İdrakin Ötesindeki Gerçeklik: Gayb

e-Posta Yazdır PDF

İdrakin Ötesindeki Gerçeklik: Gayb



İnsanoğlunun geleceği bilme, tabiatüstü olayları açıklama, fizikötesi alemden haberdar olma, kısacası bilinmeyeni bilme arzusu, bütün devirlerde hep var olagelmiştir. Bu arzu, fal, burçlar, kehanet, cinlerle irtibat gibi konuları her zaman ayrı bir cazibe konusu kılmıştır. Bu durum günümüz için de aynıyla vaki.


Diğer taraftan biz müminler olarak, beş duyumuzla ve bunların uzantısı sayılabilecek çeşitli araç-gereçlerle algılayabildiğimizin ötesinde başka varlıklar, başka gerçeklikler olduğuna, yani “gayb”a iman ediyoruz.


O halde gayb kavramının içeriğini, sınırlarını bilmemiz, konu etrafında yapılan tartışmalardan zihnimize takılan sorulara cevap bulmamız gerekiyor.


Pozitif bilimi hayatın merkezine koyan modern anlayış, laboratuvara sokamadığı, eliyle tutup gözüyle görmediği hususları red ve inkâr etmeyi “gelişmişlik/çağdaşlık” göstergesi sayar.


Ama diğer taraftan fizikötesiyle irtibat kurma tutkusunu tatmin için –adını Astroloji koyarak güya bilimleştirdiği– fal, burçlar vs. ile ilgilenmeyi hayatının ayrılmaz bir parçası haline getirme çelişkisini yaşar.


Bu konularda günümüzde de zihinleri kurcalamaya devam eden soru işaretleri, “Kur’an’ın şifresi”nin çözüldüğü iddialarıyla yeni bir boyut kazandı. İddia sahipleri, dünya savaşları, insanoğlunun aya ilk ayak basışı, elektriğin, telefonun icadı, Halley kuyruklu yıldızının keşfi gibi olayları -güya- ayetlerle tarihlendirdiler. Üstelik, sadece geçmişte meydana gelen olaylar değil, gelecekte vuku bulacağı ileri sürülen olayların mahiyet ve tarihi hakkında da iddialar ortaya atılarak tartışmalara yeni boyutlar kazandırıldı.


Televizyon ekranından bilgilenme kolaycılığını tercih eden geniş halk kitleleri -televizyondan öğrenmekle yetindikleri her meselede olduğu gibi- bu mesele hakkında da bir düşünce karmaşası içinde. Meseleyi İslâm nassları çerçevesinde sorgulayanlar için şu sorunun cevabı son derece önemli:


Gayb nedir ve Allah Tealâ’dan başkası gaybı bilebilir mi? Bilebilirse, nasıl ve ne ölçüde bilir?


Gayb nedir?


Sözlükte gizli kalmak, gizlenmek, uzaklaşmak, gözden kaybolmak veya görünmeyen, beş duyu ile idrak edilemeyen gizli şey gibi anlamlara gelen bu kelimenin İslâmî ıstılahtaki kullanımı biraz daha geniştir.

İslâm alimleri bu kelimeyi “mutlak gayb” ve “nisbî gayb” şeklinde ikili bir taksim içinde ele almıştır. Bu, oldukça isabetli, hatta vazgeçilmez bir ayrımdır.


Nisbî gayb


Şöyle ki; bir zamanda veya bir mekânda bilinemeyen pek çok şey vardır ki, başka bir mekân veya zamanda bilinebilir. Yahut aynı zaman ve mekânda olan insanlardan bazıları bildiği halde diğerlerine gizli kalan hususlar vardır. Bütün bunlar “nisbî gayb” kısmına girer.


