İnsanın İrade Özgürlüğü

e-Posta Yazdır PDF
Sözlükte “istemek, dilemek” anlamına
gelen irâde kelimesi nefsin, yapılması
gerektiğine hükmettiği bir işi,
bir amacı gerçekleştirmeyi istemesidir.
Diğer bir ifadeyle irade, bir fayda elde
etme inancının ardından doğan eğilim
anlamına da gelmektedir. Bazı bilginler,
bir fiilin yapılmasında tamamen
veya büyük ölçüde fayda bulunduğuna
dair bizde, bir kanaat uyandığında içimizde
onu elde etme yönünde bir eğilim
hâsıl olacağını, bu eğilime irade
denildiğini belirtmişlerdir.
Kur’ân-ı Kerim’de irade kavramı,
hem Allah’a hem de insana nispet edilerek
139 yerde geçer. Bu ayetlerin
önemli bir kısmında ilâhî iradenin mutlak,
özgür ve önüne geçilmez olduğu,
dolayısıyla kulun iradesini sınırladığı
(meselâ bk. El-Bakara, 2/253; er-Ra’d
13/11; el-Ahzâb 33/17) bildirilmektedir
İnsanın iradesinden söz eden ayetlerin
bir kısmı, onun pratik hayatına dair
sıradan istemelerini ifade etmektedir.
Ahlâkî muhtevalı ayetlerde ise insanın
iradesinde serbest olduğu belirtilmektedir.
(Meselâ bk. Al-i İmran 3/145; elİsrâ
17/18-19; el-Ahzâb 33/28-29).
Bundan dolayı onun iyi şeyleri istemesinden
de kötü şeyleri istemesinden
de söz edilmektedir.(Bkz. el-Enfâl
8/62, 71; Yusuf 12/25; el-Hac 22/25).
Binaenaleyh şu bilinmelidir ki insanın
iradesinin Allah’ın sonsuz derecede
özgür iradesi tarafından sınırlandırıldığı
ve insanın Allah izin verdiği ölçüde
özgür olduğu bildirilmektedir. Zira insandaki
irade özgürlüğü de Allah tarafından
yaratılmıştır. Dolayısıyla kendisi
için yaratılmış olan bu özgürlüğe insan
zorunlu olarak yani fıtraten sahiptir.
Ancak insan fıtraten sahip olduğu bu
iradesini, bütün eylemlerinde “Allah’ın
rızasını isteme” şeklinde tayin edip kullanmalıdır. (Bkz. er-Rum 30/38–39; el-Ahzab
33/29; el-İnsan 76/9).
Binaenaleyh insan iradesinde bir fiili yapma
veya yapmama konusunda hür ve özgür olduğu
biraz önce belirttiğimiz gibi, onun yaratılışından
sahip olduğu zorunlu bir niteliktir. Ancak şunu unutmamak
gerekir ki, Allah insani iradesinde hür kılarken,
yaptığı ve yapacağı her işte sorumlu
olacağını da sık sık vurgulamıştır: “Rabbinizden
hak gelmiştir, artık isteyen iman etsin isteyen
inkâr etsin; fakat biz hakka karşı çıkanlara öyle
bir ateş hazırladık ki…” (el-Kehf 18/29); “İstediğinizi
yapın ancak bilin ki Allah yaptıklarınızı
görmektedir” (Fussılet 41/40). Bu ayetlerden de
anlaşıldığı gibi Kur’ân-ı Kerîm, insanın özgürlüğünü
ve sorumluluğunu birlikte kabul eder. Binaenaleyh
pek çok ayette insanın bakışını bizzat
kendisine yöneltirken ona, âlemde tek hür iradeli
ve dolayısıyla yükümlü –sorumlu- kılınmış varlığın
kendisi olduğunu her defasında fark ettirir. Böylece
Kur’ân, insanın yaptığı ve yapacağı fiil konusunda
sorumluluk bilincini geliştiren bir üslûp kullanır. İradeli
bir fiilde ise hedef, niyet ve amel olmak üzere
üç temel unsur vardır. Dolayısıyla insanı ilk harekete
geçiren şey ya da ulaşılmak istenen olgu hedeftir.
