İnsanın Yol Ayrımı: Hak-Batıl

e-Posta Yazdır PDF

İçine düştüğümüz belirsizliğin, zeminsizliğin temelinde doğru ile yanlışı ayırt edememek yatıyor. Doğru ile yanlışı, güzel ile çirkini; yani hak ile batılı ayırt edememek… Bu durum Rabbimiz’in bize öğütlediği ve öğrettiği hakikatlerden uzaklaşmanın bir sonucu. Hak ve hakikat yerli yerinde duruyor. Değişen ise biziz. Bu değişim hakikate doğru bir gelişme değil ne yazık ki. Tam aksine hakikatten uzaklaşma, yönü kaybetme olarak gerçekleşiyor. Çağa, zamana uyum adına, hakka-hakikate uyumumuzu kaybettik. Bunun bizden başka sorumlusu yok. İçinde bulunduğumuz durum; bizim iyiyi, güzeli, doğruyu ne kadar istediğimiz, ne kadar hakettiğimizle ilgili. Biz gerçekten istesek değişeceği kesin. Doğrunun ve yanlışın; yani hakkın ve batılın bulunduğu iki yol var. Adem a.s.’dan beri insana sunulan hak ve yine O’ndan beri haktan saptırmak isteyen batıl. Hakkı hak bilmek tek kurtuluş yolumuz. İkiden fazla yol yok. Hak ve batıl. Tercih bize kalmış…


Batılı gibi düşünme ve Batılı gibi yaşama tarzının hayatın temeline yerleştirildiği son 200 yıllık sürece “modern dönem” diyoruz. Toplum olarak, arka plânını çok da iyi sorgulamadan kullandığımız “bireysel özgürlükler”, “çağdaş anlayış”, “uygar insan olma”, “diyalog ve hoşgörü” gibi birçok kavram aracılığıyla değer yargılarımızı şekillendiren ve hayatımızı derinden etkileyen bu dönem, çevremize, olaylara, varlığa ve hayata “müslümanca” bakışımızı da etkisi altına aldı.


Bu kavramların üretildiği kaynak Batı olduğu için, bunlar vasıtasıyla insanlığın yönlendirilmek istendiği istikamet de Batı tarzı düşünce ve Batı tarzı hayattan başkası değil.


Bu anlayışa göre, Batı’nın ulaştığı nokta, insanlığın varabileceği en ideal ve mükemmel seviyedir. Madem ki Batı dünyası bilimde ve teknolojide bu kadar ileriye gitmiştir, öyleyse biz de ilerlemek için Batılılar gibi düşünmeli, onlar gibi davranmalı, hayata onların baktığı pencereden bakmalıyız; yani Batılılaşmalıyız.


Unutulan Değerler ve Savrulma


Batılı düşünce, bir ilke olarak benimsediği “çoğulculuk” gereği toplumdaki kimi farklılıkları belli bir hoşgörüyle karşılıyor olabilir. Ancak temel noktalarda “modern anlayış” ile bağdaşmayan değer yargıları ve anlayışlar, hor görülmeye ve hayatın dışına itilmeye mahkûm durumdadır. Bizim ve daha birçok toplumun yaşadığı nice tecrübe bu durumu ispat etmektedir.


Sözünü ettiğimiz bu anlayış, müslümanlar olarak bize temel kavramlarımızın ve değer yargılarımızın birçoğunu unutturdu. Kelimenin tam anlamıyla bir kimlik erozyonuna uğradık. İleri ve uygar olmak adına toplum ve fert olarak bizi biz yapan değerleri arkamıza attık. “İyiliği emredip kötülükten sakındırma”nın yerini hoşgörü, “haya”nın yerini özgür davranma, “infak”ın yerini nemelazımcılık, fedakârlığın yerini bencillik… aldı.


Gün geçtikçe hayatımızdan biraz daha uzaklaşan bize özgü değer yargılarının başında hak-batıl ayrımının geldiğinde şüphe yok. Zira hakkı hak, batılı batıl olarak gören bir toplumda, batılın bu derece aleniyet kazanması, hakkın ise açığa vurulmaması gereken bir “ar” olarak görülmesi mümkün değildir.


Her şeyin baş aşağı olduğu bu dönemde biz müslümanlar için bugün “hak” ve “batıl” kavramları ne ifade ediyor? Temel kaynaklarımızın ve bizden önceki nesillerin bu noktadaki tavrı nedir? Ve bu iki kavramın bireysel ve toplumsal hayatımızda oynaması gereken rolü nasıl ortaya koyabiliriz?