Söz gelimi, çok yakınımızda meydana geldiği halde duyup haberdar olmadığımız için bize göre “gayb” olan bir olay, ona tanıklık edenler için böyle değildir. Ya da dünyanın öbür ucunda meydana gelen bir hadiseyi bize canlı yayınla anında aktaran televizyon icad edilmeden önce, o olay bizim için gaybdı. Hatta çok uzağa gitmeye gerek yok; yan yana bulunan iki insandan birinin kalbinden geçeni öbürü bilemediği için, birine göre gayb olmayan bir husus, diğerine göre pekâlâ gaybdır.


Mutlak gayb


Mutlak gayb ise Allah Tealâ’nın ezelî ve ebedî ilminde mevcut ve bilgisi sadece O’na mahsus olan hususlardır. el-Bâtın ism-i şerifinin mazharı olan bu ilme Yüce Allah hiçbir mahluku, açık ve kesin bir bilgiyle bileceği şekilde muttali kılmaz.


Bu sebeple hiçbir mahluk -buna melekler, cinler ve peygamberler de dahildir- mutlak gaybı bilemez. Allah Tealâ’nın zatı, alemin başlangıcı gibi hususlar böyledir. Ayrıca Kur’an’da mutlak gayb olarak zikredilen beş husus (mugayyebât-ı hams) da böyledir ki bunlar:


1) Kıyametin ne zaman kopacağı,

2) Nereye, ne zaman ve ne miktarda yağmur yağacağı,

3) Çocuğun anne rahmindeki hali,

4) Kişinin yarın ne kazanacağı,

5) Ecel.


İslâm alimlerinin gayb konusundaki bu son derece isabetli ayrımını dikkate almayan veya gözden kaçıran pek çok kimse, gayb meselesini doğrudan Kur’an ayetlerinden hareketle çözüme kavuşturma iddiasıyla son derece önemli hatalara düşmüştür. Zira gayb konusunun ele alındığı ayetlerden kimilerinde mutlak gayb kastedilirken, kimilerinde izafî gayba temas edilmiştir. Bu ayrım gözden uzak tutulduğu takdirde varılacak her türlü sonuç eksik, yanlış ve Kur’an’a aykırı olacaktır.


Şimdi gayb meselesinin Kur’an’da ne şekilde yer aldığına göz atalım:


Gaybı Allah’dan başkasının bilemeyeceğine dair ayetler


Pek çok Kur’an ayeti, gaybı Allah Tealâ’dan başkasının bilemeyeceğini, ne insanların, ne cinlerin, hatta Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in bile gayb alemine mutlak olarak muttali olamayacağını haber vermektedir. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:


“Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir.” (Nahl, 77)


“Gaybın anahtarları O’nun nezdindedir. Onları O’ndan başkası bilmez.” (En’am, 59)

“De ki: Göklerde ve yerde olanlar gaybı bilemezler; lakin Allah bilir ve onlar ne zaman tekrar diriltileceklerini de bilmezler.” (Neml, 65)


“Ben size, ‘Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum. Ben gaybı da bilmem.” (Hûd, 31; ayrıca En’am, 50)


“De ki: Ben kendime, Allah’ın dilediğinden başka ne bir fayda, ne de bir zarar verme gücüne sahibim. Eğer gaybı bilseydim, elbette çok hayır elde ederdim.” (A’râf, 188)


Bu ve benzeri ayetlerde gaybı Allah Tealâ’dan başkasının bilemeyeceği açık bir şekilde ifade buyurulmaktadır.


Pek çoğumuz, bu ayetleri ileri sürerek gaybı Allah Tealâ’dan başkasının bilebileceğini söylemenin küfür ve şirk olduğunu söyleyenlere rastlamışızdır.