Hedef de kişiyi harekete geçiren bir
güdüdür. Niyet ise, kişinin amacına uygun bulduğu
şeye –şu anda ve gelecekte- arzu ve eğilim duyarak
yönelmesi ve onu istemesidir. Organları harekete
geçirmek suretiyle kudretin iradeye hizmeti de
ameli oluşturur.
Alimler arasında çok tartışılan diğer bir konu
da, kul fiilinin halikı mıdır değil midir?. (Örneğin
Cebriye her şeyi yaratan Allah kulun fiilini de O yaratır.
Bunun tam aksi görüşünde olan Mutezile’ye
göre ise: Kul tamamen Allah’tan müstağni olarak
fiilini kendi yaratır1 gibi), açık bir şekilde Cebriyenin
fikrine karşı çıkar. Ehli-Sünnet âlimleri arasında
genel kanı, kul fiilini iyi veya kötüden yana tercih
ederek onu kesb eder Cenabı Hak da yaratır. Bu
ve buna benzer konularda mezhepler arası görüş
farklıklarının olduğunu ilgili kaynaklardan müşahede
etmiş bulunuyoruz. Ancak Ehl-i Sünnet mezhebinde
olan ekoller arasında da fiil konusunda,
ufak tefek farklılıklar az da olsa göze çarpmaktadır.
Örneğin Eş’arî ekolü içerisinde (irade ve kudret
açısından) tam bir anlayış birliği görülmezken, Maturîdî
ekol, fiil konusuna; hem ilâhî kudret ve “Tevhid”,
hem de insanın, irade sahibi bir varlık olarak
yaptığından sorumlu olacağı noktasında ittifak
etmiş görünüyor.
Allah Teâlâ, insanları, gönüllerinde mal mülke
karşı sevgiyi silmeleri kesinlikle mümkün olmayacak
bir biçimde, mal ve makamı çok aşırı bir şekilde
sevmeye hazır bir tarzda yaratmıştır. Bu
sevgidendir ki onu, bu nimetlerin sahibinden yüz
çevirmesine, O’na karşı mağrur olmasına ve O’na
kulak asmamasına sevk eder. Bu da onu küfre götürür.
Allah insana iyi veya kötü, istediğini yapmasına
izin verir ama bu, hiçbir zaman Allah’ın bütün
bu yapılanları onayladığı anlamına gelmez. Dolayısıyla
biz kulların yanlış seçimi, kötü niyetlerimiz
ve şerli eylemlerimizden sorumlu tutulacağımız bilincinde
olmamız gerekmektedir. Bilinmelidir ki Cenabı
Hak biz kullarına doğru ile eğri arasında seçim
yapma serbestîsini bahşetmiş ve böylece bizleri,
yalnızca doğal güdüleriyle, içgüdüleriyle yaşayan
öteki canlılardan ayırarak üstün bir varlık statüsüne
yükseltmiştir. İnsanlar Kur’ân’daki “Deki: Mülkün
gerçek sahibi olan Allah’ım, sen mülkü dilediğine
verirsin ve mülkü dilediğinden alırsın. Dilediğini
yüceltir dilediğini de alçaltırsın…” (Âl-i
İmrân 3/26) ayetinde de açıklandığı gibi ilâhî iradeye
karşı gelinmez olduğunu bilmelidirler. Binaenaleyh
Allah’ın koyduğu kurallara karşı gelip kendi
iç dünyalarını değiştirmedikleri sürece Allah onların
durumunu değiştirmez. Nitekim “Şüphesiz ki, bir
kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah
onların durumunu değiştirmez. Allah bir kavme
kötülük diledi mi artık o geri çevrilemez. Onlar
için Allah’tan başka hiçbir yardımcı da yoktur”
(er-Ra’d 13/11) ayeti bunu açıkça beyan etmektedir.
Bu ayet, istediklerini yapmakta serbest olduklarını
ve bu dünyada yaptıklarının hesabını
vermeyecekleri vehmiyle yaşayan söz konusu insanlara
uyarı olması için zikredilmiştir. Çünkü onlar
ayetten anlaşıldığına göre, durumlarını kötülüğe
doğru değiştirmiş, Allah da onlara kötülüğü dilemiştir.
Binaenaleyh insanlar, kendilerine verilen nimetlere
karşı nankörlük edip günahlara daldıkça,
Cenabı Hak onların durumlarını değiştirmez. Eğer
ki Allah, bir toplumun hastalık ve türlü rahatsızlıklar
gibi bir takım bela ve musibetlere uğramalarını dileyecek
olursa, onun belasını hiçbir kimse geri çeviremez.
