Hayat…

e-Posta Yazdır PDF

Hayat…

Kimilerine göre sessizce kaybolmak, kimilerine göre iz bırakmak…

Mesela küçük bir çocuk için kırmızı bir bisiklete doğru geçen günlerdir yaşamak. Yada bir anne için evlatlarının mürvedine giden zamandır. Bir yetişkin bir genç adam için mesut bir yuvanın sıcaklığında ısınma isteğidir yaşamak…


Hayat, herkesin tek kelimelik olan bu sözcük için binlerce açılımı, verebileceği milyonlarca açıklaması vardır. Lakin en kötüsü “keşkelerle” başlayan konuşmalardır. Ve beni en çok etkileyen, boğazımda düğümler oluşturan, yitik kaybolmuş hayatlardır…


Bir insan düşünün mesela; hayatın ortasında sıkışıp kalmış. Ne ileri gidebilmiş, ne geriye kaybolmuş yıllarına. Öylece kala kalmış hayatın ortasında. Oysa hayatın ortası dipsiz bir kuyu. Yusuf misali karanlık kapkaranlık, derin ve çok sessiz… Ne çıkabiliyor dışarı umutla ne inebiliyor daha derine cesaretle… Zaman sadece geçiyor bu insan için. Sadece takvimden yapraklar düşsün diye. Güneş görevini yerine getirebilmek için doğuyor gökyüzüne. Ömrüneyse bir kara bulut… Hani yüreğindeki acılar gibi. Hani yitip gittiği hayatlardaki “eyvah!”lar gibi… Bir insan düşünün sıkışmış kalmış hayatın ortasında.


Yok cesareti yok bir umudu!

Ve bir insan düşünün; geçirdiği her günü gözyaşlarıyla bezemiş, Rahmeti Rahman’ın lütuflarından, ayetlerinden habersiz! Savrulmaya hazır dalından yeni düşmüş bir yaprak gibi hayatın acemisi, huzura giden yolda yalın bir ama gibi... Oysa Rabbi ah bir bilse bir bilebilseydi Rabbi’nin nimetlerini, akıtabilseydi gözlerinden yaşlarını “sadece O’nun için” ,gözyaşları gözlerini nurlandırmaya yeterdi bile…


Ve bir insan düşünün yine;

ürkek ve yalnız…

Mutlak ve hükümsüz…

Bir oyun sanmış hayatı. Saklanmak istemiş mesela her acıyı görüşte. Koşmuş koşmuş yakalayamamış umudu. Sarılamamış umutlarına şefkatle… Yalnızlık ruhunu ısırmış geçirdiği her kara gecelerinde. Hıçkırıkları rüzgâr olmuş, vurmuş çarpmış suratına.


Pişmanlıkları dağlamış boğazını…

Sonra ne umudu kalmış ne hayatı…

Öyle yitik kaybolmuş hayatta…

Beni en çok yitik kaybolmuş hayatlar etkiler, boğazımı düğümler… Hani hayatın ortasında kalakalmak gibi… Hani Rahmeti Rahman’dan habersiz yaşamak gibi ve hani kendi hayatına dokunamamak gibi…


Hayat… Hani şu üç yüz altmış beş günün geçtiği, toplamında bir yılımızın daha gittiği…

Hayat aslında sadece yaşamak değildir. Birazda sorgulamaktır insanın kendisini. Hatta ta yüreğini… Ve yazık ki insan çoğu zaman istediğini değil de hayatın getirdiğini yaşar.


Zaten hayat çoğu zaman yokuş değilmiydi?

Zaten insan hayata imtihan için gönderilme mişmiydi? Ve zaten insan hayata O’nu ve O’nun tecelli ettiği güzellikleri bulmak için gönderilmemişmiydi?... 


Öyleyse insan neden ulaşmak varken yiter gider. Gökyüzünden usulce boşluğa akan bir yıldız gibi söndürür durur umutlarını?

Hayat aynı sokaklarda ayrı kederler yaşatır belki insanlara. Ve hatta bir sokaktan duyulan kederin çığlığı başka bir sokakta sevincin uğultusunda kaybolur gider. Hani gecenin hükmünü gündüzün huzmelerinin silmesi gibi… Lakin yinede değilmi insan hüzünleri sevince çeviren,”buda geçer Ya Hu “ deyip hüznü bir yakaza aynasına gizleyen…


Ve şimdi bir insan çizin gökyüzüne. Masmavi umutlar yerleştirin yüreğine. Derin ve birazda sığı…

Tüm hüzünleri boğacak kadar derin, kaybolmayacak kadar sığı olsun. Ama boğabilsin tüm karaları maviliğinde… Öyle dualar ezberletinki diline O’na yaklaşsın her kederinde…

Ötesi mavi sonrası mavi umutlar olsun yüreğinde… Asla teslim olmasın kara hüzünlere ve hayatın kendisine…