Ancak meseleyi bu ayetlerle sınırlı bir çerçevede ele alarak gaybî bilginin hiç kimseye verilmediğini söylemek doğru mudur? Bu sorunun cevabını bulmak için hiç şüphesiz öncelikle yine Yüce Kitabımız’a müracaat etmek durumundayız. İşte Kur’an’ın bu konuda söyledikleri:


Gaybî bilgiye sahip kılınanlar


Gayb alemine ait bilgileri Allah Tealâ’nın çeşitli hikmetlere bağlı olarak ve dilediği miktarda -cin, melek, peygamber- hiç kimseye bildirmediği, hiçbir gaybın hiç kimse tarafından bilinemeyeceği iddiası aşağıdaki ayetler tarafından geçersiz kılınmaktadır:


“Gaybı bilen O’dur. Gaybını hiç kimseye izhar etmez. Ancak razı olduğu elçi müstesna. Çünkü O, elçisinin önüne ve arkasına gözetleyiciler (koruyucular) koyar.” (Cin, 26-27)


“Ve Allah sizi gayba vakıf kılacak değildir. Fakat Allah, elçilerinden dilediğini seçer (ve onu gayba vakıf kılar).” (Âl-i İmrân, 179)


Bu ayetler, ilke olarak Allah Tealâ’nın, seçtiği elçisini gaybına muttali kıldığını kabul etmemizi gerekli kılmaktadır. Ancak bu ayetlerde geçen “elçi/ler” kimdir? Aralarında Mutezile bilginlerinin de bulunduğu ulema bu kelimenin “peygamberler”i anlattığını söylemişlerdir.


Kur’an, Hz. İbrahim a.s.’a göklerin ve yerin melekûtunun gösterildiğini şöyle ifade etmektedir: “Böylece biz İbrahim’e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk ki, kesin inananlardan olsun.” (En’am, 75). Bu ayet, diğer insanlar için gayb olan göklerin ve yerin melekûtunun (harikulade, azametli ve muhteşem varlıklarının) Hz. İbrahim a.s.’a gösterildiğini belirtmekle, yukarıdaki “elçi/ler”den kastın peygamberler olduğunu söylemenin yanlış olmadığını göstermektedir.


Yine Kur’an’da Hz. Yusuf a.s.’ın dilinden şöyle buyurulur: “(Yusuf) dedi ki: Size rızık olarak verilen yemek size gelmeden önce onu size haber veririm. Bu, Rabbim’in bana öğrettiği şeylerdendir.” (Yûsuf, 37). Hz. Yusuf a.s.’ın zindan arkadaşlarının gördüğü rüyaları yorumlamadan önce söylediği bu sözler, ister onların rüyalarını yemek gelmeden önce yorumlayacağı, isterse ne tür bir yemek geleceğini haber vermesi şeklinde anlaşılsın, sonuçta “Allah Tealâ’nın öğrettiği bir ilim” olduğunun belirtilmesi, başkaları için gayb olan bir hususun Hz. Yusuf a.s. için gayb olmadığını anlattığı için konumuz ile doğrudan bağlantılıdır.


Hz. İsa a.s.’ın da şöyle dediği haber verilir: “Ben size Rabbiniz’den bir mucize getirdim. Çamurdan kuş şeklinde bir şey yapar, ona üflerim, Allah’ın izniyle hemen kuş oluverir. Körü ve alacalıyı iyileştiririm. Allah’ın izniyle ölüleri diriltirim. Evlerinizde ne yiyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm.” (Âl-i İmrân, 49). Evlerin içi ve orada nelerin olup bittiği, dışarıdakiler için gayb olduğu halde Hz. İsa a.s.’ın bunu bilmesi, gayba ait bir bilginin kendisine verildiğini gösterir.


Allah Tealâ’nın, “Katımızdan bir rahmet (ilim) verdiğimiz bir kul” buyurduğu Hızır a.s. da gaybî bilgiye muttali kılınanlardandır. Hz. Musa a.s. ile aralarında geçen olayları anlatan ayetlerden (Kehf, 65-82) anlaşıldığına göre Hızır a.s., Hz. Musa a.s.’ın bile vakıf olamadığı gaybî bilgileri bilirdi.