Bu hususta diğer ayetlerde de şöyle buyrulmaktadır: “Sana ne iyilik gelirse Allah tandır.
Sana ne kötülük de gelirse kendi nefsindendir.
Biz seni insanlara Peygamber olarak
gönderdik. Şahit olarak Allah yeter” (Nisâ 4/79);
“Başınıza gelen bir musibet, kendi ellerinizle
kazandığınız günahlar yüzündendir. O yine de
çoğunu affeder” (Şurâ 42/30). Diğer bir ayete
göre insanlar Allah’ın verdiği nimetlerde ölçüyü kaçırırlarsa
Allah’ın gazabını hak etmiş olurlar. Ancak
bunlar yaptıklarından pişman olur neticede tövbe
edip inanır, Salih amel işler ve doğru yol üzere
devam ederlerse Allah Teâlâ onları affedeceğini
müjdeler. (bkz. Tâhâ 20/81-82). Neticede bütün bu
ayetlerden şunu anlıyoruz ki, adalet ve hikmetinden
kuşku duyulmayacak olan Cenabı Hakk’ın insanları,
onlara verdiği özgür iradeleriyle yaptıkları
ve yapacaklarından her an sorumlu olacaklarını bildirmiştir.
Dolayısıyla onları, bahse konu eylemlerini
seçmeye elverişli, özgür bir iradeyle ve bunu gerçekleştirmeye
yeterli bir kudretle donattığı aşikârdır.
Böylece insan, sonucuna katlanmak kaydıyla
fiillerden birini ve ya diğerini seçme ve yapma özgürlüğüne
sahiptir. Şunu unutmamak gerekir ki Cenabı
Hak mutlak irade sahibidir. Nitekim ayette
“…Fakat Allah, dilediğini yapar” (Bakara 2/253)
buyurmuştur. Buna göre O, dilediğini muvaffak
kılar, dilediğini de yardımsız ve çaresiz bırakır.
O'nun fiiline hiç kimse itiraz edemez. Ayet de, Allah'u
Teâlâ'nın istediği her şeyi yapacağına delâlet
eder. Binaenaleyh, her şeyin yaratıcısı olan Allah mü'minlerin imanının da yaratıcısıdır. Yine ayet, Allah'u
Teâlâ'nın dilediği her şeyi yapaca¬ğına delâlet
ettiğine göre, eğer Allah kâfirin de iman etmesini
hidayete ermesini dilemiş olsaydı mutlaka kâfirlerde
imandan nasip dar olurdu. Durum böyle olmadığına
göre bu, Allah'u Teâlâ'nın kâfirlerin iman
etmelerini irade etmediğini gösterir. Binaenaleyh
bu ayet Allah'u Teâlâ'nın amelleri yarattığı, zira insanlar
amellerini kesp eder O yaratır. Ehl-i Sünnet
âlimlerinin görüşü budur. Bu da -her ne kadar insanlar
iradesinde özgür olsa da- Cenabı Hakk’ın
kâinattaki her şeyi yaratıp, iradesine göre idare ettiği
anlamına gelir. Bütün bunlar Allah'ın kaza,
kader ve mutlak iradesi ile olur. Şayet Allah bundan
başkasını dilemiş olsaydı o olurdu. Fakat bu
şekilde dilediğini yapmaktaki hikmet sırrını ancak
O bilir, bunun bilgisini kendisine saklamıştır. Keza
Allah dileseydi, insanoğlunu meleklerin tabiatında
yaratırdı da, birbirleriyle çekişmez ve birbirlerini öldürmezlerdi.
Fakat Allah hikmet sahibidir, ancak insanların
menfaatine olan şeyleri yapar. Başka bir
deyişle, onların hakikate ulaşma yolunun çatışmalardan
ve sınama-yanılmalardan geçmesi, Allah'ın
iradesi gereğidir.
