden daha fazla sayıda insana şefaat edecek olanlar da vardır. (Ahmed b. Hanbel, V, 257, 61; İbn Huzeyme, Kitâbu’t-Tevhîd,, 313 vd.)


Bütün bu rivayetleri bir arada ele aldığımızda, kıyamet günü bu Ümmet’in bazı fertlerinin günahkâr mü’minlere şefaat edeceği ortaya çıkmaktadır. Bu meyanda salih ve kâmil insanların zikredilmesinde herhangi bir yanlışlık yoktur.


Başı sıkışan, darda kalan kimsenin, ölmüş bir salih kulun ruhaniyetinden yardım talep etmesine gelince, burada tafsile gitmek gerekir.


Ölmüş bulunan salih kimsenin, kendisinden yardım istendiğinde bunu duyma ve çağrıya icabet etme kudret ve tasarrufuna kendiliğinden sahip bulunduğunun düşünülmesi son derece tehlikelidir. Hz. Peygamber (s.a.v) bile kendisine getirilen salevatları, Allah Teala’nın, ruhunu iade etmesiyle işiteceğini ve mukabele edeceğini söylemiştir.


Ama eğer salih kişiye Allah Teala’nın böyle bir hususiyet bahşedeceğine inanılarak, yani “Allah Teala’nın kendisine vereceği kudret ile benim sesimi duyabilir ve yardımıma koşabilir” diye düşünülerek böyle bir talepte bulunulursa burada şirkten söz edemeyiz. Maamafih sıkıntılı durumlarda doğrudan Allah Teala’dan yardım ve imdat istemek en doğrusudur.


“İstimdat/istiğase” tabir edilen bu durum ile “tevessül” arasında fark bulunduğunu da ekleyelim yeri gelmişken. Burada doğrudan ölmüş kişiden talepte bulunma söz konusu iken tevessülde onu vasıta yaparak Allah Teala’dan isteme vardır. Eğer ölmüş kişiden yardım talep eden kişinin maksat ve niyeti de tevessül ise, bu takdirde yapılan işin –her ne kadar şeklen yanlış ise de– gayrı meşru olduğunu söyleyemeyiz.

Yukarıda  üzerinde durduğumuz şefaat meselesi hakkında “Kur’an merkezli” olma iddiasıyla ortalıkta dolaşan bazı yaklaşımlar görüyoruz; şefaati kabul etmenin Kur’an‘la çelişmek, Kur’an‘a iftira etmek, hatta “şirk” koşmak anlamına geldiği ileri sürülüyor, ilgili hadislerin Kur’an‘a aykırı olduğu söyleniyor vs.


Evet Kur’an‘da herkesin yaptığının karşılığını göreceği, zerre miktarı hayrın da zerre miktarı şerrin de karşılıksız bırakılmayacağı ve kimsenin kimseye fayda veremeyeceği, bir kısım ayetlerde beyan buyurulmaktadır. Ne var ki bu ayetler ahirette günahkâr mü’minler için şefaat edileceğini ve şu şefaatin fayda vereceğini söylemeye ve buna inanmaya engel değildir.


Her şeyden önce şunu belirtelim: Kur’an‘da şefaatçilerin şefaatinin fayda vermeyeceğinin vurgulandığı ayetlerde söz konusu edilenler, inkârcılar/müşriklerdir. İlgili ayetlerin bağlamlarından bu husus açık bir şekilde anlaşılmaktadır.


“2/el-Bakara, 254 ayeti bunun istisnasıdır. Zira bu ayet, iman edenlere hitapla başlamaktadır” denerek itiraz edilebilir. Ancak ayetin sonunda kâfirlerin zalimlerin ta kendileri olduğunu vurgulayan ifadeye dikkat edilmelidir. Fahruddîn er-Râzî‘nin de dikkat çektiği gibi bu ifadenin, iman edenlere hitapla başlayan ve “ne dostluk, ne de şefaat vardır” diyen ayetin sonunda yer alması, dostluğun ve şefaatin bulunmamasının kâfirler için söz konusu olacağını ihsas eder.


İkinci olarak, ahirette şefaat olmayacağını bildiren ayetlerin ifadeleri umumîdir; dolayısıyla tahsise müsaittir. Özellikle ahirette şefaatin vuku bulacağını bildiren haricî delillerin varlığından sonra bu ayetlerin umum ifadelerinin tahsisi kaçınılmaz hale gelir.


Şefaati nefyeden ayetlerin umumunu tahsis eden ayetlerin başında, Allah Teala‘nın razı olup izin verdiği (21/el-Enbiyâ, 28; 2/el-Bakara, 255.) ve Allah Teala‘dan bir ahit almış kimseler (19/Meryem, 87.) için şefaatin söz konusu olacağını ifade eden ayetler gelir. Keza mü’minlerin bağışlanması bağlamında Hz. Peygamber (s.a.v)’in istiğfarın zikreden ayetler (4/en-Nisâ, 64; 47/Muhammed, 19.) de şefaatin nefyeden ayetlerin umumunu tahsis eden ayetlerdendir.


Bunlar yanında günahkâr mü’minler için şefaat edileceğini bildiren hadislerin manen mütevatir olduğunu (Bkz. el-Kettânî, Nazmu’l-Mütenâsir, 246 vd. el-Kettânî burada şefaat hadislerinin mütevatir olduğunu tasrih eden ulemanın isimlerini ve ilgili ifadelerini detaylı olarak zikretmiş, öncesinde de hadisleri zikreden sahabîleri tadat etmiştir.) da hesaba katarsak, şefaati nefyetmenin o kadar basit bir mesele olmadığı kendiliğinden ortaya çıkar.


Fahruddîn er-Râzî, 2/el-Bakara, 48 ayetinin tefsiri esnasında (et-Tefsîru’l-Kebîr, III, 53-66. Çevirisinden bakmak isteyenler için II, 498-523.) Mu’tezile’nin büyük günah işleyen mü’minlere ahirette şefaat olmadığı inancına istidlal ettiği 10 ayet ve 4 hadis ile bunların istidlal vecihlerini ayrıntılı olarak zikreder. Ardından Ehl-i Sünnet‘in delillerini verir, Mu’tezile‘nin bunlara itirazını ve Ehl-i Sünnet‘in cevabını zikretmeyi de ihmal etmez. Konuyla ilgilenenlerin, alabildiğine detaylı bu nefis tahkiki mutlaka incelemesi gerekir.