Dünyanın tek merkezli ve tek kutuplu bir hayata doğru hızla itildiği günümüzde bu sorular bizim için hayatî bir önem arz ediyor.

Hak Nedir?


Çok geniş bir anlam sahasına ve kullanım zenginliğine sahip olan “hak” kelimesi, Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde sıkça geçmektedir. Kur’an’da 247 yerde zikredilen bu kelimenin, “mutlak gerçek, sabit, tartışmasız doğru, varlığı kesin olan” şeklindeki anlamları konumuz açısından son derece önemlidir. Yüce Allah’ın Esma-i Hüsna’sından birisi olan “el-Hakk ” ism-i şerifi de, “varlığı ve gerçekliği tartışmasız biçimde kesin olan, bütün fiillerinde hikmet bulunan” anlamındadır.

Yolunu şaşırdığı her dönemde insanoğlunu hidayete ve sırat-ı müstakime kılavuzlamak için gönderilen ilahî kitaplar da mutlak gerçeği ihtiva etmeleri dolayısıyla “hak”tır. Yani Hak’tan gelen hak!..


Bu noktada Kur’an-ı Kerim’in, “hak” kelimesini bizzat kendisi için kullanmış olması manidardır: “De ki: “Bu hak (kitap) Rabbiniz’dendir.” (Kehf, 29)


Kendisi hak olan ve Hak’tan gelen bu Kitab’ın getirdiği inanç ilkeleri, hükümler, emir/yasaklar ve değer yargıları da elbette hak, yani mutlak gerçek, tartışmasız hakikat ve kesin doğru olacaktır. Böyle olduğu içindir ki “hakkın gelmesiyle batıl zail olmuştur.” (İsra, 81)


Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz Mekke’nin fethinde, müşrikler tarafından Kâbe’nin etrafına dizilmiş olan putları elindeki sopa ile bir bir devirirken, “Hak geldi, batıl zail oldu” ayetini okuyordu. Burada farkına varmamız gereken hassas nokta şurasıdır: Efendimiz s.a.v., bu hareketiyle sadece Tevhid inancının gelmesiyle birlikte şirkin ve inkârcılığın ortadan kalktığını değil; aynı zamanda o putlar merkezinde şekillenen ve bütünüyle sahte olan hayatın, değer yargılarının ve anlayışların da son bulduğunu ilan ediyordu.

Kısaca ifade edecek olursak hak, Cenab-ı Hakk’ın gerek Kur’an, gerekse Efendimiz s.a.v. vasıtasıyla bizi varlığından haberdar ettiği, bizi teşvik ettiği ve bize emrettiği her şeydir.


Efendimiz s.a.v, “hak” kelimesinin geniş anlam muhtevasını, teheccüd namazı kılmak için kalktığında okuduğu şu duada bize son derece çarpıcı biçimde öğretmektedir:


“Allahım! Hamdler sanadır. Sen yerin ve göklerin kayyumusun, onları ayakta tutansın. Hamdler yalnızca senin içindir. Sen göklerin ve yerin nurusun; hamdler sana mahsustur. Sen Hak’sın, vaadin haktır, sana kavuşmak haktır, sözün haktır, cennet haktır, cehennem haktır, peygamberler haktır, Muhammed haktır, kıyamet haktır…” (Buharî)


Batıl Nedir?


Kur’an-ı Kerim’de türevleriyle birlikte 36 yerde geçen “batıl” kelimesi ise “boş, faydasız, abes düşünce ve davranış, hata, zulüm, yokluk, hiçlik, temelsiz ve devamsız olmak, gerçek bilgiye dayanmayan (sahte) delil, hakkı örten perde” gibi anlamlara gelmektedir.


Cahiliye döneminin ünlü şairlerinden birisi iken bilahare İslâm’la şereflenen Lebîd r.a.’ın, Efendimiz s.a.v tarafından da beğenilen “Dikkat edin! Allah’tan başka her şey batıldır” şeklindeki sözü (Buharî, Müslim), Allah Tealâ’nın zatından ve O’ndan gelen hakikatten başka her şeyin batıl olduğunu ifade etmesi bakımından gerçekten çarpıcıdır.