Kuşku yok ki, insanlığın yaratıcısı olan Yüce
Allah, insanların kim ve ne olduklarını geçmişte de
biliyordu, şimdi ve ilerde de bilir; aynı zamanda onların
karşılaştıkları ve karşılaşacakları problemleri
de bilir. Tabiî olarak akla şu soru gelebilir: Peki
neden Allah onlar için, her zaman hayrı ve hasenatı
dilemiyor? Neden hatalarla, hatta savaşla sonuçlanan
ayrılıklara izin veriyor? Hâşâ O, bunları
dilemekte ya da durdurmaktan aciz midir? Elbette
ki hayır, çünkü O her şeye gücü yetendir. Bunları
istese durdurabilir ve hiç kimse O'nun resulleri aracılığıyla
gönderdiği hidayetten yüz çeviremez.
Fakat insanları belirlenmiş bir yoldan gitmeye zorlamak
O'nun dileği değildir. Çünkü O, insanı yeryüzüne
denemek için göndermiştir. Eğer O,
insandan davranış özgürlüğünü kaldırırsa, imtihan
anlamını yitirir. O, peygamberlerini, insanları doğru
yola davet etmeleri ve onları ayetler ve tartışmalarla
ikna etmeleri için göndermiştir. Şu husus bilinmelidir
ki Peygamberler, insanları Allah'a imana
ve itaate zorlamak üzere gönderilmemişlerdir.
Ancak yine de ihtilâflar ve savaşlar ortaya çıkmaktadır;
çünkü insanlar Allah tarafından kendilerine
verilen sınırlı düşünce ve eylem özgürlüğünü kötüye
kullanmışlar ve Allah tarafından belirlenen
hayat tarzından bambaşka hayat tarzları icat etmişlerdir.
O halde farklılık ve ihtilâfların, Allah'ın insanları
doğru yola zorlamaya (istediği halde) hâşâ
gücü yetmediği için değil de, hadiseler O’nun hikmeti
gereği ortaya çıkmaktadır. Elbette ki Allah, dilediği
her şeye kadir ve her şeyi yapmaya gücü
yetendir.
İnsan bu dünyada her yaptığından sorumludur.
Zira İslâm, batıl ve kötü şeyleri doğrulardan
ayrı ve net bir biçimde ortaya koymuştur. Bununla
amaç, hak ile batıl arasındaki farkı belirlemektir.
Yüce Allah’ın amacı ve Müslümanların çabası da
İslâmiyet’in bütün dünya tarafından kabul edilmesi
yönündedir. Fakat bu konuda kimseye baskı ve
zulüm yapılmamalıdır. Kimin aklına yatıyor, kimin
canı çekiyor ve kim delilleri uygun görüyorsa, bunu
kabul edebilir. Dolayısıyla canı istemeyen bunu kabule
zorlanmamalıdır. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de
Peygamberimize hitaben şöyle buyrulmuştur:
“Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların
hepsi elbette toptan iman ederlerdi. Böyle
iken sen iman etsinler diye İnsanları zorlayıp
duracak mısın?” (Yunus 10/99). Başka bir ayette,
“(Ey Muhammed !) Öğüt ver. Çünkü sen ancak
öğüt vericisin. Onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin”
(Ğaşiye 88/21-22). Ayrıca benzer ayetler
için bkz. Kaf sûresi, 45; Yunus sûresi, 108; Kehf
sûresi, 29; En’âm sûresi, 107; Ankebût sûresi,46;
Zümer sûresi, 41.
Sonuç olarak diyebiliriz ki, irade ve inanç özgürlüğü
konusunda İslâm’ın, zorlama olmaması yolundaki
kesin emrinin yanı sıra, başkalarının
inançlarıyla alay edilmemesi, hor görülmemesi de
özellikle istenmiştir. (Bkz. En’am, 108). Elbette ki
irade özgürlüğümüzü kullanırken başkalarının özgürlüğüne
ve inancına saygı duymamız gerekir.
Öyle ise tek kurtuluş yolu; İslâm’ın öngördüğü şu
prensibe kayıtsız ve şartsız uyulmasıdır. Bu da insanın,
bütün eğri yolları bırakıp, bu kâinatın Hâkimini,
en üstün ve en yetkili Yönetici olarak kabul
etmesi ve insanın insana egemenliğine son vermesidir.
Makalemizi şu ayetin mealiyle bitirelim:
“Allah’ın lütuf ve merhameti sizin üzerinize olmasaydı
ve Allah çok şefkatli ve merhametli olmasaydı
haliniz nice olurdu!” (Nur sûresi,
24/20).
............................................................
1 Bkz. Kadî, Abdülcebbar, Usûlü’l-Hamse, s. 323, 345.