İki Ayet Etrafında Korkularımız

e-Posta Yazdır PDF

Gazete sayfalarından, televizyon ekranlarından, sokaktan gözlerimize ve gönüllerimize kasvet akıyor. Sıkılıyoruz, bunalıyoruz; etrafımızı çepeçevre kuşatan karanlıktan şikayet etmekle geçiyor günlerimiz.


Niçin bu durumdayız? Üretilen çözümleri bir zaman sonra çözümsüzlüğe dönüştürüveren, çıkış diye yöneldiğimiz yolları tıkayan, umutlarımızı yıpratan ve bizi hep başladığımız noktaya döndüren bu labirentten nasıl kurtulabiliriz?


Kendi Gerçeğimizle Yüzleşmek


Nefis ve şeytanın gözlerimize çektiği perdeleri aradan kaldırıp da kendimizi samimi bir sorgulamaya tabi tuttuğumuz zaman, evet işte o zaman, hep görmezden geldiğimiz gerçekle yüz yüze geleceğiz. Kendi iç barışımızı zedelememesi ve hayatın akışı içinde tutturmuş gitmekte olduğumuz istikametin, hayat standartlarımızın, rahatımızın, huzurumuzun bozulmaması için türlü yorumlarla geçiştirdiğimiz çıplak gerçekle…


“Nedir bu gerçek?” diye sorulacak olursa, bu satırların yazarının buna vereceği cevap, kendi kalbî ve amelî hayatının bir yansıması olarak şudur: İmanda zaaf, ihlasta eksiklik ve amelde kusur!


“Teslim olma”ya yanaşmıyoruz. Rahatımız bozulmasın, konforumuz tehlikeye düşmesin, kimsenin kimseye faydasının dokunmadığı bu zamanda kimseye muhtaç olmadan yaşayalım; biz kimseye karışmayalım, kimse de bize müdahale etmesin diyerek içimize kapanmanın faturasını, herbirimiz ayrı ayrı problemlere muhatap olarak ödüyoruz. Yani çözüm diye sarıldığımız şey, aslında problemin baş müsebbibi.


“Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına elen kötülük ise nefsindendir” (Nisa/79) diyor Yüce Kitabımız. Günlük hayatın hay-huyundan biraz olsun sıyrılıp da kendimize karşı acımasız ve tevilsiz bir “nefis muhasebesi” yapabiliyor muyuz? İşte bütün mesele burada. Bunu yapabildiğimiz zaman pek çok eksiğimizin farkına varacak ve bu eksiklikleri samimi gayretlerle gidermeye başladığımız anda birçok şeyin düzelmeye başladığını göreceğiz. Bir türlü içinden çıkamadığımız en zor problemlerin çözümünün bu noktada kendisini ele verdiğini bir an önce keşfetmemiz gerekiyor.


Bu noktada sadece aşağıda zikredeceğimiz iki ayet etrafında düşünmek bile, bireysel ve toplumsal plânda yaşadığımız olumsuzlukların sebebini ve çıkış yolumuzun tesbitini veriyor.


Kişisel Sorunlarımız ve Çıkış Yolu


“Kim Allah’tan ittika ederse, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder ve ona beklemediği yerden rızık verir. Kim Allah’a tevekkül ederse, O ona yeter.” (Talâk/2)


Bireysel sıkıntı ve problemlerin aşılması konusunda bizim için bulunmaz bir rehber olan bu ayeti yakından incelediğimizde karşımıza çıkan hususlar şunlardır:


Yüce Allah, kendisinden “ittika” edenlere, içinde bulundukları darlıklardan bir çıkış yolu ihsan edeceğini ve onları hiç beklemedikleri yerden rızıklandıracağını vaad ediyor.


Burada geçen “ittika” kelimesinin, Allah Tealâ’nın emir ve yasaklarına uyma konusunda titiz davranmak ve ilâhi gazaba muhatap olmaktan şiddetle sakınmak anlamına geldiğini hatırlatalım.


Sahabeden Ebu Zer R.A.’ın naklettiğine göre Hz. Peygamber A.S. bu ayeti tekrar tekrar okuyarak şöyle buyuruyor: “Eğer insanlar bunu tutsaydı, kendilerine yeterdi.”


Bu hadis, sözkonusu ayetin hükmünün, nazil olduğu bağlam (talâk konusu) ile sınırlı olmadığını göstermektedir. Nitekim Kurtubî’nin belirttiğine göre Sahabe’den, Tabiun’dan ve müfessirlerden pek çok kimse, bu ayetin anlamının talâk ile sınırlı bulunmayıp, genel olduğunu söylemişlerdir.


Öyleyse yaşadığımız olumsuzluklar karşısında sızlanmak veya günü kurtarmaya yönelik olan -ve çoğu zaman da bir işe yaramadığını gördüğümüz- geçici çözümler aramak yerine, içimize dönmeli, nefis muhasebesine ağırlık vermeliyiz. Başta farz olan ibadetlerin hakkıyla edası olmak üzere, günlük hayatımızda, insanî ilişkilerimizde, ticaretimizde ve kazancımızda, aile düzenimizde, davranışlarımızda ve sözlerimizde takva ölçüsüne riayet edip etmediğimizi ve onu ne ölçüde belirleyici kıldığımızı sıkı sıkıya kontrol etmeliyiz.