Müslümanlar, Cenab-ı Hak’tan gelen hakkın temsilcisi iken, mümin olmayanların batılın temsilcisi olduğunu vurgulayan Efendimiz s.a.v. de bu noktaya dikkatlerimizi çekmektedir (Buharî). Bu özellikleri sebebiyle müslümanlar, ahirette bütün insanlık üzerine şahit tutulacaklardır: “Böylece sizi vasat (adil) bir ümmet kıldık ki, insanlar üzerine şahitler olasınız ve Rasul de sizin üzerinize şahit olsun.” (Bakara, 143)


Yine kısaca ifade edersek batıl, Cenab-ı Hakk’ın, Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz vasıtasıyla bize ulaştırdığı ilâhi evrensel hakikatlere aykırılık teşkil eden, onlarla çatışan her türlü inanç, söz, davranış, hüküm ve değer yargısıdır.


Hakkın ve Batılın Karakter  Özellikleri


Hak ve batıl kavramlarının Kur’an ayetlerinde ve Efendimiz s.a.v.’in hadislerinde kullanılış tarzlarına bakarak, bu iki kavramın karakter özellikleri hakkında şu tesbitleri yapabiliriz:

- Hak tektir ve mutlaktır. Buna karşılık batıl birden fazla biçim ve muhtevada tezahür edebilir, değişken ve kaypaktır.


- Hak kalıcıdır, batıl ise köpük misali gelip geçicidir.


- Hak, zamana ve zemine göre mahiyet değiştirmez. O, her zamanda ve her mekânda haktır. Batıl ise zamandan zamana ve zeminden zemine mahiyet değiştirebilir.


- Hak ilâhi kaynaklıdır. Batıl ise şeytan ve nefsin iğvasıyla beşer tarafından ortaya konur.


- Hak daima üstün ve galipdir; batıl ise mağlubiyete mahkûmdur.


- Hak yükseltir, batıl ise alçaltır.


Bu temel özellikleri dolayısıyla hak ile batıl arasında her zaman bir uzlaşmazlık ve çatışma olagelmiştir. Birinin bulunduğu yerde öbürü yaşama imkanı bulamaz. Birinin varlığı öbürünün yokluğu demektir.


Diyorlar ki…


Hak yolunun büyükleri de sürekli bu noktaya dikkat çekerek bizleri uyarmıştır.


Ashaptan Übeyy b. Kaab r.a:

“Mesafeli durduğun veya kızgın olduğun birisinden de gelse hakkı kabul et. Sana yakın olan ve sevdiğin birisinden de gelse batıldan uzak dur.” (Ebu Nuaym, Hilyetu’l-Evliya, 9/121)


İbrahim b. Edhem k.s:

“Batıla çokça nazar etmek, kalpteki hak marifetini söndürür.” (Hilye, 8/22)


Zühd yolunun bir diğer büyük ismi Abdullah b. Hubeyk k.s:

“Batıl şeylere çokça kulak vermek, kalpteki taat lezzetini söndürür.” (Hilye, 10/169)


Hak-Batıl Mücadelesi


İnsanlık tarihi temelde hak ile batılın temsilcileri arasında geçen mücadelenin tarihidir. Hak ve hakikatten uzaklaşarak batıla saptığı her dönemde, insanoğluna peygamberler vasıtasıyla ilâhi mesaj, yani hak ve hakikat hatırlatılmış; ancak bir süre istikamette yürüyen insanoğlu, yeniden kendisine zulmederek batılı hakka tercih yolunu tutmuştur.


İnsanoğlunun batıla sapması masum ve zararsız bir tercihten ibaret olarak görülmemelidir. Zira insan, batılı tercihi, hakkı çiğneyerek yapmaktadır. Batılı tercih etmenin başka bir yolu da, anlamı da yoktur. “İnkârcılar, hakkı batılla ortadan kaldırmak için mücadele ederler.” (İsra, 56)


Cenab-ı Hakk’ın rahmetinin büyüklüğüne bakın ki, hakkı ortadan kaldırmak için mücadeleyi hayat tarzı olarak seçmiş bulunan inkârcılara her seferinde uyarıcı bir kitap ve elçi göndererek kendilerini doğruya, güzele, hakka çağırmıştır.


Hakkı Batıla Değişmek


Şüphesiz hak-batıl mücadelesi günümüzde de devam etmekte ve inkârcıların hakkı batılla ortadan kaldırma gayretleri sürmektedir.


Tam bu noktada şu hayatî tesbit üzerinde durmamız gerekiyor: Müslümanların, kendilerine ait olmayan herhangi bir hayat tarzını ve değerler sistemini benimsemesi ile başka bir toplumun bu tarz bir kimlik değişimi yaşaması arasında kıyas kabul etmez bir farklılık vardır. Zira müslümanlar hak ve hakikatin biricik temsilcileridir ve onların yabancı bir kimliğe bürünmesi, hakkı bırakarak batılı tercih etmek, hakkı batılla değiştirmek anlamına gelmektedir.