Belirttiğimiz ayetlerde anlatıldığına göre Hz. Musa a.s., Hızır a.s. ile çıktığı yolculukta onun, bindikleri gemiyi delmesi, rastladıkları çocuğu öldürmesi ve kendilerini misafir etmeyen köy halkına ait yıkılmak üzere olan bir duvarı yeniden inşa etmesi karşısında şaşkınlığını gizleyememişti. Hızır a.s. niçin böyle davrandığını ona izah etmiş ve bindikleri gemiyi, yolları üzerinde bulunan ve sağlam gemilere el koyan zorba hükümdardan kurtarmak için deldiğini; çocuğu, büyüyünce mümin olan anne-babasına zarar vermemesi için öldürdüğünü; duvarı da altında köy halkından iki yetim çocuğa ait hazine bulunduğu, çocuklar büyümeden önce duvar yıkılıp hazine ortaya çıkmasın ve başkalarının eline geçmesin diye tamir ettiğini söylemiştir. Bütün bunlar geleceğe ait bazı gaybî bilgilerin Hızır a.s. tarafından bilindiğini açık bir şekilde göstermektedir.


Peygamberlerden başkası gaybı bilebilir mi?


Şüphesiz ki gaybı bilmek, peygamberlerin mucizelerindendir. Mucize göstermek, peygamberlerin kendi inisiyatif ve tasarruflarıyla değil, Allah Tealâ’nın kendilerine bu özelliği bahşetmesiyle olmaktadır.


Ehl-i Sünnet alimleri, gerek Hızır a.s.’ın peygamber olmaması (veli olması) ihtimalinden ve (Saba kraliçesi Belkıs’ın tahtını Hz. Süleyman a.s.’a göz açıp kapayana kadar getiren kişi örneğinde olduğu gibi) Kur’an’daki başka delillerden, gerekse konuyla ilgili sahih hadislerden ve Selef-i Salihin’den gelen nakillerden hareketle, Allah Tealâ’nın salih kullarının keramet göstermesinin mümkün ve vaki olduğunu söylemiştir. Kerametin bir çeşidini de gayb alemine ait birtakım bilgi ve sırlara vukufiyetin teşkil ettiği açıktır.


Dolayısıyla peygamberlerden başkasının da -yine Allah Tealâ’nın bildirmesiyle- gaybı bilmesinin mümkün olduğunu söylemek gerekir. Şu farkla ki, peygamberler gayba doğrudan vahiy veya rüya ile muttali kılınırken, veliler -artık vahiy kesildiği için- rüya yanında keşif, ilham, hads gibi vasıtalarla gaybî bilgileri elde ederler. (Esas meselemiz bu olmadığı için bu yazıda bu nokta üzerinde ayrıntılı olarak durmayacağız. Bu konu hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenler Akaid kitaplarına başvurabilirler.)


Ancak Allah dilerse…


Burada bir noktayı tekrar vurgulayalım: Biz, “İzafî gaybı Allah Tealâ’dan başkası da bilebilir” derken, bunun, ancak Allah Tealâ’nın bildirmesi, bilinmesine izin vermesi veya bilinmesini mümkün kılacak sebepleri yaratması ile olduğunu söylüyoruz.


Bu inceliği dikkatten kaçıran veya meseleyi bilerek saptıran kimseler, peygamberlerin veya velilerin gaybdan haber vermesini kabul etmenin şirk olduğunu söylerken, teknolojik gelişmelerle yapılan tahmin veya gözlemlerin de bir tür “gaybdan haber verme” anlamına geldiğini itiraf etmeye yanaşmıyorlar.


Bir başka deyişle, bir peygamber veya velinin gaybdan haber verdiğini söylemek bu kimselere göre şirk oluyor, ama bir bilim adamının “falan zaman şu bölgeye yağmur yağacak, sıcaklık derecesi şu olacak, şu kadın bir erkek çocuk doğuracak, şu hastanın şu kadar ömrü kaldı…” tarzındaki gelecekle ilgili haberleri “bilimin harika işleri” olarak göklere çıkarılıyor. Bu tavır ibret verici bir çelişkidir…


Beş Gayb ve Şüpheler


Kur’an- Kerim’de beş gayb konusu şöyle ifade edilmiştir:


“Kıyametin ilmi Allah katındadır. Yağmuru O indirir. Rahimlerde olanı bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Hiç kimse nerede öleceğini de bilmez.” (Lokman, 34)


Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz de “Gaybın anahtarları beştir. Onları ancak Allah bilir” (Buharî) buyurmak suretiyle bu 5 hususun mutlak gayb olduğunu ve onları Allah Tealâ’dan başkasının bilmesinin imkansız olduğunu belirtmiştir.