Toplumsal Sıkıntılarımız ve Gerçek Çözüm


Üzerinde kısaca duracağımız ikinci ayet-i kerime ise, toplumsal plânda yaşadığımız sıkıntılardan kurtuluşun ve topluca esenliğe ulaşmanın reçetesini sunmaktadır:


“Allah, iman edip salih ameller işleyenlere yeminle vaad etti ki: Daha önceki bazı toplumları hakim kıldığı gibi, onları da yeryüzüne mutlaka sahip ve hakim kılacak. Onlara razı olduğu dinini kuvvetle icra kudreti verecek ve mutlaka onları korkularının arkasından güvenliğe kavuşturacak…” (Nur/55)


Bu ayette dile getirilen vaat, iman edip salih ameller işleyenlere yöneliktir. Şu halde burada şöyle bir tesbitte bulunmamız doğru olacaktır: Yeryüzüne sahip ve hakim olmanın, Allah Tealâ’nın bizler için razı olduğu dinin hayatımıza nakşolmasının ve ayrıca, yaşadığımız korkuların, sıkıntı ve bunalımların yerini güvenliğe ve esenliğe bırakmasının şartı, iman etmek ve salih amel işlemektir.


Burada “iman” ve “salih amel” şeklinde iki kavramla ifade buyurulan hususlar, hepimizin günlük konuşmalarda sık sık dile getirdiği veya kitaplardan okunup geçilecek kadar basit ve sıradan şeyler değildir. Karşılığı ahirette ebedi mutluluk ve dünyada zilletten kurtuluş olan şeyin, elbette zannedildiğinden çok daha önemli olması gerekir.


İman Deyince


Burada geçen “iman” konusu, imanın bütün şartlarını içinde barındıran bir husustur. “Amentü” diye ifade ettiğimiz cümlenin içinde geçen, “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah Tealâ’dan olduğuna ve öldükten sonra dirilmeye iman” ilkeleri burada “iman” şeklinde özet olarak ifade buyurulmuştur.


Elbette “Amentü” cümlesi de önemli açılımlara sahiptir. Bu cümlede ifade edilen hususlara “hakkıyla” iman etmek zannedildiği kadar basit olsaydı, İslâm tarihi boyunca görülen bu kadar bid’atçı grup ortaya çıkmaz ve doğru imanı göstermek için Ehl-i Sünnet uleması tarafından ciltlerce akaid ve kelâm kitabının yazılmasına gerek kalmazdı. Burada işaret edilen hususların her birine, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akidesine uygun bir şekilde iman etmek ve bu imandan zerre kadar taviz vermemek, doğru yol (Sırat-ı Müstakim) üzere bulunmanın vazgeçilmez şartıdır.


Salih Amel


İslâm Dini, iman edilmesi gerekli olan hususlar yanında, yerine getirilmesi gerekli olan birtakım amelleri de ihtiva eder. İman ve amel ikilisi, birbirinden ayrılmayan ve birbirini bütünleyen hususlardır. Bunun için pek çok ayetite “Allah’a iman” ile “salih amel” bir arada zikredilmiştir. Nasıl ki Allah’a iman konusu, akaidin inanılması zaruri diğer noktalarını da kapsıyorsa, salih amel de yapılması gereken bütün amelleri bünyesinde toplamaktadır. Farz ibadetlerden, nafilelere; ana-babaya saygı ve itaatten, insanlara güzel davranmaya; ilim tahsil edip bildiğini başkalarına öğremekten, helal yoldan çalışıp kazanmaya kadar; farz, vacip, sünnet ve müstehap olan bütün amel ve işler salih amelin kapsamına dahildir.


Yüce Allah şöyle buyurur:

“O’na (Allah’a) ancak güzel sözler yükselir. Onları da Allah’a salih amel ulaştırır.” (Fâtır/10)


Buradaki “güzel sözler”, müfessirlerin izahına göre Allah Tealâ’yı zikretmek için söylenen kelime-i tevhid, tekbir, tehlil gibi bizzat “söz” olmakla birlikte; nasihat, ilim öğretmek gibi Allah Tealâ’nın rızası için söylenen diğer sözler de böyledir. (er-Razî, Mefatahu’l-Gayb)


Müfessirler bu ayetin hükmünün geneli kapsadığını söylerler. Şu halde günümüz müslümanları da bu ayette anlatılan özelliklere sahip olurlar ise, bu vaatler onları da kapsamına alacaktır. Allah Tealâ vaadinden dönmez ve tarih bunun örnekleriyle doludur.


Nitekim 1372 tarihinde vefat etmiş olan İbnu Kesîr, kendi döneminde İslâm coğrafyasının sınırlarının genişliğini ve İslâm’ın hakimiyetini dikkate alarak, “İşte bizler, Allah Tealâ ve Rasulü’nün vaad ettiği şeye ulaşmış bulunuyoruz…” diyerek bu ayetin hükmünün umumî olduğunu fiilen ifade etmiştir. (Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm)


Nitekim bir hadiste Efendimiz A.S.’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:


“Kur’an’da sizden öncekilerin haberleri, sizin aranızda geçen olayların hükmü ve sizden sonra olacakların haberi vardır.” (Tirmizî, Ahmed)