Tarih içinde ehl-i hak ile ehl-i batılın aynı ortamı paylaştığı sayısız örnek vardır. Hakkın ve hakikatin temsilcileri ve şahitleri olan müslümanlar, batılın temsilcisi olan her din ve kültürden insanlarla bir arada yaşarken, onların inanç, kültür ve hayat tarzlarının da garantisi olmuşlardır. Ancak yukarıda da örneklerini gördüğümüz gibi, hak ehli batıl ehline her zaman mesafeli durmuş, batılın gölgesinin bile hak aynası üzerine düşmemesi için azami gayret sarf etmiştir.


Önceki yazıda hak ile batılın karakter özelliklerini anlatırken hakkın daima üstün, batılın ise mağlup olduğunu söylemiştik. Ancak tarihte istisnai de olsa batılın hakka zahiren galebe çaldığı dönemler olmuştur. Acaba bu durumu nasıl açıklayabiliriz?


İtikadî bid’at fırkalardan Mu’tezile döneminde Ehl-i Sünnet’in ileri gelenlerinden pek çok kimsenin, “Kur’an mahluktur” görüşünü tasdik etmedikleri için korkunç işkencelere maruz kaldığını biliyoruz. İmam Ahmed b. Hanbel rh .a. de bunlar arasındadır. İşkence altında tutulduğu günlerden birinde kendisine, “Ey Ebu Abdullah! Nasıl oldu da batıl hak üzerine galebe çaldı?” diye sorulduğunda şöyle demişti: “Batılın hakka galebesi, ancak kalplerin haktan batıla intikali halinde olur. Bizim kalplerimiz ise hakla beraber olmaya devam halindedir.” (Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, 11/238)


Günümüzde Ne Değişti?


İmam Ahmed b. Hanbel rh .a.’in bu tesbitini günümüze uyarlayarak konuşacak olursak, karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor:


Temsilcisi kılındığımız mutlak hakikat ile bağdaşmayan, yani batıl olan herhangi bir görüş, değer yargısı veya uygulama ile karşılaştığımızda eğer hak-batıl ayrımı kalbimizde bütün canlılığıyla hayatiyetini sürdürüyorsa, batıl hakka galebe çalamamış demektir.


Ancak eğer yazının başında birkaçını zikrettiğimiz batıl kaynaklı değer yargıları kalbimizde kendisine yer etmeye, hatta “islâmîleştirilmeye” başlamışsa, hüsran kapımıza dayanmış demektir.


Esas tehlike şuradadır: Batıl değer yargılarını ve hayat tarzını benimseyenlerin bir kısmının, bu değer yargılarını ve hayat tarzını Yüce Dinimiz ile bağdaştırmaya çalışması, Kur’an’ın ifadesiyle “hakka batıl karıştırılması” demektir ve böyle bir tavır tümüyle reddedilmelidir.


Kur’an İlâhi Koruma Altında Ama…


Unutmayalım ki Tevrat ve İncil de tümüyle tahrif edilmiş değildir. Bu kitaplarda mevcut ilâhi hakikatlerin bir kısmı olduğu gibi bırakılırken, bir kısmı yahudi ve hıristiyan din adamları tarafından değiştirilmiştir ve Kur’an-ı Kerim bu durumu “hakka batıl karıştırılması” olarak nitelendirip reddetmiştir.


Gerçi Yüce Kitabımız Kur’an, “önünden ve arkasından hiçbir batılın yaklaşamayacağı” ilâhi vaat ile garanti altına alınmıştır; ancak Kur’an’ın hükümlerinde ve oluşturmak istediği değer yargılarında herhangi bir oynamada bulunma girişimi, sonuç olarak Ehl-i Kitab’ın “hakka batıl karıştırma” faaliyeti ile aynı anlama gelecektir.


Şu halde yapılması gereken, hakkın ve hakikatin ölçüsü olan Kur’an ve Sünnet’in ne kendisi, ne de hükümleri ve mesajı üzerinde herhangi bir saptırmada bulunulmasına göz yummamak ve bu iki temel kaynağın ihtiva ettiği hakkı, her türlü batıl cereyan karşısında olduğu gibi muhafazaya olanca gücümüzle gayret sarf etmektir.