Ayette zikredilen 1., 4. ve 5. hususların mutlak gayb olduğu konusunda herhangi bir şüphe ve itiraz söz konusu değildir. 2. ve 3. sıradaki hususlara ise şöyle itiraz edilebilir: Günümüzün gelişmiş teknolojik imkânlarıyla nereye ne zaman yağmur yağacağı kesine yakın biçimde tahmin edilebilmekte, aynı imkanla ana rahmindeki çocuğun durumu da bilinmektedir. Öyleyse bu iki hususun mutlak gayb olması söz konusu değildir.


Ancak mesele yakından incelendiğinde, bu iki hususun da mutlak ve kesin denecek ölçülerde bilinemediği ortaya çıkacaktır. Yağmur meselesinde gelişmiş teknolojiye dayanan meteorolojik tahminler, adından da anlaşılacağı gibi sadece birer “tahmin”dir. Nereye yağmur yağacağı milimetrik olarak bilinemediği gibi, ne kadar yağmur yağacağı da tam anlamıyla söylenemez. Özellikle büyük şehirlerde yaşayanların çok iyi bildikleri gibi, hava tahmin raporları mesela Ankara’ya yağmur yağacağını söylediği halde, Ankara’nın tümüne değil, sadece belli semtlerine yağmur yağar, diğer bölgelerde ise bulutlanma bile olmaz. Üstelik meteorolojik tahminler, bulut hareketleri ve hava akımları dikkate alınarak yapılır. Bunun anlamı şudur: Söz konusu belirtiler olmadan önce meteoroloji istasyonlarının herhangi bir tahmin yapması mümkün değildir. Bu belirtiler ortaya çıktıktan sonra ise yağmurun yağması mutlak gayb alanından çıkıp, izafî gayb alanına girmiş demektir.


Sonuç olarak nereye ne kadar ve ne şiddette yağmur yağacağı, belirtileri ortaya çıkmadan önce mutlak gaybdır ve yalnız Allah Tealâ tarafından bilinir. Belirtiler ortaya çıktıktan sonra ise artık bu mesele mutlak gayb değildir.


Rahimlerde olanın bilinmesi meselesine gelince; öncelikle belirtelim ki, ayette mutlak olarak “rahimlerde olan” denmektedir. Bu mutlak ve genel ifade, spermin rahme düşmesinden, gelişip şekillenmesine ve dünyaya geldikten sonra ölene kadar geçen sürenin tamamını kapsar. Bilindiği gibi bu alandaki teknolojik gelişmeler, sperm rahme düşer düşmez onun cinsiyetini, yüzünün ve organlarının şekli, nasıl bir insan olacağı gibi hususları tesbit edemez. Teknolojinin tesbit edebildiği, spermin geçirdiği evrelerden, cenin insan şeklini almaya başladığında cinsiyetinin tesbitinden -ki çoğu zaman bu noktada da yanılmalar olduğu bilinmektedir- ve azalarının durumundan ibarettir. Oysa ayetin mutlak ifadesi, rahimdeki varlığın cinsiyeti, azalarının şekli, kişiliği, rızkı, yetenekleri, hayatını nasıl bir insan olarak yaşayacağı ve başına nelerin geleceği gibi, doğum öncesi ve sonrası bütün bir hayatı kapsar. Bütün bunların ise henüz cenin safhasındaki bir insan hakkında mutlak gayb olduğunda şüphe yoktur.


Buraya kadar söylediklerimizden, izafî gaybın bilinmesinin mümkün olduğu, ancak bunun mutlak gayb için söz konusu olamayacağı ortaya çıkmış bulunmaktadır.